Pop şarkıcısı Pınar Aylin, Kelebek'te diyor ki: "İnsan ilişkileri sahte... Etrafıma bakıyorum; genç kızlardan biz yaşta kadınlara kadar herkes, gerçeğini bulamamaktan şikâyetçi... Annelerimizin zamanındaki ilişkiler mumla aranır hale geldi. Adam gibi adam istiyorum, ama zor; bunu da biliyorum. Çünkü benim dengim, 40 yaş grubudur. E o yaştaki 'adam gibi adamlar'ın çoğu evli... Bir arkadaşım 'Artık ikinci elleri bekleyeceğiz' demişti. Doğru!"
* * *
Ananevi erkekler, "İlle de sıfır kilometre olsun" takıntısındayken, 40 yaş grubu kadınlarda "artık" ikinci ele talep oluşması ilginç...
Daha da ilginci, Pınar Aylin'in aynı röportajda, boşanmak için gün saydığını söylemesi...
Yani bir "ikinci el" de kendisi çıkarmak üzere...
Böyle bakınca, herkesin bir yandan kendisininkini elden çıkarmaya çalışırken, öte yandan da öbürlerininkine göz attığı, bereketli bir ikinci el araba pazarına benziyor ilişkiler...
Üstelik bazıları sadece göz atmıyor, göz koyuyor da...
Yakında "Arkadaş arıyorum" sitelerinde şöyle ilanlar okuyacağız:
"Bayandan... az kullanılmış, yıpranmamış... takasta kullanılabilir."
* * *
Ne oldu da ilişkiler böyle piyasaya düştü, "sahte"leşti?
Neden kadınlar "adam gibi adam" bulamamaktan dertli?
Annelerimizin zamanındaki ilişkiler nereye gitti?
"Artık domatesin bile hakikisi bulunmuyor" demek kolay...
Ama işin daha derin boyutları var.
Geçenlerde Van'da dinlediğim bir öyküyü yazmıştım:
Köyün en güzel kızı, daha bahçe çitinden ötesini tanımadan çirkin bir delikanlıya kaçmış. Dağın öbür yamacındaki köye gitmişler. Orada yakışıklı oğlanlarla evli kızlar "Niye bu çirkine kaçtın" diye sorunca boyun bükmüş bizimki:
"Dünyanın bu kadar büyük olduğunu bilsem, buna kaçar
mıydım hiç..."
* * *
Çağımız kadını, dünyanın büyüklüğünü fark ediyor giderek...
Bir önceki kuşağa göre, erkeklerle daha fazla karşılaşıyor.
"Annelerimiz gibi" evlendirildiği erkeğe mahkûm değil artık...
Seçenekleri artıyor.
Eskisi gibi boyun eğmiyor; itiraz ediyor; beğendiğini de beğenmediğini de söylemekten çekinmiyor.
Yeni kadının meydan okuyuşu, asırlık iktidarını kaybeden erkeği ürkütüyor. Erkek, ne istediğini bilen, cesur kadın karşısında nasıl tavır alacağını bilemiyor. Sahteleşiyor.
Öte yandan, iş dünyasındaki rekabete, eş dünyasındaki rekabet ekleniyor.
Kentli kadın, ayakları üzerinde durabildikçe yoruluyor, bağımsızlaştıkça yalnızlaşıyor.
Sonunda bazıları, Pınar Aylin'in dediği gibi, "ne kadar güçlü olsa da, erkeğin varlığını hissetmek istiyor."
Hatta bazen, annesinin dönemindeki rol dağılımını özlemeye başlıyor.
* * *
Aylin de o rol dağılımı uğruna "mesleğinin zirvesindeyken evliliği seçmiş. Gözü başka bir şey görmemiş."
Hata da burada işte...
Kadının erkek için kendinden vazgeçmesi, kendisini mutsuz ettiği gibi, ona "mesleğinin zirvesindeyken" âşık olmuş erkeği de soğutuyor.
"Annelerimiz" için aşk, bir elmanın iki yarısı olabilmekti.
Artık kimse yarım kalmak istemiyor.
Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.
Can DÜNDAR
18 Ocak 2008 Cuma
ikinci el erkekler
Yazar:
Manitu
Zamanı:
14:06
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, kadin-erkek
31 Temmuz 2007 Salı
Cumhurbaskanligi Secimleri - Can Dundar
Köşk Yolunda 2 Kaza Sevgili Can Dündar'dan..
Köşk'e çıkan protokol yolu sarp bir yokuştur; tırmanması zordur.
O yokuşta yaşanmış iki cumhurbaşkanlığı kazası anımsatacağım bugün...
İkisini de tanıklarından dinlemiştim.
İlkini Milli Birlik Komitesi (MBK) üyesi Sıtkı Ulay anlatmıştı.
1961'in ekim ayı...
27 Mayıs yönetimi işbaşındaydı.
Seçimleri, devrilen DP'nin devamı sayılan partiler kazanmıştı.
Asker yeniden müdahale eğilimindeydi. Devreye İsmet Paşa girdi. Askerleri belli koşullarla siyasete karışmamaya ikna etti. Koşullardan biri, 27 Mayıs lideri Gürsel'in Köşk'e çıkmasıydı.
İşte o kritik günlerde bir isim adaylıkta ısrar etti:
Prof. Ali Fuat Başgil...
Başgil, eski DP'lilerin sevgi gösterileri arasında adaylığını açıklamaya Ankara'ya geldi. Başbakanlığa çağrıldı. Orada kendisini iki MBK üyesi bekliyordu.
Sıtkı Ulay, lafı çevirmeden kendisine şöyle dedi:
"Hoca, bil ki sen cumhurbaşkanı olursan ne top atılır, ne tören yapılır. Senin cibin hazır. Koyacaklar seni bir cibe... Yukarıda bir yere götürecekler. Orada akıbetin meçhul. Belki Etlik'te mezarını bile hazırlamışlardır."
Hoca, o gün adaylıktan vazgeçip Ankara'yı terk etti.
İkinci örneği Bülent Ecevit anlatmıştı.
Bu olaydan 12 yıl sonra...
Yıl: 1973.
12 Mart'ın kudretli generali Faruk Gürler, Genelkurmay Başkanı oldu. Cevdet Sunay'ın boşalttığı cumhurbaşkanlığına aday olmak için istifa etti. Kontenjan senatörlüğüne atandı.
Ordunun adayıydı. Seçimine kesin gözüyle bakılıyordu. Aleyhte haberlere sansür konmuştu. Seçilmezse askerin yeniden darbe yapacağını ima eden "Bir gece ansızın gelebilirim" şarkısı dillerdeydi.
Seçimin yapılacağı 13 Mart günü Ecevit Meclis'e geldiğinde etrafın silahlı askeri birliklerce kuşatıldığını gördü. İçeri milletvekilleri ve gazeteciler dışında sivil giyimli hiç kimse alınmıyordu. Parlamento koridorları yüksek rütbeli subaylar ve öfkeli generallerle doluydu. Koridorda rastladıkları milletvekillerine, Gürler'e oy vermeleri için baskı yapıyorlardı. Ecevit, tanıdığı bir general tarafından telefonda ölümle tehdit edildi.
Oturum başladığında izleyiciler arasında Genelkurmay Başkanı ve tam 52 general vardı. Tankların şehre girmek için emir beklediği söylentisi yayıldı.
Bu ortamda oylamaya geçildi.
Milletvekillerinin önünde birbirinden beter iki seçenek vardı:
İki yıl önce meşru hükümeti deviren askerlerin adayını seçmek... Ya da seçmeyip yeni bir müdahale için askere koz vermek...
Sonuçlar açıklanınca herkes şoke oldu:
AP'nin adayı, Gürler'e büyük fark atmıştı.
AP ve CHP'liler silahlı baskıya direnmişlerdi.
Ecevit'i ertesi gün Genelkurmay'a çağırdılar. Eşiyle helalleşti. Ama gidince Genelkurmay Başkanı Org. Sancar hiç ummadığı bir şey duydu:
"Meclis şahsiyetli davrandı. Biz cumhurbaşkanlığı seçiminden elimizi çekiyoruz. İstediğinizi seçin."
Bu, Meclis'in 12 Mart rövanşıydı.
Bu örnekleri anlatınca "Hükümeti askeri müdahaleyle tehdit ettiğimiz" sanılıyor.
Tersine, müdahale dönemlerinin tamamen kapanmasını istediğimiz için yazıyoruz bunları...
Sadece şunu söylüyoruz:
1961'in yeniden yaşanmaması için 1973 örneği iyi incelenmelidir:
Sivil uzlaşma, her müdahalenin üstesinden gelir.
Ama inat ve dayatma, her türlü belaya gebedir.
20.06.2006
Başbakan’a bir belgesel tavsiyesi
15 yıl önce Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte hazırladığımız, büyük tartışmalar yaratan, 10 bölümlük "Demirkırat" belgeselini TRT yeniden yayımlıyor pazar geceleri...
Keşke vakti olsa da Başbakan Erdoğan da izleyebilse...
Ders alınacak o kadar çok şey var ki...
Belgeselin ilk bölümlerinde anlatılan DP ile AKP arasında pek çok benzerlik var.
DP de AKP gibi ciddi oy oranıyla iktidara gelmiş, kitlelere büyük umutlar vermiş ve ilk yıllarda önemli reformlara imza atmıştı.
İlk elde Türkçe ezan mecburiyetinin kaldırılması gibi kararlarla dindar kitleye göz kırpmıştı.
Amerika'nın gözüne ve NATO'ya girebilmek için sınır ötesi bir savaşa asker göndermeye "Evet" demişti.
Balayı döneminde basının, iş çevrelerinin, üniversitenin, Washington'un desteğini hep arkasında hissetmişti.
Ama ben Başbakan'a özellikle 5. bölümden sonrasını izlemesini tavsiye ederim.
Çünkü, DP'nin iktidarda 4. yılını anlatan o bölüm ve sonrası, iktidarda 4. yılını yaşayan AKP için gerçek bir ders niteliğindedir.
Neler olduğunu özetleyeyim:
Kitlelerin ilgisi DP'nin başını döndürür.
Başbakan buna güvenir ve "Halk arkamda" duygusuyla hırçınlaşır.
Kendisine oy vermeyen illeri cezalandırır.
Yargıçları ve öğretim üyelerini karşısına alır.
Bugün Emin Çölaşan'a yapılana benzer baskılarla muhalif gazetecileri sıkıştırır. Hüseyin Cahit Yalçın'ı 80 yaşında hapse attırır.
Parti içinde "Bu, iyiye gidiş değil" diyenlere kulak asmaz.
O 5. bölümde, bir başka gelişmeden de söz edilir:
Ordu içinde "Vatan elden gidiyor, bir şeyler yapmalı" diye başlayan sohbetlerin başladığı dönem de o dönemdir.
İlk hücre örgütleri o dönemde kurulur, iktidarı devirme yemini için silaha el konulur, hatta iktidar yanlısı olarak görülen Genelkurmay Başkanı'na bile tepki duyulur.
Son bölümlere doğru Başbakan bazı rektörleri "Kara cübbeliler" diyerek hedef gösterecek, iş çevrelerini "Bizden olanlar ve ötekiler" diye cepheleştirecek, muhalefetle ilişkileri sürekli gerecek ve büyüyen yolsuzluk söylentilerinin üzerini örtecektir.
Gidişatı gören Washington desteğini çeker.
1960'a gelindiğinde birileri Başbakan'a "Köşk'e sen çık, cumhurbaşkanı ol" der. Bunu diyenler arasında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel de vardır.
Ki Menderes devrildiğinde Köşk'e çıkan, o olacaktır.
Şimdi muhalif gazetecilerin hesapları didikleniyor, rektörler hedef haline sokuluyor, ABD ile ilişkiler geriliyor, iş çevrelerinin "Cepheleştirme" diyen uyarılarına kulak asılmıyor, yolsuzluk söylentilerinin üstüne gidilmiyor, parti içi muhalefete tahammül edilmiyor ve bir yandan Köşk hesapları yapılırken, bir yandan da çeteleşme haberleri yayılıyor ya...
Başbakan'a tavsiyem odur ki pazar geceleri önce haberleri, sonra belgeseli izlesin.
Yarım asırlık bu zaman tünelinden geçsin.
Evet, belgeselin son bölümü Türkiye için yüz karasıdır.
Ancak ilk bölümleri iyi izleyenler, son bölümün nasıl önlenebileceğini görebilirler.
22.05.2001
Eşiniz Sizi Ele Verir
Geçenlerde bir yazıda "Hep kendine benzeyenlere tutulur insan" demiştim, "...çünkü her aşkta kendini arar..."
İspat için de basit bir oyun önermiştim:
Türkiye'yi hiç bilmeyen birine iki sütunda 5'er isim verin:
Süleyman, Bülent, Özer, Mesut, Necmettin...
Rahşan, Tansu, Nazmiye, Nermin, Berna...
Ona bu isimlerin özelliklerini anlatın ve bunları eşleştirmesini isteyin. 5'te 5 tutturduğunu hayretle göreceksiniz.
Ya da daha basitini yapın:
Ona iki ayrı "Semra" anlatın; hangisini Turgut Özal'a, hangisini Ahmet Necdet Sezer'e yakıştırdığını sorun.
Yine doğrusunu bilecektir.
Yazının çıktığı hafta Amerika'daydım. Bir okurum "Sizin oyunu Amerikalı bir arkadaşımla oynadık" dedi, "Gerçekten de 5'te 5 tutturdu".
Öyledir.
Eşiniz, sizi ele verir.
Hayatınızın bu en kritik tercihinde, artılarınız ve eksileriniz, erdemleriniz ve kompleksleriniz, müttefik aradığınız tutkularınız, gizlemeye çabaladığınız defolarınız, tamamlamaya çalıştığınız noksanlarınız, kendinizde arayıp bulamadıklarınız, olmak isteyip olamadıklarınız gizlidir.
Bir ara en büyük hayalim, "first lady"ler (başkadınlar) üzerinden alternatif bir Türkiye belgeseli yapmaktı. Eşlerinin kimi zaman arkasında, kimi zaman yanında, kimi zaman önünde duran bu kadınların portreleri, bize hem "zirvedeki adam"ın arka cepheden çekilmiş bir fotoğrafını, hem de Türkiye'nin dönemden döneme renk değiştiren eşsiz manzarasını sunuyordu.
Latife Hanım, yeni Türkiye'ye örnek olmak üzere seçilmiş, "model" olsun diye evlenilmiş bir misyonerdi. Okur yazar, cevval, hırslı ve müdahaleciydi. Tıpkı eşi gibi...
Mevhibe Hanım, gölgede kalmayı seçmiş fedakar bir adamın gölgesinde fedakar bir hayatı seçmişti.
Berin Hanım, kocasının akıbetinin çok daha ağırını yaşamaya mahkum edilmişti.
Rahşan Hanım'ın halinde, tavrında, kişiliğinde seçtiği hayat arkadaşı gizliydi.
Nazmiye Hanım, karısını ön plana çıkarmak istemeyen tipik bir Anadolu erkeğinin eşiydi.
Nermin Hanım'da örtünmeyi seçen bir dönem kadınlarının dünyasını görmek, Semra Hanım'da "alaturka - modern" bir devrin izini sürmek mümkündü.
İsteyen bu listeye Özer Bey'i de katabilir ve ona bakıp karısını tanıyabilirdi.
Son iki günde gazetelerin 1. sayfalarını süsleyen iki yeni "first lady", yargılarımı pekiştirdi.
19 Mayıs'ta şeref tribününde gözyaşı döken Semra Sezer, tıpkı eşi gibi, fazla ön plana çıkmayı sevmeyen bir kişilik... Bir yandan evlatlar yetiştirirken, öte yandan kamuya hizmet etmeyi şiar edinmiş bir emekli öğretmen... Gösterişsiz, sade ve sevecen... Şimdi Köşk'te hem mesleğine, hem Batılı "first lady"lerin hizmet geleneklerine uygun bir eğitim kampanyasına imza atmaya hazırlanıyor.
Catherine Derviş, yurtdışında kendi halinde yaşarken bir anda Türkiye'ye "tayini çıkmış" ve gelir gelmez gazetelerin manşetine yerleşmiş bir kadın... Bu tanımın ve çehresindeki ışıltılı gülümseyişin eşininkine ne kadar benzediğini belirtmeye gerek var mı?
Dedim ya, "Seçtiğiniz eşler, yaşadığınız sevdalar otobiyografinizin sizi ele veren birer sayfasıdır".
Kadınlar üzerinden bir Türkiye tarihi yazmak ne güzel olurdu değil mi?
14.08.2000
El Ense
Bir sahneyi hiç unutmuyorum: Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edilişinin ertesi günü Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş yıldönümüydü.
Mahkemenin tören salonunda La Traviata'nın notaları uçuşurken deneyimli bir hukuk muhabiri kulağıma eğilip "o sabah savcıyla konuştuğunu" söylemişti.
"Savcı", kritik noktalarda önemli çıkışlarıyla tanınmış bir hukukçuydu.
Devletin sesiydi.
"Ne diyor" diye sordum.
Muhabir arkadaşım gözlerini, en önde Cumhurbaşkanı Demirel'le yan yana oturan Anayasa Mahkemesi Başkanı'na dikerek savcının cümlesini aktardı:
"Sezer seçilirse son kale de düşer."
"Son kale", Çankaya Köşkü'ydü.
Devletin "derin"lerine kök salanların Sezer'den hiç hoşlanmadıkları ilk günden biliniyordu. Çünkü Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak yaptığı iki "zehir zemberek" konuşmada Sezer, sınırsız ifade özgürlüğünü savunmuş, dil yasağının kaldırılmasını istemiş, 12 Eylül Anayasası'na karşı çıkmış, Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı denetiminden yana tavır koymuş, savaş hali bahane edilerek özgürlüklerin askıya alınamayacağını söylemişti.
Bunlar, Ankara'nın "hassas tüyler"ini diken diken etmişti.
İlk günlerde Sezer'e yönelik kamuoyu desteği nedeniyle "iki adım geri" gidenler, geçen hafta, "Artık bir 'Hoş geldin Partisi'nin vaktidir" diyerek "bir adım ileri" attılar.
Tahminim odur ki, son faşizan kararname, Sezer'in "temel hakların yasayla düzenlenmesi"ne dair hassasiyeti bilinerek ve ona rağmen "istendi."
"Son kale"nin sakinini köşeye sıkıştırmak için de, kararname çıkmazsa devletin 1-2 gün içinde bölücülerle mürtecilerin eline düşeceği havası yaratıldı.
"İyi saatte olsunlar", "hukuk" taşını oynayan Sezer'e karşı "güvenlik" taşıyla "Şah" çektiler.
Mat oldular.
Güreşte buna "el ense çekmek" derler.
Karakucak için kispet giyip harman yerine çıkan pehlivan, gösterişli bir peşrev faslından sonra hasmını ensesinden sertçe kavrayıp şöyle bir "tartar."
Pehlivan bu "ilk şaplak"ta sendelerse rakibi, artık oyun boyunca onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar ve ilk kündede pes ettirir.
Rakip sıkı durursa bu, kolunun kolay bükülmeyeceği anlamına gelir.
Köşk'te "peşrev faslı" geçen hafta bitti.
"İlk şaplak", yeni başpehlivanın, eskisi kadar kolay lokma olmadığını gösterdi. Sezer, el ensede sağlam durduğu gibi bir de "arkaya dolaşıp iki puan aldı."
"Devlet krizi" denilen şey, bundan ibarettir.
Ben buna "sinir krizi" demeyi tercih ederim.
Taraflar birbirini tarttı; nereye kadar diş geçirebileceğini gördü.
Bu hafta "kapışma", "yatışma"ya başlayacaktır.
Peki kararname ne olacak?
Kendisine bağlanan umutların boşa olmadığını gösteren Sezer, "gündelik istikrar" için "hukukun istikbali"ni yakacak mı?
Mecburen imzalayacak mı?
Yine bir hatırlatmayla yanıtlamaya çalışalım.
Sezer, Cumhurbaşkanı seçildiği gün, askerlik albümünü yayınlamıştık. Orada "Topçu subayı Sezer"den "dikbaşlı arkadaşımız" diye söz ediliyor ve şöyle deniliyordu:
"Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek. Bir gün baba hocamızın 'Sen Sezar'ın nesi oluyorsun' sorusuna şu cevabı verdi:
'Babam bir zamanlar Roma'ya uğramıştı.'
Hiç öyle altta kalacak cinsten değildir yani..."
Kimse "altta kaldım" diye yerinmesin, "üste çıktım" diye sevinmesin. Karakucak, daha yeni başlıyor.
29.05.2000
İkinci adamlar
"İkinci adamlar" üzerinden bir tarih kitabı yazılsa ne ilginç olurdu kimbilir...
"Birinciler"in gerçek ruh hallerini oradan okurduk.
Çünkü ikinci adamlar, birincilerin izdüşümüdür.
"Birinci adam"ı anlamak için seçtiği "ikinci"ye bakmak kafidir.
Meral Akşener'de Çiller gizlidir.
Hüsamettin Özkan'da Ecevit.
İnönü'de Atatürk...
Belki geçen hafta Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine atanan Kemal Nehrozoğlu'nda da Ahmet Necdet Sezer'in ipuçları vardır.
"İkinci adam"ın yeteneği, "birinci adam"ın kendine güveniyle doğru orantılıdır.
O yüzden "yetenekli ikinci"lerin sırrını liderlerinin özgüven duygusunda aramak gerekir. Yeteneksizlerin nedenini ise birinci adamın koltuk hırsında...
Koltuk tutkunları yardımcılarından deha değil, sadakat beklerler. Çünkü "ikinci adam," sadece liderine kalkan olan bir paratoner değildir; aynı zamanda gizli rakibidir liderinin...
Birinci adam halef seçerken, kendi tolerans sınırlarını da ortaya koyar. Birincisinin korkuları, zaafları, ihtirasları, ikincinin kişiliğinde saklıdır.
Shakespeare, "Sezar"a zaferleri şerefine düzenlenen bir şölende şunları söyletir:
"Cassius çok düşünüyor, çok okuyor, sürekli gözlüyor, müzik dinlemiyor, nadiren gülümsüyor. Böyleleri tehlikelidir. İhtirasları yeteneklerinden büyüktür."
Ama Cassius'tan korkan Roma İmparatoru, sonunda hayran olduğu "sadık" Brütüs tarafından hançerlenecektir.
"Birinci Adam"la "ikinci adam" arasındaki ilişkinin labirentleri itaatin, itimadın, iftiranın, inancın, ihanetin taşlarıyla döşenmiştir.
Kimin ne zaman hangi taşa basacağı belli olmaz.
Çankaya'daki briç masasına Şeyh Sait isyanının şifresi ulaştığında Mustafa Kemal, bunu Başvekili Fethi (Okyar) Bey'e göndertmişti. Fethi Bey, oyunun en heyecanlı yerinde gelen şifreye şöyle bir göz atmış, "Sonra bakarız" deyip geri uzatmıştı. Mustafa Kemal bunun üzerine yaveri yanına çağırıp, "Şimdi bunu İsmet Bey'e götür" demişti. İsmet Paşa, şifreyi okur okumaz oyunu bırakmış ve iskemlesini çekip çare düşünmeye başlamıştı.
"İşte farkları" diye mırıldanmıştı uzaktan gözleyen Mustafa Kemal...
Bir hafta sonra "ikinci adam" koltuğuna İsmet Paşa yerleşmişti.
Aynı İsmet Paşa, yıllar sonra başvekillikten azledilip devrik bir adam olarak gittiği Ankara stadyumunda coşkuyla alkışlanınca korkuyla stadı terk edecek ve Meclis'te bu alkışların hesabını vermek zorunda kalacaktı.
"İkinci adam"a ışığa çıkmak değil, gölgede durmak yakıştırılır.
Mesaisinin çoğu, "birinci"nin açığını kapatmak, başarısını abartmak, koltuğunu kabartmakla geçer.
Hüsranlarda cesaretle, sorumluluğu yüklenir, ama zaferlerde tevazuyla kendini gizlemeyi bilir. Elleriyle hazırladığı zafer tacının, "birinci"nin başına takılışını sessizce alkışlar kenardan...
Olayların tam odağında olduğu halde fotoğrafların hep arka planındadır.
Bütün oyunu sırtında taşısa da, son sahnede olgunlukla kenara çekilmek ve alkışları başroldekine yöneltmek zorundadır.
Ancak gün gelir, hep gölgede yaşamanın ışıksızlığından körelir sadakati...
Her şeyi bilip söylememek, zaferler kazandırıp övünememek, "birinci" olabilecekken "ikinci"likle yetinmek, ezer kişiliğini...
Bilinçaltı taşar, birikmiş komplekslerini dışa vurur. Haksızlığa uğramışlık duygusuyla "Başrol benim hakkım" diye patlar.
Tarih, nadiren onlara "birinci adam" olma şansı tanımıştır. Çünkü birinci adam devrilince, ikincilerin üzerine düşer genellikle...
Geçmişimiz, birincileri varetmiş "ikinci adamlar"la, ikincilerin omuzunda yükselmiş "birinci adamlar"ın hazin hikayeleriyle doludur.
Onların ilişkileri üzerinden bir tarih kitabı yazılsa, o kanlı labirentlerde ne çok kırık kalp, gizli hınç, ezik kişilik, bastırılmış ihtiras ve saplanmış, saplanamamış hançer bulunacaktır kimbilir...
20.05.2000
Mercedes zirveden kovuldu
Arabalar üzerinde bir tarih denemesi
Türkiye'nin otomobil macerası, siyasi hayatının da aynasıdır. Ülkenin direksiyonunu tutanların kişiliği, arabalarının direksiyonuna kazılı markadan yansır adeta...
"Çankaya'nın otoparkı", iktidarın fikriyatını ele verir. İşte bu anlamda da bir devrim yaşandı geçen hafta: 20. yüzyıl başında başlayan "Araba sevdası", yüzyıl sonunda bitti. Başbakanlıktan sonra Cumhurbaşkanlığı da yerli otomobilcilere gitti.
İLK ARABA MERCEDES
Otomobile binen ilk Osmanlı padişahı, Sultan V. Mehmet Reşat'tı...
Padişaha bu araba 1. Dünya Savaşı sırasında alınmıştı.
Markası Mercedes'ti...
Türkiye'de araba sevdası, Mercedes markasıyla yaşıttı yani...
Mustafa Kemal Paşada, Ankara'ya artık kullanılamayacak kadar eskimiş bir Mercedes Benz otomobille gelmişti. Ankara Başkent olduktan sonra caddelerde tek tük otomobiller görülür oldu. Türkiye'nin ABD ile yakınlaştığı 1950'lerde Demokratlar yepyeni, üstü açık Amerikan arabalarıyla çıkageldiler. Devrilen İsmet Paşa, Çankaya'yı terk ederken eşi Mevhibe Hanım'a "Artık arabamız olmayacak" diyordu; "Şehre otobüsle gidip gelmeye hazır mısınız?"
1960'ta Demokratları deviren 27 Mayısçılar, onların Amerikan arabalarına inat, yerli bir arabanın peşine düştüler, ilk yerli otomobil, Cemal Gürsel'in
cumhurbaşkanlığı döneminde Eskişehir'de yapıldı.
DEVRİM DURUYOR
İsmi, Devrim takıldı.
Ancak daha ilk denemede, hem de içinde Cemal Ağa varken duruverdi Devrim... Deposuna benzin koymayı unutmuşlardı. 27 Mayıs'ın kaderi de bir süre sonra "Devrim"in kaderine benzedi. 1965'te ülkenin direksuyonuna yeniden Amerikan arabasına binenler geçti. Bu arada Cevdet Sunay döneminde Cumhurbaşkanlığına bir Mercedes limuzin alındı.
Zamanında pek görkemliydi, ama sonra...
Hurdalıkta işportaya düştü. Mercedes'in yeniden iktidar olması için ülkenin Turgut Özal'a kadar beklemesi gerekti.
MERSEDES İKTİDARDA
1980'lerde, Türkiye tarihinde ilk kez bir Başbakan bir Mercedes'in direksiyonuna oturdu ve karısına "Tak bir kaset de dinleyelim" dedi. Mercedes, iktidar olmuştu adeta... Her ne kadar cumhurbaşkanının kızına hediye edilen bir arabadan ötürü Jaguar, Mercedes'e rakip çıktı ve bir partiye amblem olduysa da döneme damgasını vuran araba Mercedes oldu. Mercedes; Tanju Çolak, Kompela, Kaya Çilingiroğlu, Sisi gibi dönemin spor-magazin dünyasının yıldızlarının araba davalarının konusu, "Emmoğlu" türünden arabesk kliplerin başrol oyuncusu ve kurşunlara karşı İbrahim Tatlıses gibi starların koruyucusuydu artık. Lakin Mercedes'in altın dönemi 1990'larda bir kamyonun altında sona erdi. Mercedes'le birlikte adeta topyekün bir siyasi anlayış da Susurluk'ta can verdi. Artık reklamların alay konusuydu Mercedes...
Audi gibi Alman rakipleri onu "görmemişlerin tercih ettiği marka" olarak karaladılar.
GÖZDEN DÜŞÜYOR
İşte yeni dönemin araba anlayışı, o dönemde ortaya çıktı. Mercedes'ler parka çekildi ve "yerli mallar haftası"yla büyümüş kuşaklar yerli üretim arabaların koltuğuna yerleşti. Erdal İnönü'nün Başbakan yardımcılığı döneminde Mercedes türü gösterişi makam arabalarını reddederek başlattığı bir gelenek, çok kısa sürede ortanın solundaki herkese sirayet etti.
Bülent Ecevit, seçim kampanyası boyunca bir minibüse, sonra da Başbakanlık'ta mütevazı bir Kartal'a veya yerli üretim Renault'a binerek "Güzel arabası olup maalesef ruhu olmayan"onun için de hiç şansı bulunmayanları çileden çıkarttı.
VE BAYRAK KÖŞK’E
Seçmen Ecevit'te simgeleşen bu eğilimi o kadar tuttu ki, Başbakanlıktan bir süre sonra Köşk'teki limuzinciler de tasfiye oldular.
Ve nihayet Anayasa Mahkemesi Başkanlığı döneminde "Mercedes'e hayır" kampanyası açıp Toyota'ya binen Ahmet Necdet Sezer de görevi devraldığı gün Köşk'e limuzinsiz çıkarak Ecevit'in açtığı "yerli üretim otomobil" çağının bayrağını Çankaya'ya dikti.
Böylece 20. yüzyıl başında bir Sultan'ın Mercedes'e binmesiyle başlayan 100 yıllık araba sevdası, yüzyıl sonunda bir Cumhurbaşkanının Mercedes'ten inmesiyle sona erdi.
06.05.2000
Altta kalacak cinsten değildir
Cumhurbaşkanı Sezer nasıl bir kişiliğe sahip? Bunun cevabını aramak için 35 yıl öncesine uzanıyoruz...
Askerlik albümünde Sezerle birlikte bir ad daha göze çarpıyor: Köşk yolundaki rakibi Sadi Somuncuoğlu...
Herkesin "Nasıl bir adam acaba" diye meraklandığı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer için bir ipucu cümlesi 35 yıl önceki bir albümde yeralıyor.
Bu, Sezer'in askerlik albümü...
Sezer, askerliğini Polatlı Topçu Okulu'nda "65-24.Dönem"de yedek subay olarak yapmış. Albümde yedek subayların topçu okulunda nasıl soba başında sohbet edip dertleştikleri, atış alanında zeytin ekmek, helva yedikleri, çeşme başında yan yana traş olup koğuşlardaki dizi dizi ranzalarda yattıkları da fotoğraflarla belgelenmiş.
Tabur arkadaşları o dönem "nişanlı bir genç ve bir hakim adayı olan 2280 Ahmet Necdet Sezer" için albüme şu satırları yazmışlar:
"DİKBAŞLIDIR..."
"Sınıfımızın ismiyle ters orantılı kıdemlisine vekalet eden bu arkadaşımızın ne geldiyse başına, hep o gözlere bakmaktan geldi. İyi niyet kıran o gözlere bakmaktan sonradır ki dikbaşlı arkadışımıza çok şeyler oldu birbiri peşi sıra... Üzüntüler içinde kaldı, hani bekar olsa ne ise, ama serde nişanlılık, hem de yeni nişanlılık vardı. Belki bu sebepten Gündüz ve Ziya ile sık sık 'el çek tabip el çek yarem üstünden' şarkısını söyleyip durdu. Bu esnada Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek. Bir gün baba hocamızın `Sen Sezar'ın nesi oluyorsun' sorusuna şu cevabı verdi: 'Babam bir zamanlar Roma'ya uğramıştı.'
Hiç öyle altta kalacak cinsten değildir yani..."
Talihin garip cilvesi, yıllar sonra cumhurbaşkanlığı için yarışacak iki ismi 1965 yılında Polatlı'da bir araya getirmişti.
Ahmet Necdet Sezer ve Sadi Somuncuoğlu...
Öğrenimini Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'nde yapan "2461 Sadi Somuncuoğlu" için albümde yazılan not daha da ilginçti:
"Şen şakrak bir arkadaşımızdır. Horlama sistemi o kadar orjinaldir ki, yeri bir türlü nöbetçiler tarafından kestirilemez. Oturaklı konuşmalarıyla ihtilafları çabucak halleder. İmtihanlarda attığını kaçırmaz. Hayatta başarılar dileriz.
KOMUTAN: KEMAL YAVUZ
Albümün ortaya koyduğu daha da ilginç bir ayrıntı ise o dönem Topçu Okulu'nda bölük komutanı olan topçu yüzbaşının adının Kemal Yavuz olması...
Kemal Yavuz, bilindiği gibi yıllar sonra kamuoyunun karşısına Harp Akademileri Komutanı bir orgeneral olarak çıkacak, emekli olduktan sonra da "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sesi" olarak yorumlar yapacaktı.
Sezer'in dönem arkadaşları arasında başka ilginç isimler de var:
"Albüm Komitesi"nde gazeteci ağabeyimiz Hüsamettin Çelebi yer alıyor.
Albümde Çelebi'nin "gideceği bataryada topları gizleme ağları ile değil, günlük gazetelerle kamufle edeceği" belirtiliyor.
İşte bir topçu daha: Vecdi Gönül...
Albüm notunda şunlar yazıyor:
"Birçok ilçede kaymakamlık yaptıktan sonra bu sıfatının burada da sökeceğini sanmış, aldandığını anlayınca çok üzülmüştür. Mamafih her şeye rağmen, kaymakam pozundan hiç ayrılmamaya dikkat etmiştir. Derslerde devamlı uyumasına rağmen, bunu hocalara çaktırmayan tek arkadaşımızdır."
Aynı dönemden "2225 Yener Dinçmen"in fotoğrafının karşısında ise şu not yer alıyor:
"Devamlı heyecanlı, daimi endişeli bir tiptir. Nişanlısından mektup gelince sevinir, izinsiz kaldığında kahrolur. O'nun nazarında askerliğin zorluğu, nişanlısından ayrı bulunmaktadır. Mübalağacı bir zekaya sahiptir. Mesela 2 saat çalışır, 15 dakika çalıştığını söyler. Yürüyüşlerde flamacılık yaptı ama flama ile Yener'i ayırdetmek her sağlam gözün harcı değildir. Sabahleyin yataktan kaldırmak için birlik komutanı posta gönderecek neredeyse. Arkadaşlar arasında esprilerinin hoşluğu, şakaya tahammülü ile tanınmış ve sevilmiştir.
EN ÜSTTE
Sezer'in Topçu Okulu'ndan komutanları ve sınıf arkadaşları siyasetin, bürokrasinin, iş hayatının önemli noktalarına yerleştiler.
Ancak "Hiç öyle altta kalacak biri olmadığını" daha askerdeyken kanıtlayan Sezer, dün "en üste" çıkmayı başardı. Ve kendisini ilk kutlayan ise, 35 yıl önce uğruna "El çek tabip el çek" diye şarkılar söylediği eşi Semra Sezer oldu.
01.05.2000
Herkesin Sezer’i Kendine
Cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk turun yapıldığı gün Güneydoğu yolundaydık. Oylama vakti gelince Adana karayolu üzerinde Bolkar dağlarının eteklerindeki bir lokantada durduk. Su içen geyikleri resmeden bir duvar halısının kenarındaki masaya ilişip televizyondan oylamanın sonucunu izlemeye koyulduk.
Bize çay taşıyan delikanlı yanımıza yanaştı ve merakla oy sayımını izlemeye koyuldu. Bir yandan da kendi öyküsünü anlatıyordu. Ali Dayı Lokantası 7 kardeşe babalarından miras kalmıştı. O gün bugündür 7 kardeş, bu mirasın kapısına kilit vurmamak için çalışıp duruyorlardı:
"7 koldan çalışıyoruz, bütün gelirimiz ayda 750 milyon lira..." dedi delikanlı... "Kamyoncu eskiden öğleyin durup burada yerdi. Şimdi parasızlıktan sabah kahvaltısını sıkı yapıp, akşama kadar ağzına lokma koymuyor. Geçinmemize imkan yok."
Bunları anlattığı sırada Meclis'te sonuçlar açıklandı. Ahmet Necdet Sezer açık farkla öndeydi.
"Abey" dedi bizim garson, "Sence bu Sezer Bey, derdimize derman olur mu?"
Aynı soruyu, Urfa Sipahi pazarında, satışların bu yıl geçen yıla göre yarı yarıya düşmesinden yakınan esnaf Sait'ten de işittim.
Harran'da turistlere gönüllü mihmandarlık yaparak vakit öldüren 26 yaşındaki Ali de "6 yıl önce askerden döndüm. Hâlâ işsizim. Yeni Cumhurbaşkanı'ndan iş, aş, eş istiyorum" dedi.
"Hani silahlar susunca bölgeye devletin eli uzanacaktı, hani siyasal, ekonomik reformlar yapılacak, paketler açılacaktı, ne oldu?" diye sordu.
Urfa'nın ardındaki dağların mağaralarında sıra gecelerinde meşk edenlerin sohbet sofrasında da, Balıklıgöl kıyısındaki taziye evinde ölüsüne ağıt yakanların gündeminde de, Mardin'e, Midyat'a yortu ayinine gelenlerin dilinde de aynı talepler, aynı sorular vardı.
"Bıçak kemiğe dayandı. Bu Cumhurbaşkanı derdimize çare bulur mu?"
Onlara dilim döndüğünce bunların Cumhurbaşkanlarının boyunu aşan sorunlar olduğunu anlatmaya çalıştım.
Ancak çoğu için devletin zirvesine yerleşen bu yeni "meçhul adam", çözüm getirmeyen eskilerden sonra yeni bir umut kapısı anlamı taşıyordu.
İşte o zaman herkesin yeni Cumhurbaşkanı'ndan ne kadar farklı beklentiler içinde olduğunu fark ettim:
Hükümet, istikrarı bozmayacak uyumlu bir Köşk sakini peşindeydi.
Meclis, bu seçimi, kısmen kendi varlığını kanıtlayacak, bir fırsat, kısmen liderler sultasına karşı bir direniş noktası, kısmen de parti içi dengelerinin bir hesaplaşma alanı olarak görme temayülündeydi.
Herhalde MGK, alışageldiği başkanı Süleyman Demirel'in daima alttan alan yaklaşımından sonra, "MGK kararlarının anayasal denetime tabi olmasını isteyen" bu yeni adayın Çankaya'da eski görüşlerinde ısrarcı olup olmayacağının merakındaydı.
Lakin ülkenin uzak sokaklarındaki adam için olup bitenin anlamı, ülkenin başına "yeni bir baba" seçilmesinden ibaretti.
Onun derdi, bari bu yeni "baba"nın şefkatli olup olmayacağıydı.
Şanlıurfa'da bir adamla tanıştık.
Soyadı "Negünlerekaldım"dı.
Öyküsünü sorduk, anlattı:
Soyadı Kanunu çıkarken Nüfus'ta babasına "Ne soyadı istersin?" diye sormuşlar.
"Toprak" demiş; "Onu aldılar" demişler. "Bayrak" demiş, "O da gitti" demişler, "Nimet" demiş, meğer o da çoktan gitmiş.
Sinirlenmiş bizimki,
"Yav işe bak, ne günlere kaldık" diye söylenmiş.
"Hah o isim boşta" diye sevinmiş nüfus memuru ve yazmış kütüğe:
"Ahmet Negünlerekaldım".
Ne günlere kaldık sahiden de!..
Meclis'ten umut kesilmiş, memleket, yeni Cumhurbaşkanı'ndan şefaat bekler halde...
10. Cumhurbaşkanı'nı seçmek üzere olan Meclis'e ve ağırlamaya hazırlanan Çankaya'ya kolaylıklar dileğiyle...
05.04.2000
Dışardan bakınca
"Dünyanın en büyük demokrasisi" sayılan Hindistan'da Ecevit'in ziyareti sırasında Hintli bir meslektaşımızla sohbet ediyorduk.
Türk heyetinin aklının fikrinin Türkiye'de olduğunu fark edince, "Hayrola, neler oluyor sizin ülkede" diye sordu:
"- Cumhurbaşkanlığı seçiminde kriz çıktı" dedim.
"- Neden" dedi.
"- Cumhurbaşkanının görev süresini kısaltmaya çalışıyorduk, ama Meclis Demirel'in süresini uzatmayı reddetti" diye özetlemeye çalıştım.
Kafası karıştı:
"- Hem süreyi kısaltmaya çalışıyorsunuz, hem de uzatmak mı istiyorsunuz" diye sordu:
"- Aynen öyle" dedim, "Bir Cumhurbaşkanı en fazla 5 yıl görev yapmalı" diye düşünüyoruz, ama Demirel'in fiili görev süresini 12 yıla çıkarmaya hazırlanıyoruz".
Hiçbir şey anlamadı.
"- Peki Meclis niye reddetti" diye sordu.
"- 400 milletvekili Demirel'in görev süresinin uzatılması için teklif verdi" dedim.
"- Eeee...?"
"- Sonra aralarından 100'ü kendi verdikleri teklife karşı çıktılar".
Anlamadı.
"- Boşver" dedim, "...bizim için bile anlamak zor..."
Kendisi ilk kez 1960 yılında Nehru'yla birlikte Türkiye'ye gelmiş, daha sonra da 1960'larda birkaç kez Türkiye'yi ziyaret etmiş.
Hindistan'da Gandhi sülalesi üç kuşaktır siyaset yaptığından Türkiye'yi de öyle bir yer sandı:
"- O zamanlar da bir Demirel vardı. Bu Demirel onun nesi oluyor?" diye sordu.
"- Ta kendisi" dedim.
Şaşırdı tabii...
"- Onu Evren devirmemiş miydi" diye sordu hayretle...
"- Devirmişti, ama Baba devrildiği yerden kalktığı gibi bir de Cumhurbaşkanı oldu" dedim.
"- Peki Evren ne oldu şimdi" dedi.
"- Demirel'in Cumhurbaşkanlığını destekliyor" dedim.
"- Kime karşı, Ecevit'e karşı mı" diye sordu.
"- Hayır. Ecevit'de destekliyor" dedim.
"- Peki niye darbe yapmış o zaman" diye sordu.
"- Boşver" dedim, "...bizim için bile anlamak zor..."
Tabii asıl ilgilendiği Ecevit'ti...
1970'lerde Ecevit-Demirel arasında kıyasıya rekabet olduğu yılları hatırlıyordu.
"- Herhalde Meclis'te Ecevit karşı çıkmıştır Demirel'in yeniden aday olmasına" dedi.
"- Hayır, o önerdi" dedim.
"- Artık rakip değiller mi" diye sordu.
"- Hayır, ortak oldular" dedim.
"- Kime karşı" diye sordu.
"- Eski ortakları Erbakan'a karşı" dedim.
"- Peki Demirel seçilemezse ne olacak" diye sordu.
"- Hem Köşk'te, hem hükümette, hem mecliste kriz çıkacak" dedim.
"- Nasıl çözeceksiniz peki" diye sordu.
"- Gizli oy veren milletvekillerini oy verirken gözleyeceğiz" dedim.
"- Yine çözülmezse ne olacak?" diye sordu.
"- Valla Tagore bilir" dedim.
"- Kolay gelsin. Sizin ülkede gazetecilik zor olmalı" dedi ve gitti.
Güldüm arkasından...
Siyaset bilmeden, nasıl "dünyanın en büyük demokrasisi" olmuş bunlar..?
11.03.2000
Fıkralarla Demirel tarihi
Cumhurbaşkanı, 20 yıldır, dilinin altındakini mizahın diliyle anlatıyor:
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken Süleyman Demirel suskun. Türkiye kendisini konuşurken, o, pozisyonu gereği yorum yapamıyor.
Aslında bu suskun kalma mecburiyeti, Demirel'in siyasal hayatında sık sık karşılaştığı bir durum.
Müdahale durumu doğduğunda, üzerine siyasi yasak konduğunda, Köşk'e aday olduğunda, partideki koltuğu dolduğunda cümleler hep boğazında düğümlendi, ama o hep içine atmak zorunda kaldı.
İşte bu tür durumlarda o, derdini anlatmak için çok bildik bir yol kullandı:
Fıkra anlattı.
Böylece yasakları çiğnemeden muhataplarına mesajını dolaylı yoldan yollamayı başardı.
Fıkra, Baba' nın dilinde bazen bir direniş çağrısına, bazen de bir alay etme, dert anlatma ya da sorun çözme yöntemine dönüştü.
Öyle ki, belli dönemlerde anlattığı fıkralar alt alta yazılınca ülkenin krizlerle dolu geçmişinin mizahi bir tarihçesi de yazılmış oldu.
işte fıkralarla son 20 yılın Demirel tarihi:
12EYLÜLDEN SONRA:
"Uçak yolculuğu sırasında çocuklar rahat durmuyorlarmış. Kabinde oradan oraya koşarak, uçağın dengesini bozuyorlarmış. Bu durumdan rahatsız olan Kaptan Pİlot, hostesi çağırmış ve 'Çocukları kontrol altına alın' demiş. Bir süre sonra uçağa sessizlik çökünce kaptan meraklanıp, hostesi çağırmış. 'Ne oldu?' diye sorunca, hostes şu cevabı vermiş: 'Uçağın kapısını açtım, "Çocuklar biraz da bahçede oynayın. Ben sonra sizi çağırırım" dedim.
DARBEYE KARŞI "NiYE TEDBİR ALMADIĞI” SORULDUĞUNDA;
"Hocanın evini hırsızlar soyunca komşular söylenmeye başlamış. 'Hocam, insan kapısını kilitlemez mi? Para ortaya konur mu? Bu kadar ağır uyku olur mu?' diyorlarmış. Hoca da cevap vermiş: "Tamam ben hatalıyım. Ama eve giren hırsızın hiç mi kabahati yok?"
TAPULU ARAZİDE GECEKONDU YAPILDIĞINDA,
"Köylünün biri savaşa gitmiş, bir süre sonra da künyesi gelmiş. Köyün önde gelenleri toplanmışlar ve dul kalan karısına ne olacağını düşünmüşler. Üzüntüyle de olsa, kadıncağızı evlendirmeye karar vermişler. Kadın evlendikten bir süre sonra, öldü sanılan köylü çıkagelmiş. Biz seni öldü sandık diyenlere de 'Yoo ben ölmedim. İşte buradayım' deyince ortalık karışmış. Sıkıntıyla gerçeği açıklamışlar ama genç köylü 'Ben karımı isterim' diye tutturmuş. 'Evlendirdik, anlamıyor musun' deseler de köylü inat etmiş. 'Ben onu bunu bilmem, karımı isterim..." demiş.
Gün ola harman ola. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.
öldü sandıklarınız yarın çıkıp geliverirler, mahcup olursunuz.
ANAYASA 92 OY ALDIĞINDA,
"İki berduş kasaba meydanında avare avare dolaşırken bir kalabalığa rastlamış. Bakınırlerken, bir güvercin uçup berduşlardan birinin omzuna konmuş. Herkes toplanmış, berduşa 'Sen padişahımız olacaksın' demişler. Berduş 'Olmaz' diye ısrar etse de, inatçı kasabalılara yenik düşmüş. Padişahlığı kabul edip arkadaşını da sadrazam yapmış. Aynı gün de başlamış zulme, boyun vurmaya, vergi salmaya. Arkadaşı, 'Yapma, halk kızacak' deyince çiçeği burnunda padişah cevap vermiş:
'Güvercin uçurup padişah seçen halka böylesi az bile.'
YERİNE DYP LİDERLİĞİNE ÇİLLER SEÇİLDİĞİNDE,
"Leylek yılanı nasıl avlar bilir misiniz? Leylek havada uçarken bir yılan gördün mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür. Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, 'alın yiyin' diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, yılan yavru leylekleri yer."
KÖŞK’TE ASKERLERLE KİRİZ ÇIKTIĞINDA:
"Bir profesör aslanla kuzunun aynı kafeste yasayabileceğini iddia etmiş. İtiraz edenler olsa da 'Ben bunu yaparım' demiş. Hayvanat bahçesinde denemeye başlamış. İtiraz edenler bir hafta sonra gelmiş ve kuzuyla aslanı aynı kafeste görmüşler. 'Bunu nasıl yaptın?' diye şaşkınlıkla profesöre sormuşlar. O da cevap vermiş. 'Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz.'"
VE SON FIKRA: CUMHURBAŞKANLIĞINA YENİDEN ADAY OLDUĞUNDA...
Adamın biri derdi için büyücüye gitmiş. Büyücü muskasını yazmış adama vermiş ve bir de öğütte bulunmuş: 'Şimdi bu muskayı al, boynuna as ve bir de sakın dişi tavşanı aklına getirme. Derdin iyileşecek' demiş.
Adam başını sallamış, 'Bu büyü tutmaz' demiş.
'Neden?' diye sormuş büyücü...
'Sen şimdi böyle söyledin ya, artık dişi tavşan hiç aklımdan çıkmaz.'
18.09.1999
Askerden Selçuk’a mesaj mı?
Son 10 gündür, Ankara'daki önemli büyükelçilikler, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un konuşmasının tam metnine ulaşmak istiyor, İngilizce tercümesini soruyor, bilgi almaya çalışıyorlar. Geçenlerde Dışişleri'nden bir diplomat, tam AB ve ABD ile zorlu görüşmeler arifesinde yaptığı çıkışla "Türkiye'nin elini güçlendirdiği için" Selçuk'a teşekkür etti. Anlaşılan o ki Selçuk'un tarihi konuşması tamamen kişisel bir çıkış değil. Devletin içinde de "artık değişimin vaktinin geldiğine" inanan çevreler var.
Ama acaba bu eğilim ne kadar güçlü? Mesela orduda Selçuk'un konuşması nasıl karşılandı? Bu soruyu askerin de, siyasetin de nabzını iyi tutan bir dostuma sordum dün:
"Askerler Selçuk'un Yargıtay'a başkan oluşuna memnun olmuş, hatta desteklemişlerdir" dedi. Ama son konuşmasındaki bazı mesajlardan rahatsızlık duymuş olabileceklerini ekledi. "Aslında bu rahatsızlığı da yansıttılar" dedi.
"Nasıl" dedim hayretle... "Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun geçen hafta gazete ve televizyonların Ankara temsilcilerini davet edip yaptığı konuşmada Yargıtay başkanına cevaplar vardı" dedi dostum...
"Nasıl olur" dedim, "Genelkurmay Başkanı, Yargıtay Başkanı'ndan önce konuşmuştu. Selçuk'un konuşması 6 Eylül, Kıvrıkoğlu'nunki 3 Eylül..."
"Evet ama, Selçuk'un konuşması daha önceden yazılıp basılmıştı" dedi dostum... O'nun teorisine bakılırsa Yargıtay Başkanı, bir akademik tez gibi hazırladığı konuşmasını bir hafta önce tamamlayıp baskıya göndermiş. Bu broşür daha mürekkebi kurumadan Genelkurmay karargahına ulaşmış ve Genelkurmay Başkanı'nın gazetecileri ani daveti, o aşamada gündeme gelmiş. Yani asker, tepkide "ön almış". "Amma senaryo" diyecek oldum, "Ben araştırıp doğrulattım" dedi dostum. Merak bu ya, ben de Selçuk'un konuşmasını basan Afşaroğlu Matbaası ile görüştüm. "Metin bize 3 Eylül'den önce geldi, 3'ünde basılmıştı" dediler. En iyisi iki metni önüme alıp karşılaştırarak okumaktı. Ben de öyle yaptım. Metin önceden sızdırılmış mıydı, Org. Kıvrıkoğlu gazetecilerle konuşurken metni biliyor muydu bilemem, ama son 2 haftada başkenti sallayan bu iki demeci yan yana koyunca, devletin zirvesindeki yaklaşım farklılığı apaçık ortaya çıkıyor.
"Düşünce özgürlüğü" ile başlayalım. Yargıtay Başkanı diyor ki: "Düşünce yasakları toplum zararınadır. Toplumu sarsan, yüreğinden yaralayan görüşler bile ifade hürriyetinin sınırları içinde kalır, suç sayılmazlar. Küçük Hitler'lere mikrofon vermeyerek onları silemeyiz".
Genelkurmay Başkanı ise kamuoyu önüne, deprem sonrası "irticai basın"ın yaptığı yayınlardan örnekler vererek çıkıyor. "Depremi bahane ederek orduya kin kusan özel radyolar"dan yakınıyor ve yaklaşan fırtınanın işaretini veriyor: "İrticai yayınlar 1997'ye kıyasla artış gösterdi. RTÜK bunlar hakkında işlem yapmadı. Bu konudaki tasarının meclisten geçmesini bekliyoruz."
Gelelim "devlet sorunu"na... Söz Sami Selçuk'un: "Demokrasi (..) bir kez benimsenmeye görsün (..) militan devlet gidecek, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir",
Ve işte Genelkurmay'ın "yanıtı": "Bir şey yaparken başka bir şeyi yıkmamamız lazım. Biz bir şey yaparken öbürünü yere vuruyoruz. Millet devletsiz olamayacağı gibi, devlet de milletsiz olamaz".
"Kürt sorunu..."na gelince... Yargıtay Başkanı diyor ki: "Çoğulculuğun doğal izdüşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Çağcıl demokrasi (..) kültürel kimliği korumak zorundadır. (Bu), iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir.
Genelkurmay da diyor ki: "İstedikleri bazı kültürel haklardır. Bunların bazıları zaten verilmiştir. Kürtçe gazete ve kasetler serbest. Yasak olmasına rağmen Doğu ve Güneydoğu'da Kürtçe televizyon ve radyo yayınları yapılıyor".
"Eğitim...?" Yargıtay diyor ki: "Laik devlette devlet (..) din okulları açamaz, ancak toplulukların din okulları açmasını da önleyemez".
Genelkurmay "yanıtlıyor": "28 Şubat'ta MGK'dan 18 maddelik bir karar çıktı. Burada tavsiye edilen 18 karardan temel eğitim de dahil olmak üzere yalnızca 4'ünün kanunu çıktı. Ancak diğerlerinin çıkmasını teşvik edici bir durum görmüyoruz. 28 Şubat bir süreçtir; gerekirse 10 sene, 100 sene, 1000 sene devam edecektir".
Gerçekten Ankara'da, birbirlerine birkaç yüz metre uzaklıktaki iki başkanlık arasında iki gün arayla böyle bir mesaj düellosu yaşandı mı bilmiyorum. Yaşanmadıysa bile görüşler ortada... Önce depremin, sonra da bu konuşmaların Ankara'yı hayli derinden salladığı ve zirvedeki güçler dengesinden, cumhurbaşkanlığı seçimine kadar pek çok senaryoyu alt üst ettiği söyleniyor. Nereden mi biliyorum? "CNN'de söylemişler, altyazı olarak geçmiş".
17.04.1999
Yağmura rağmen
Yaklaşık 9 ay sonra yeni bir bin yıl başlayacak. Ve yılbaşında doğacak bebek, yarınki seçimlerle rahme düşecek. Türkiye'yi bu yeni bin yıla taşıyacak. Başbakanı, 2000'de seçilecek cumhurbaşkanını ve çocuklarımızı yönetmeye aday liderleri de seçeceğiz yarın... Belki de o yüzden, onca fırtınaya rağmen, yeni yüzyılın "zifaf gecesi"ne heyecan içinde hazırlanıyoruz. Bazı liderleri eleyebiliriz bu seçimde...
Merkez sağda "Geride kalan çekilsin" taahhüdüne sadık kalınırsa Çiller-Yılmaz ikilisinden biri eksilecek. Merkez solda yıllardır hiç bitmeyecekmiş gibi süren savaşta da bu seçim belki de "son düello" olacak. Yeni lider adayları da çıkabilir sandıktan... Mesela, Ankara'da daha önce kimseye kısmet olmayan "iki kez üst üste başkan seçilme" payesini Melih Gökçek alırsa, Onu bundan böyle kimselerin tutamayacağı kesin.
Aynı şey, (kamuoyu yoklamasıyla değil, ama Ankaralılar'ın sezgisiyle) son turda "anti-Gökçek" oyların tek adresi haline gelen Murat Karayalçın için de geçerli... Karayalçın burun buruna sürdürdüğü bu yarışı, partisinden birkaç kat fazla oy alarak kazanırsa CHP'de yeniden lider adayıdır. Tıpkı İstanbul'u fethederse Zekeriya Temizel'in, DSP'de en güçlü veliaht konumuna geleceği gibi... Bunlar yeni yüzyılın liderler listesine adını yazdıran aday adayları... Ama seçimin daha önemli bir sonucu, Çankaya Köşkü'nün kapısını aralayacak olması... Malum 2000'de Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve Köşk'ün sahibi de -en azından teorik olarak- 18 Nisan'dan çıkacak Meclis'te belirlenecek. Ecevit, başbakan olursa Demirel'in Cumhurbaşkanlığını uzatacağının sinyalini verdi. Demek ki, sandıkta "DSP" diyeceklerin oy verecekleri formül bir anlamda "Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan" formülüdür.
Tabii "Ecevit Başbakan" demek, hükümet sadece DSP'den oluşacak demek değil. Ecevit'in tabiriyle "ortağını biz seçeceğiz" ve görünen o ki, bir değil iki ortak gerekecek. Kimler olabilir bu ortaklar? Biri ANAP olabilir. Bu kolay görünüyor. Ya diğeri? Ecevit, "1974 koalisyonu hayatımın en büyük hatasıydı" dediğine göre Fazilet olamaz. DYP de zor. CHP'ye gelince... Baykal barajı aşabilse bile, bence Ecevit, "imaj yenilemiş" bir MHP'yi, "hasmı" CHP'ye tercih edecektir. (Burada bir parantez açıp geçen yazımda bir düzeltme yapmak istiyordum: MHP Aydın adayı Ali Uzunırmak'ın, Kemal Türkler'in katil zanlısı olarak yakalanan Ünal Osmanağaoğlu ile ortak olduklarını yazmıştım. Uzunırmak bunu yalanladı.) Bu durumda önümüzdeki iktidar alternatiflerinden birisi "Milliyetçi Fazıl-Yol" ise diğeri "Milliyetçi Ana-sol'dur. Bunları, oy verirken, herkes muhtemel sonuçları iyi hesaplasın diye yazıyorum. Ama bir de bütün bu ince iktidar hesaplarına boşverip, "Artık 'en az nefret ettiğimiz partiye' kerhen oy vermeyi bırakalım, baraj takıntısını aşalım, kaç kişiymişiz anlayalım" diyenler var. Adresleri: Özgürlük ve Dayanışma Partisi... Onların duygularını en iyi Uğur Yücel ifade ediyor: "İçinde ilerisi için pırıltılar taşıyan namuslu arkadaşlarımı kaybettim 80'lerin başında... Kalakaldım, savruldum" diyor Yücel, "Şimdi yalnız değiliz. Kalabalıklaşıyoruz. Kuzguncuklu Topal Halit rahat uyusun. ÖDP var."
Partinin adayı Can Yücel "Halkçı değiliz biz" diyor şiirinde; "Halkız!"
Moğollar, "Bir şey yapmalı" diye haykırıyor mitinglerinde... Türkan Şoray, son bir yıldır buğulu gözlerini partinin üzerinden eksik etmiyor. Gönlünü, oyunu ÖDP'ye saklıyor. Tabii ÖDP bir "sanatçılar partisi" değil. Adayları ve sempatizanları içindeki renkli simaların öne çıkmasına bakıp bu yanılgıya düşmemek lazım. Ancak unutmamalı ki, sanatçılar toplumun sinir uçlarıdır. Ufuktaki gelişmeyi ilk sezen onlar olur. Sezen Aksu telefonda heyecan içindeydi dün, oyunu ÖDP'ye vereceğini söylerken: "25 yıldır ilk kez oyumu açıklıyorum. Çünkü şen, şakrak, asi, taze bir ses, kalbimdeki sese uydu. Bu sesi çoğaltmak lazım" dedi. Sözlerini Mevlana'nın dizeleriyle tamamladı: "Düne ait ne varsa / Dünle beraber gitti cancağızım / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım".
Yarın yağmur yağacakmış. "Bir şey yapmalı...!"
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:44
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, siyaset, türkiye
26 Temmuz 2007 Perşembe
Mutlu musunuz? Can Dundar
Mutlu musunuz?
Bu soruyu toplumbilimci Prof. Yılmaz Esmer sordu insanlara; belli aralıklarla...
"Mutluluğunuza 10 üzerinden bir not verin" dedi.
İnsanlar "6" verdi mutluluklarına 1990'da...
2000'de 5'e düşürdüler saadet notunu...
2001'de kriz vurdu; "5"e indiler; sınıfta kaldılar mutluluk bahsinde...
Sonra aynı soruyu 2007'de sordu Prof. Esmer...
Bu kez "7.5"i gösterdi mutluluk barometresi...
Toplumun yüzde 86'sı az ya da çok mesuttu.
"Mutsuz"lar yüzde 13'te kaldı.
Prof. Esmer'e göre, nasıl 2002'de 3 iktidar partisini baraja gömen o kesif mutsuzluk ise, bu seçimde AKP'yi iktidara taşıyan da mağduriyet filan değil, bu saadetti.
Anlaşılan kişisel ilişkilerde olduğu gibi, siyasette de mutsuzluk iktidarsızlığa yol açabiliyor.
İktidar mutluluğu, mutluluk da iktidarı getiriyor.
* * *
Çoğunuzun aklından aynı soru geçiyor değil mi?
Nasıl olur?
Nasıl olur da "onca yoksulluk varken" ve huzur dersinde memleket cümbür cemaat bütünlemeye kalmışken insanlar karnede yıl sonu mutluluk notuna "7.5" verir?
Her 10 kişiden neredeyse 9'unun mutlu olduğu bir rüya ülkesinde yaşıyoruz da neden fark etmiyoruz?
* * *
Sorunun yanıtını önceki gece NTV'deki Neden'de Yeni Şafak yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ilginç bir kavramla verdi:
"Hizalanma!.."
Barbarosoğlu'na göre ekonomik gelirle mutluluk arasında doğrudan bir bağlantı yok. Hatta ters bir orantıdan söz edilebilir:
Yani gelir arttıkça, mutluluk azalıyor.
"Dar gelirlilerin mutlu olması daha kolay" diyor Barbarosoğlu:
"Dar gelirliyseniz, dibe vursanız bile, o gün kaşıklayacağınız bulgur pilavınız ve yoğurt alacak kadar paranız varsa 'Çok şükür, bugün de karnımız doydu' der, huzur içinde uyursunuz. Dar gelirliler, kendileri gibi dar gelirli insanlarla bir arada yaşar, hizalanmalarını onlara göre yaparlar. Yanlarındaki yörelerindekiler kendileri gibi insanlardır; hiza bozulmadığından mutsuz olmazlar."
* * *
Gelir yükseldikçe bozulur hiza...
Ufuk çizgisi öndekilerden görünmez olur.
Beklentilerle birlikte büyür iktidar itişmesi; geride kalanların hırstan boynu tutulur.
Hep bir öndekini geçme, onun gibi giyinme, son çıkan cep telefonu modelini alma, komşudan daha iyi yaşama tutkusu, mütemadi bir eksiklik duygusuna ve dolayısıyla mutsuzluğa sürükler orta ve yüksek gelirliyi...
Değişen teknoloji, tüketim kamçısı, çoluk çocuğun baskısı, bu mutsuzluğu daim kılar.
"Bir lokma-bir hırka" bahtiyarlığının yerini "bir taksit bir taksit daha" işgüzarlığı alır.
Tatminsizlik, mutsuzluğa bulanır.
* * *
Her ne kadar televizyon, gecekonduluların hizasını bozduysa da, toplumun alt katmanlarında, üst katmanların anlamakta zorlandığı bir şükretme hali gözleniyor hâlâ...
Gelen politikacılara ahlayıp vahlasalar da, "Bugünümüz dünümüzden iyi çok şükür" diye teselli buluyor, "ötekiler"in getireceği kıtlıktan korkuyor ve belediye işçiliğinden gelen imam hatipli Başbakan'a bakıp "Başımızda bizim gibiler var" diye gururlanıyorlar.
Kıt kanaat de geçinseler, tevekkülle berhudar oluyorlar.
Velhasılı mutlulukta da geri kaldık çok.... Mesuduz, ama hâlâ "bulgur-yoğurt" çizgisindeyiz.
Hizayı çok bozmadan, daha yukarıda hizalanabilmeliyiz.
can.dundar[[at]]e-kolay.net
Yazar:
Manitu
Zamanı:
15:24
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: birey, Can Dündar, duyarlılık, insan, kültür, problem, psikoloji, sağlık, sosyal, türkiye
22 Temmuz 2007 Pazar
Ornek Bir Evlilik - Can Dundar
Güzel ülkemizin güzel insanları merhaba.. Bu güzel yazıdan sonra içim bir acayip oldu. Can Dündar'dan öğrendiklerimiz genelde hep mantıklı düşüncelerdi. Duygular da akıyordu zaman zaman ondan bize ama genelde düşünce ağırlıklı yazılarına alışığız. Oysa ki hep hissederek yaşayan ve düşünen bir insan Can Dündar.. Bu yazısı ne kadar güzel anlatıyor evlilik denilen kurumu. Bir yanda olmazsa olmaz evlilik oyunu kuralları ve bir yanda kuralları kendi koyan mutlu insanlar.
Ve en güzeli mutlu insanlar demek mutlu çocuklar demektir. Mutlu çocuklar demek ise sağlıklı yarınlar demektir. Bu bilinç bizlere ne kadar çok kapı açacak farkında olanlar; ne mutlu sizlere! Teşekkürler Can Abi bize öğrettiklerin için. Yaşamdan öğrendiklerimiz var ya hani.. Bir o kadar da Can Abi'den öğrendiklerimiz var... Sevgiler
Evlilik Böyle Olmalı
Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdigim bir kurum benim için..
17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da...
Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi beklide kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan...
Nedir bu dayatmalar?
Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi...Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin...Yada yumusatiyorlar; efendim kadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmaliymis yasi...
Egitimde de böyle.. Kadinin çok okumusu bilmis olurmus, evde kalmakmis layiki....
ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi. 17 senede, ne de benden önce çöktü...
Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti, "oo Can bey kapmisiniz çitiri" esprilerine muhattap
dahi oldum.
EŞiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim... Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalar farklidir der Halil Cibran...
Bunu unutmadik biz. Ben konusurken o dinledi, Ben dinlerken o konustu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..." dedik, öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken. Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savasan neferlerdik bu hayatta...
Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik..
Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon, kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama...
Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"... Ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi" vardi daima... Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede... Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...
Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin disinda yattim bi gece, misafir odasinda... Gece yarisi kapi açildi, esim "ne yapiyosun burda?" diye sordu kapinin esiginden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?" dedigimde "benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...
Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek... Ve bence dogrusu da bu... Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamiz haric.. Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 ' inci çift olacaktik o listede... Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu, oynanan...
Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence... Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle... Sadece gönlünüzden geçtiğince...
Dediği gibi Ataol Behramoglu' nun; "...Yasadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yasadın mi büyük yasayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."
CAN DÜNDAR
Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir. Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder.
Aşağı çekersin omuzların titrer. Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır.
CAN DÜNDAR
Yazar:
Manitu
Zamanı:
11:36
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, duyarlılık, kültür, neden, problem, psikoloji, sosyal, toplumsal, türkiye
10 Temmuz 2007 Salı
Live Earth Nasil Kacti? - Can Dündar
Dünyada 2 milyar kişinin izlediği Live Earth konserlerinin yayın jeneriğinde İstanbul'un adını ve görüntüsünü görmüşsünüzdür.
Ne yazık ki konserlerde İstanbul'un adı var, kendisi yoktu.
Oysa olabilmesi için büyük emek harcanmıştı.
Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore'un küresel ısınmaya dair duyarlılık yaratmak amacıyla, 2007'nin 7. ayının 7'sinde dünyanın 7 kentinde dev konserler düzenleyeceği duyulunca hemen Türkiye'den prodüktörler devreye girmiş ve "İstanbul'suz olmaz" demişlerdi.
Konseri düzenleyenler "7 kent"te kalmak niyetindeydi; ama Purple Concerts organizasyon şirketinin kurucusu Cengizhan Yeldan ısrar etti:
"İstanbul da 7 tepeli... Türkiye 7 bölge... 7 komşusu var. Konseri 7 kule zindanlarında yaparız" dedi.
Daha da önemlisi, Türkiye, sera gazı salımında başı çeken, susuzluktan mustarip ülkelerden biriydi. O ülkenin gençlerinin, küresel ısınmaya dikkat çekmesi önemliydi.
Konseri 120 TV kanalında 2 milyar kişi izleyecek ve genel olarak Batı basınına depremle, bombalarla haber olan İstanbul, bu kez 4 saatlik bir konser yayınıyla dünyaya seslenecekti.
İstanbul fotoğraflarını görünce ikna olan Al Gore, Türkiye'ye gelip kampanyanın tanıtımını da yaptı.
İstanbul konserinde 28 sanatçı ve grup sahneye çıktı. Aralarında Deep Purple, Peter Gabriel, Yusuf İslam, Chris de Burg de vardı.
Şimdi tek sorun kalmıştı:
Parayı bulmak...
5 milyon dolar bütçeli konserlerin İstanbul ayağı için gereken para 1.5 milyon dolardı.
* * *
Organizasyonu üstlenen Yeldan, bu kez de hükümeti ve sponsorları ikna turlarına başladı.
İlgili tüm bakanlıklara gitti; hepsi sıcak bakıyordu.
4 büyük sponsor da bulunmuştu. Sıradan bir konsere verdikleri paranın yarısını vererek 2 milyar insana isimlerini duyuracaklardı.
Dev sahne için ön ödeme yapıldı; sanatçılarla anlaşıldı.
"Her şey hazır" denilirken ne olduysa oldu birden iş tersine döndü.
Hükümet seçim telaşına girdi; belki de Kyoto Sözleşmesi'ne imza atmamışken bir çevreci faaliyete destek vermenin anlamsızlığını fark etti.
Al Gore'un gelişinden haberdar edilmemelerine de sinirlendiler ve vazgeçtiler.
Sponsorlara gelince...
Yeldan'a göre, "Onlar da bu işe girince fabrikalarının çevrecilerce gözaltına alınacağı kaygısıyla çekildiler."
Hem de konsere 2.5 hafta kala...
"Live Earth-İstanbul" böylece yattı.
* * *
Dün Yeldan'la konuştum. Sesi titriyordu. 430 bin dolar kaybetmişti. Konseri izlerken ekran başında ağlamış. Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapatmış, arabasına atlayıp İstanbul dışına çıkmış.
"Ne oldu?" diye sordum:
"Hükümet istemedi" dedi, "Belki orada 'Kyoto'yu imzala' baskısı doğacağından çekindikler. Onlar çekilince sponsorlar da aniden yok oldu. Oysa biz bu işi Paris'in, Roma'nın, Atina'nın elinden almıştık. Türkiye'nin katılacağı gelmiş geçmiş en büyük organizasyondu. Yazık oldu."
* * *
Neyse.
İyi bir haberle bitireyim:
"Live Earth" kaçtı ama, Türkiye, bayanlarda dünyanın en önemli tenis organizasyonu olan "WTA Tenis Şampiyonası"nı yakaladı.
Bu önemli turnuva 2011'den itibaren 3 yıl boyunca İstanbul'da yapılacak. Bunun için Yeşilköy'de kurulacak bir tenis köyünde 10 bin kişilik bir merkez kort ile 15 yeni kort inşa edilecek.
Bazıları ne kadar engellemeye çalışsa da bir avuç gönüllünün de çabalarıyla, İstanbul, dünyanın ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Can Dündar : Milliyet Online
Yazar:
Manitu
Zamanı:
15:37
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: barış, Can Dündar, duyarlılık, dünya, neden, siyaset, türkiye, vakıf, yardım
14 Haziran 2007 Perşembe
Türkiye'nin Doğu Sorunu ve Biraz Sağduyu
Bugünlerde ölen askerlerimiz ve Kuzey Irak yığınağı ile beraber tansiyon iyiden iyiye artıyor. İnsanımız bu gelişmelere göre hareket ediyor ve farkında olmadan doğu sorununu körüklüyor.
Her zaman için sağduyulu olmak zorundayız. Yaşanılanlar hoş değil belki ama bu olayların suçu masum doğu ve güneydoğu halkının olamaz. Geçmişte yapılan hataların bugünlere yansıması bu şekilde oluyor. Eğer zamanında bu bölge ülkemizin bir parçası olduğu gerçeğine dayanılarak yeterince yatırım alsaydı bugün ki durum çok farklı olacaktı.
Büyük şehirlere baktığınızda doğu ya da güneydoğu kökenli bir çok vatandaş olduğunu göreceksiniz. Bu kişiler içinde mutlaka olumsuz düşünce ve harekette bulunanlar var ama büyük çoğunluğu işinde gücünde insanlar. Bu insanlar üç kuruş kazanan asgari ücretle geçinen çoğunluk nüfusun bir parçası olarak ekmek peşinde yaşıyorlar. Bir kısmı ise okumuş ve önemli önemsiz memurluklarda çalışıyorlar. Duruma bakınca büyük şehirlerde gelişmeye kapalı olan doğu illerindeki olayları görmüyoruz. Bu olaylar daha çok kırsalda meydana geliyor.
Doğu ve güneydoğu illeri yeterince yatırım almış olsaydı, eğitim, sağlık (aile planlamaları dahil), eğlence, güvenlik ihtiyaçları karşılansaydı bugün bu gördüğümüz manzaradan farklı şeyler görürdük.
Gidenler bilir, gitmeyenler bilmez. Bu kadar basit..! Ben askerlik yıllarından biliyorum o bölgeyi. İnsanlar ezik bir ruh haline sahipler. Siz yeter ki bir şey isteyin. Başları üzerinde yeriniz var. Asker olun, olmayın fark etmez. Bazı semtlerde belki tepki var ama genelde bizlere hep iyi davrandılar. İki gram azığını ve tütününü paylaşırlar sizinle. Kendine "cigara" sarar sanırsınız.. İlk sardığı sizedir. İkincisini ya da ondan sonrakileri kendisi içecektir.
İnsanlar iki kuruş para kazansa, alışveriş merkezleri olsa, sineması, tiyatrosu ile diğer ihtiyaçları karşılansa bu insanın dağlarda ne işi var. İnsanlar yokluk içindeler. Bu nedenle ölmek ya da ölmemeyi pek umursamıyorlar demek ki..
Onları kazanmak bizim başlıca görevimiz. Arada yanlışlar yapanlar var. Onlar da zaman içinde eriyecektir kardeş halklar arasında. Atatürk bile bu insanları kazanmış ve milli mücadele zamanı yanına almıştır. Biz nasıl aksini yapabiliriz ki. Mustafa Kemal Atatürk milliyetçiliği her şeyin üstündedir. Mevcut milliyetçiliğin çok çok üzerinden seyreder, can yakmaz, yakanı da hoş görmez.
Türkiye'de çok canlar yandı. Artık yanmasın. Dostluk, kardeşlik, barış olsun. Çok mu zor..? Ülkemizdeki bütün insanlar kardeştir. Bu ülkenin insanıdır. Hala can yakan konuşmalar duyuyoruz ekranlarda.
Bu satırları okuyan kişi olarak lütfen Türkiye'de Sağduyunun Hakim Olmasına Katkıda Bulununuz! Oyunlara gelmemek lazım. Bizim insanımız kardeştir. Cumhuriyet ve Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadı. Her yerden şehitimiz var bu ülkede. Onların anısına saygı için hepsi gibi aynı cephede savaşmak için sağduyulu davranalım.
İnsanları ayırmayalım. Sağduyulu olalım.
Can Dündar'ın güzel bir yazısı var. Bu günlere has olsa da bazı noktalara göre Can Dündar'ın düşüncelerini görebiliyoruz.
Çocuk mu kandırıyorlar?
Hani birbirinin arkasından demediğini bırakmayıp kameralar önünde karşılaşınca "Çok severiz birbirimizi" diye yalancıktan kucaklaşan paparazzi kahramanları var ya...
Güvenlik zirvesinden çıkan "Uyum içindeyiz" açıklaması onu andırıyor.
Hükümet ile Genelkurmay'ın arası böyle bal şekerdi de, niye birbirleri aleyhine bunca açıklama yaptılar?
Neden bu kadar kritik bir dönemde, şu efsanevi "devlet ciddiyeti"ne yaraşır şekilde, baştan bu zirveyi toplamak ve uyum görüntüsü vermek yerine "Hükümet talimat versin", "Yok asker istesin" diye çekiştiler?
iye Genelkurmay Başkanı K. Irak'a askeri müdahale gerektiğini söylerken Başbakan, hem de tam zirve öncesi "Dışarıyı boş verin, içeriye bakın" demecini verdi?
Sorunun bir boyutunun da dışarıda olduğunu, dolayısıyla işin "içinin dışına karıştığını" bilmiyor muyuz?
Sınır ötesi operasyonun kolay olmadığını anlayınca hükümetin "Eh içeri bakalım madem" diye dümen çevirdiğini görmüyor muyuz?
Çocuk mu kandırıyorlar?
* * *
Sivillerden refleks talep eden devletin şu son dönemki savunma refleksine ilişkin söylenebilecek tek kelime var:
Fiyasko!
Anafartalar saldırısından sonra yetkililerin açıklamalarından kurumlar arasındaki uyumsuzluğa, kamuoyu önündeki laf yarıştırmalardan halkı sokağa çağıran gece yarısı açıklamasına, o açıklamanın yanlış adamlarca yanlış anlaşılıp düzeltilmesine ve nihayet artık tamamen inandırıcılığını yitiren davul zurnalı "Gireriz ha" dayılanmalarına kadar tam bir çaresizlik, dağınıklık görüntüsü...Bundan sonrası için tek beklentimiz şu:,
Uyum içindeyseniz lütfen susun... birbirinizi dünya huzurunda suçlamaktan vazgeçin ve bu işle nasıl baş edeceğinize karar verin!
* * *
Lakin biliyoruz ki Türkiye'nin bu sorunla baş edecek uzun vadeli, tutarlı, istikrarlı bir politikası yok.O politikasızlığın bedelini başta şehitler ve aileleri olmak üzere hepimiz ödüyoruz.
Önce Diyarbakır'a gidip Kürt sorununu dillendiren, sonra bunu unutup silahlı çözüme meyleden, giderek işi tamamen askere havale eden, asker "Siyasi irade lazım" deyince de "İstesinler, gerekeni verelim" diye yelkenleri indiren bir Başbakan'dan mı çözüm bekliyoruz?
Teröre karşı düzenli orduyla savaşılamayacağını, "terör"e indirgediğimiz bu karmaşık sorunun sadece güvenlik önlemleriyle çözülemeyeceğini artık görmüyor muyuz?
* * *
Ankara böyle ilmek ilmek çözülürken, sorun giderek katmerleşiyor. PKK, Kuzey Irak sığınağının ve dış desteğin de yardımıyla daha az risk alıp daha fazla zayiat verdiriyor. Türkiye'yi Irak cehennemine çekmenin, orada karşısına çocukları sürüp dünya gözünde "işgalci katil" durumuna düşürmenin hesabını yapıyor.
En çok baskı dönemlerinde gelişebildiği ve dağa adam devşirebildiği için, askeri tahrik ediyor. Türkiye ise, müttefik bildiği herkesi "düşmanın destekçisi" ilan ediyor; onların insafa gelmesini bekliyor; dövüldükçe köşeye kıstırılmış boksör gibi boşluğa yumruk sallıyor; içerde birbirine düşerek öfke saçıyor. Yeniden olağanüstü hale dönmenin hesaplarını yapıyor. Polisin yetkilerini artırıyor.PKK'nın da istediği bu...Çünkü bölünme ihtimali, asıl o zaman artıyor.
* * *
Gündelik tepkilere değil, 1, 10, 20 yıllık akılcı politikalara, askeri mücadeleden çok sivil müdahaleye ve en önemlisi bölge halkını kazanmaya ihtiyacımız var.Bunca hatadan sonra halkın gönlünü fethetmek, Kandil Dağı'nı fethetmekten daha zor olabilir, ama "içerdeki sorun"un çözümü oradadır.
can.dundar[at]e-kolay.net
Yazar:
Manitu
Zamanı:
18:02
2
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, cinayet, duyarlılık, eğitim, insan, kültür, neden, psikoloji, sosyal, terör, türkiye
21 Nisan 2007 Cumartesi
Devrim Şehidi Kubilay - Menemen Olayı
Kubilay Olayı, diğer ismi ile Menemen olayı sadece bir olay olarak görülüyor. Bir çok kişi bu önemli vakanın sadece isminden haberdar. İsmini bilmeyenler ise cabası.
Menemen Olayı (23 Aralık 1930) henüz yeni olan Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük tehlike içerdiğini en başta Atatürk görmüştür. Menemen olayının son tanıkları bugün konuştuklarında çarpıcı olaylar anlatıyorlar. Bunlardan en dikkat çekeni Atatürk'ün Menemen'deki bu irtica faaliyeti sonrası ne zaman İzmir tarafına gelse çok sevdiği İzmir'in bir kenti olan Menemen'e uğramadan yanından geçtiğidir. Bunu anlatan o yıllarda çocuk olan bir tanıktır. Can Dündar'ın Kubilay Olayı yıldönümünde yaptığı ropörtajlarda o günü bizzat yaşayanlar o günü anlatıyorlar.
Yine başka bir kaynağa göre Asteğmen Kubilay Olayı Şeyh Sait isyanından sonraki ikinci büyük gericilik isyanıdır. Cumhuriyet'in gördüğü en önemli olaylardandır. Eğer zamanında bu bastırılamamış olsaydı yurt genelinde irtica hortlayabilir, bitmek bilmemiş Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları güçlenebilirdi. Bu önemli olayda Kubilay devrim şehidi olarak simge olmuştur.
Asteğmen Hasan Fehmi Kubilay - Menemen Olayı Devrim Şehidi
Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında. Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü. Olaylara müdahele etmek isteyen iki bekçi de katledildi. Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı, "Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.
MENEMEN OLAYI
Derviş Mehmet isminde bir yobaz ve altı silahlı arkadaşı 23 Aralık 1930 günü Menemen'e gelmişler ve camiye girerek üzerinde dini ibareler yazılı bir bayrakla, camide bulunanları ve merakla cami önüne toplananları, kendileriyle birlik olmaya davet etmişlerdir.
Derviş Mehmet halka hitap ederek; "Ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim" diye bağırmıştır. Gösteriler ve tekbirlerle dini ibareler bulunan bayrağı Hükümet Konağı önündeki meydana dikmişlerdir.
Toplanan halkı dağıtıp bu yobazları yakalamaya, mesleği öğretmenlik olan Yedek Asteğmen Kubilay Bey'in askeri müfrezesi görevlendirilmiştir. Kubilay Bey, şakilere nasihatta bulunarak; yaptıklarının hatalı, sakıncalı ve kötü bir şey olduğunu belirterek vazgeçmelerini ve dağılmalarını söylemiştir. Şakiler buna mavzer kurşunu ile cevap vermişlerdir. Kubilay Bey kendisini korumak için tabancasını çekmiş ise de, bir kurşunla yaralanarak yere düşmüş ve gözleri dönmüş canilerden biri, yaralı Kubilay Bey'in üstüne atılarak boğazından kesip başını gövdesinden ayırmıştır. Bu arada iki mahalle bekçisini de şehit etmişlerdir.
Olay yerine yetişen askeri birlik ve jandarmalar şakilerin teslim olmalarını istemiştir. Bu isteği reddeden yobazlar ateşle karşılık vermişlerdir. Çatışma sonucu Derviş Mehmet ve iki arkadaşı vurularak, ikisi de yaralı ele geçirilmiştir. Diğer ikisi de iki gün sonra yakalanmıştır. Araştırma sonucu; olayın bölgesel bir nitelik taşımadığı, organize bir şebekenin düzenlediği, Cumhuriyet'i yıkmak amacını güden irticai ve siyasi bir hareket olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Hükümet, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir illerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan etmiştir. Yakalananlar muhakemeleri sonunda ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Atatürk'ün orduya mesajı... 28 Aralık 1930 23 Aralık 1930 Salı günü meydana gelen olay üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 28 Aralık’ta orduya başsağlığı mesajı yayınladı. İçişleri
Bakanı Şükrü Bey (Kaya) ile Ordu Komutanı Fahrettin Paşa (Altay), 27 Aralık’ta, İstanbul’a giderek Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e olay hakkında bilgi verdiler. Mustafa Kemal Atatürk, 28 Aralık’ta orduya başsağlığı mesajı yayınladı. Atatürk mesajında," Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kublay Bey, temiz kanı ile cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır" dedi. Atatürk, "Mürtecilerin (gericilerin) gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise" olduğunu belirtti. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da aynı tarihte yayımladığı bir tamim ile Atatürk'ün mesajını orduya tebliğ etti.
Kubilay anılıyor / 23.12.2005 - Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ”Menemen Olayı”nı “Cumhuriyete başkaldırı” olarak nitelendirerek, ”Kubilay'ı acımasızca katledenlerin temsil ettikleri zihniyetin ve günümüzdeki uzantılarının çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir” dedi.
Sezer, Kubilay'ın şehit edilişinin 75. yılı dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre, Sezer, Yüce Atatürk'ün önderliğinde kurulan cumhuriyetin, karanlıktan aydınlığa, dogmalardan bilimselliği ve akılcılığa, bağnazlıktan çağdaşlığa, imparatorluktan ulus devlete ve kulluktan yurttaşlığa geçişin simgesi olduğunu kaydetti. Türk ulusunun, cumhuriyetin ilanı ile dünyadaki saygın yerini aldığını, din, inanç, etnik köken ayrımı olmaksızın tüm yurttaşlarıyla, birlik içinde aydınlık yarınlara yöneldiğini ifade eden Sezer, din ve devlet işlerinin ayrılarak, kutsal din duygularının siyasal amaçlarla kötüye kullanılmasının önlenmesinin, cumhuriyet yönetiminin temel yaklaşımlarından biri olduğunu ifade etti.
Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin, bir yandan uygar dünyayla bütünleşme yolunda ilerlerken, öte yandan cumhuriyetin dayandığı değerler sistemine yönelen tehditlere, Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen çevrelere karşı da kararlı bir savaşım vermek durumunda kaldığını kaydetti.
Sezer, şöyle devam etti: “23 Aralık 1930 günü Menemen'de bir grup gericinin gerçekleştirdiği eylem, cumhuriyet karşıtlarının çirkin yüzlerini göstermesi yönünden ibretle anımsanması gereken bir olaydır. Cumhuriyete başkaldırı niteliğindeki Menemen olayı, tarihimizdeki en acı olaylardan biridir. Menemen'de asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay'ı acımasızca katledenlerin temsil ettikleri zihniyetin ve günümüzdeki uzantılarının çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Menemen'de şehit olan Mustafa Fehmi Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağnazlığa ve karanlık düşüncelere karşı başlattığı savaşımın simgesi olmuş, cumhuriyete sahip çıkılması uğrunda canını ortaya koyarak yurttaşlarımızın gönlünde ölümsüzleşmiştir. Kubilay, onurlu girişimiyle cumhuriyetin tüm kazanımlarıyla korunacağının en somut örneği olarak tarihimizdeki saygın yerini almıştır.”
Kubilay'ın şehit edilmesinin, ülkenin her köşesinde kınandığını, yurttaşların cumhuriyete bağlılıklarını ve inançlarını güçlendirdiğini ifade eden Sezer, şunları kaydetti: “Bağnaz düşüncelerin birey, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olmalı, Türkiye Cumhuriyeti'nin hedeflerini gerçekleştirmesi yolunda ilerici atılımları ilk günkü bilinçle sürdürmeliyiz. Cumhuriyetin felsefesi, Atatürk ilke ve devrimleri için tehdit oluşturan düşünce ve girişimler, Türk ulusunun duyarlılığı ve sağduyusu ile kurumlarımızın kararlılığı sayesinde hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaklardır.Türk ulusunun Yüce Atatürk'ün aydınlattığı yolda ilerleyeceğinden, cumhuriyetimize, ulusal değerlerimize bağlılığını her koşulda göstereceğinden kuşku duyulmamalıdır.” Sezer, Mustafa Fehmi Kubilay'ı şehit edilişinin 75. yıldönümünde saygıyla andığını belirtti.
Dündar'ın sitesinden Genelkurmayın "Arşiv Belgeleriyle Menemen Olayı" (Word dosyası şeklinde): İNDİR
Can Dündar'ın sayfasında resmi belgelere ulaşabilirsiniz. Bu belgelerde olay yerinde tutulan doktor zaptı da yer almaktadır. Arşiv belgelerine ve olayın tanıklarına Can Dündar sayesinde ulaşabiliyoruz.
Can Dündar'ın 24 Aralık 2005 tarihli yazısı:
Menemen belgeleri ve tanıkları...
10 yıl önce, "Gölgedekiler" belgesel serisinin çekimi için gittim Menemen'e...Tarihin gölgede kalmış şahsiyetlerini inceliyorduk.O bölümde konumuz, Fethi Okyar'dı...Fethi Bey, 1930 yazında Paris büyükelçisiyken tatil için Türkiye'ye gelmiş, Atatürk'ü görmeye Yalova'ya gitmişti.Gazi, o günlerde henüz 7 yaşındaki Cumhuriyet'in içine düştüğü ekonomik bunalımın derdindeydi. Geçen 7 yıla Cumhuriyet, laiklik, şapka kanunu, harf değişikliği, medeni kanun, Şark isyanı sığmış, zihinler allak bullak olmuştu.
Yalova'da çocukluk arkadaşı Okyar'a bir muhalif parti kurmasını teklif etti. Türkiye'nin Batı'daki "Tek adam diktatörlüğü" görüntüsünü silmek istiyordu."Serbest Fırka", fikren o gece kuruldu.99 günlük maceraParti kurulur kurulmaz huzursuz kitleler Fethi Bey'e yöneldi. Hiç istemeden girdiği siyaset oyunu, onu başrole sürüklüyordu.Kuruluştan 3 hafta sonraki İzmir mitingi görkemli geçti. Parti, çok partili ilk yerel seçimde büyük başarı elde etti.Bu, muhtemelen Gazi'nin dahi beklemediği bir ihtimaldi.
Ata, devrimlerin tehlikeye gireceğini sezince tarafsız Cumhurbaşkanı statüsünü terk edip CHP'ye sahip çıktı.Fethi Bey, kuruluşundan 99 gün sonra, 17 Kasım 1930'da Serbest Fırka'yı feshetmek zorunda kaldı.Gazi ise halkın tepkisini yoklamak üzere bir yurt gezisine çıktı.Nakşi MehdiKubilay'ın katli, işte tam o gergin döneme rastlar.
Dün, Kubilay'ın törenlerle anıldığı Menemen'i anlamak için dönemin psikolojisini bilmekte yarar vardır.Çekim için Menemen'e gittiğimizde olayın son tanıkları henüz hayattaydı. Onları bulup konuşturduk. Olayın Menemen'le hiç ilgisi olmadığını anlatmakla geçmişti hayatları... Kubilay'a kıyanlar Menemenli değildi çünkü...Bir Nakşi şeyhinin müridi olan 6 esrarkeşti bunlar...Bağ budama mevsimi Manisa'dan Menemen'e gelip sabah namazına dek esrar çekmiş, bıçak bilemişlerdi.Sabah ezanı okununca Giritli Mehmet "Mehdi"liğini ilan etmiş, yeşil sancağı mihraptan kaptığı gibi meydana çıkıp bağırmıştı:"Müslüman'ım diyen sancağımızın altında toplansın!""Şeriat istiyoruz"Orada iki bekçiyi şehit ettiler.
Kızıyla görüştüğümüz Posta Müdürü Hüseyin Sabri, hemen durumu Alay'a bildirdi ve az sonra 24 yaşındaki asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay bir manga askerle çıkageldi.Sonrasını tanıklardan dinledik:Kubilay'ın "Ne istiyorsunuz" diye göstericilerin üstüne yürümesini, "Şeriat istiyoruz" cevabını tokatla karşılamasını, Meczuplardan birinin tüfeğinden çıkan kurşunla yaralanmasını, Yaralı olarak sığındığı cami avlusunda isyancılarca yakalanmasını,Bağ bıçağıyla boğazının kesilmesini...Kesik başın yeşil sancağın tepesine dikilmesini...
Kitle psikolojisinin devreye girmesini...Olup biteni seyreden ahalinin, (ne kadarı korkudan, ne kadarı sempatiden bilinmez) alkışlarla kesik başlı sancağın peşine düşmesini...Ve meydana yerleştirilen mitralyöz ateşiyle isyancıların öldürülmesini...28 idamSonrası malum:Atatürk'ün "Bundan bütün Menemen sorumludur. Bunun cezasını sadece hainler değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir" diyerek Menemen'i "Lanetlenmiş şehir" ilan etmesinden, hatta boşaltılıp ibret için yakılmasını düşünmesinden sonra bölgede sıkıyönetim ilan edildi. Zafer ilkokulu askeri mahkeme haline getirildi.
General Mustafa Muğlalı'nın yönettiği Divan-ı Harp mahkemesinde 144 Menemenli yargılandı.1 numaralı sanık, İstanbul'dan sedyeyle getirilen 90 yaşındaki Nakşi Şeyhi Esat Efendi'ydi. Duruşmalar sırasında hastanede öldü.Mahkeme 2 haftada bitti.37 idam çıktı. İsyancılara sigara satan, ip veren, alkış tutanlar idama mahkûm olmuştu.9 hükümlü yaşları küçük olduğu için affedildi.28'i Menemen meydanında idam edildi.Ve Meclis'te fatura, Fethi Bey'e kesildi.Çünkü Menemen'de yerel seçimi Serbest Fırka kazanmıştı."Menemen'in son tanıklar"ı yarın konuşacak.Ve dilerim bu tanıklıklarla, tarihimizin bu çok önemli sayfası biraz daha aydınlanacak.
* * * * *
Can Dündar'ın 25 Aralık 2005 tarihli yazısı:
Menemen'in son tanıkları anlatıyor:
"'70 bin Arap geliyor' dediler. Korktuk. Alkışladık"
Menemen'de Kubilay'ın katledilişine tanıklık edenlerle 10 yıl önce bir belgesel için görüşmüştüm. Belgeselde kısaca yer verebildiğimiz bu tanıklıkları bugün, Kubilay'ın katledilişinin 75'inci yılında ilk kez yayımlıyoruz
SAMİ ÖZYILMAZ
"Kubilay 'Hücum' dese hepsi süngünün ucunda kalırdı"Eniştem bakkaldı. Sabah dükkanı açmış. 'Menemen'in etrafını 70 bin Arap'ın çevirdiğini' duymuş. Eniştem 'Gel dükkanı kapatalım' diye beni kaldırdı. Dükkanı kapattık. O eve gitti. Ben Hükümet'in (Vilayet'in) önüne gittim. 6-7 kişi vardı orada... Normal adamlardı, kafaları kasketli, omuzlarında çanta var. Birinin eli silahlı... Ellerinde bir bayrak... Musabey köyünün Çarşı Camii'nden almışlar sabah namazında... 'Öğlene kadar o bayrağın altından geçen geçecek, geçmeyen kılıçtan geçecek' diyorlarmış.
Millet etraflarını çevirmiş. Ben köşeden onlara bakıyorum. Epey durdular. Hükümet tarafından ya da büyüklerden kaymakam, hoca falan gelse, sivillere 'Yakalayın bu adamları' dese, yakalarlardı. Ondan sonra telefon ettiler Alay'a... Bir manga asker geldi karşı sokaktan... Asker süngüyü taktı. Siviller açıldı. Orada Kubilay askere süngüyü taktıktan sonra 'Hücum' dese, hepsi süngünün ucunda kalacaktı. Bir silah patladı. Bir tek el ateş edildi. Kubilay ayağından vuruldu. Asker geri kaçtı. Millet kaçıştı. Kubilay önce Hükümet'e giriyor, kapılar kapalı. Oradan geri, camiye dönüyor, cami avlusundaki taşın dibinde düşüyor. Bunlar da gidip başını kesiyorlar. Sonra askere telefon ediyorlar Hükümet'ten...
Asker geliyor. Kahveden onlara makineleri tüfeklerle ateş ediyor. Hepsi esrarkeşmiş zaten. Asker hepsini vurdu, yalnız bir tanesi kaçtı, onu gördüm. Sonra bütün cesetleri topladılar oraya... Halk toplandı, jandarmalar, subaylar geldi, ölülerin torbalarından esrar çıktı, parça parça... Ben de esrarı ilk orada gördüm. Cesetleri kamyonlarla götürdüler. Sonra sıkıyönetim oldu. Kaçan adamı bulmak için haftalarca nöbet tuttuk. Evleri aradılar tek tek... Manisa'da bulundu. Bir oduncunun ekmek torbasını almış. Oduncu da ihbar etmiş, yakalanmış orada... 28-29 gün sonra...
Mahkemeye getirdiler. Adama bizi gösterip 'Bunlardan kimse var mıydı?' diye sordular. O da bakıp 'Bu vardı', 'Bu yoktu' diyordu. 'Var' dese yandın. Ben şofördüm. Mahkemenin emrinde akşam iki araba nöbet bekliyorduk. Adam kimin ismini söylediyse 'Getirin' diye telefon ediyorlardı. Getiriyorduk, içeride mahkeme ediyorlardı.Onların asılacağı gün, nöbet yine bendeydi. Korkudan otomobilin dışına çıkmıyordum. Hep seyrettik, üzüldük. Hükümet'in altında Birincieller'in evi var, önce onu astılar: Manisalı Hocazade Ahmet Efendi... Astıktan sonra önüne ismini asıyorlar. Ondan sonra geldik akasyaların altında birini astılar. Sonra Ali Efendi'yi tütün satılan barakanın yanında astılar. Adamlara mecburen cigara satan Molla Osman'ı astılar. O çok bağırdı asılırken 'Kurtarın' diye, askerler vaziyet aldı. Ondan sonra sırayla asıldı, asıldı, ta çarşının içine kadar hepsini gördüm.Kamyonlarla atıp mezara götürdüler öğlene kadar...
Bence asılanlar içinde suçlu olan yoktu. 6-7 tane sarhoşun işi... Bunlar içinde Menemen'den bir Gazozcu Abbas vardı, bir de Kubilay'ın kafasını bayrağa asmakta kullandıkları urganı elinden aldıkları çocuk...Olaydan sonra bizi caminin önünde topladılar. Sivil birkaç kişi vardı, bir de alay komutanı paşa... Orada gözlüklü bir sivil "Menemen'i toprak halinde (yerle bir) görseydim, iftihar ederdim" dedi. Bunlar gelmeden Menemen'de gericilik yoktu. Ama parti meselesi vardı. Serbest Fırka kazanmıştı. Onun intikamı mı, bilmem. Bildiğim şu ki Menemen'in bu işte hiçbir suçu yok. Zaten içlerinde Menemenli de yok."
* * *
SABAHAT ERKAL
"Atatürk geçerken pencereyi açmazdı"Babam Sabri Bey, Seferihisar'dan Menemen'e posta müdürü olarak atandı. İlkokulu bitirince 14 yaşında postanede çalışmaya başladım. Kubilay okulunun karşısındaki bir Rum evinde oturuyorduk. Menemen mutaassıp küçük bir kasabaydı. Biraz gericiliği vardı.
Mesela şapkaya karşı çok düşmanlık vardı. 'Şapkayı gavurlar giyiyor, biz nasıl giyeriz?' derlerdi.O gün babam sabah 5'te postaneye gitmiş. Kahvenin önünde 6 kişinin hu çektiğini görmüş. Bunlar esrarkeşmiş, içip içip köylerden silah bıçak topluyorlar, şehre girince 'Biz mehdiyiz. Arkamızda 70 bin kişi var, Müslümansanız bu bayrağın altından geçin, yoksa kurtulamazsınız' falan diyorlarmış. Babam Kaymakam'ın evine gidip durumu anlatmış. Alay Kumandanı'na gitmişler. Kumandan, hemen 'Cephane alın ve Hükümet meydanına gidin' diye emir vermiş. Kubilay'ı görevlendirmişler.
Kubilay bir manga askerle meydana gitmiş. Gençlikten olsa gerek, hemen 'Ne istiyorsunuz?' diye birinin yakasına yapışmış. Fakat içlerinden biri silahı ateşleyince Kubilay ayağından vurulmuş. Askerler de ellerinde süngü olduğu halde kaçmışlar. Kubilay sürüne sürüne yakındaki camiye kaçmış, musalla taşına yaklaştığı sırada Mehmet'lerden birisi (bunlar dört Mehmet, iki Zeki idi) gidip bağ bıçağıyla kafasını kesmiş. Civardaki dükkanlardan sopa, ip istemişler. Kafayı sopanın ucuna asmışlar. 'Biz mehdiyiz' deyince halk da inanmış.
Biz pencereden seyrediyorduk, geçenler kaçışırken 'Kafayı değneğin ucuna takmışlar, gözlerini açıp kapatıyor' diyordu, çok fena oluyorduk. Böyle bir kargaşa... O sırada babam geldi eve, anneme 'Kadriye, siz hemen ev sahibinin evine geçin, memur ailelerine karşı bir hareket var' dedi. Bu arada iki bekçi de vurulmuştu. Kubilay'ın cenazesinde onlar da vardı arkada...Adamlar, 'Arkamızda 70 bin kişi var' dediğinden çalılar, bağlar, her yer arandı. Hatta komutan tepelere toplar, tüfekler yerleştirdi. Şimdiki Kubilay İlkokulu'na kurulan Divan-ı Harp mahkemesinde ben şahitlerin ifadesini yazıyordum. Köyden gelen adamlara, hocalara 'Allahınız kim?' diye soruyorlardı. Onlar da 'İstanbul'da Esat Hoca' diyordu. Mehdi diye bunlara tapmışlar.Esat Hoca'yı İstanbul'dan sedyeyle getirdiler. 90 yaşındaydı, eceliyle ölür diye asmadılar. Zaten çok yaşamadı, öldü.
İdam edilecekleri gün babam dışarı çıkmadı, bizi de çıkarmadı. İbret için ortalığa asmışlar. Asılanlar içinde adamlara sigara, kazma, ip verenler de vardı. Babama durumu haber verdiği için İçişleri Bakanlığı takdirname verdi. Maaşına zam yapıldı. Sonradan duyduk ki, Atatürk Manisa, Menemen çevresinden trenle geçerken penceresini bile açmazmış. Biz istasyona giderdik onu görelim diye, göremezdik."
* * *
MUSTAFA ŞENGÖNÜL
Ben Menemen'de marangoz çırağıydım. Dükkanı açmaya gittim. Karşımda uncu Mehmet Efendi vardı. Belediye Meclis üyesiydi. Bana 'Dükkanı açma, eve git. Çarşıda bir karışıklık var' dedi. 'İzmir'den 70 bin kişi harekete geçti. Burayı işgal edeceklermiş' diye duyduk. Ben dükkanı açmadan döndüm. Ama sonra meraktan geri gittim. Köşeden baktım, direğin etrafında 7-8 kişinin döndüğünü gördüm. Menemenli değillerdi. Bazısı sakallı. Aralarında genç olanlar da vardı. Bozalan'da kazandıkları parayla esrar alıp içmişler diye duyduk sonradan... Ellerinde silah vardı.Bekçi Hasan'ı kafasından vurdular. Yere düştü. O zaman millet kaçtı. O ara Kubilay alaydan bir manga askerle gelmiş. Ben Kubilay'ı tanıyordum. Bizim mahallede otururdu, yüksekte, Dermandağı'nda ev tuttuydu, gidip dönerken bizim evin önünden geçerdi. Uzun boyluydu.
Kubilay askeri yolun kenarına bırakmış, adamların yanına gitmiş.'Ne yapıyorsunuz burada?' diye sormuş. Adamlardan birine tokat atmış. Bunun üzerine ateş etmişler Kubilay'a, yaralanıp yere düşmüş. Silah patlayınca asker kaçmış. Cephanesizmiş. Kubilay sürüne sürüne cami avlusuna girmiş. Arkadan gelip kafasını kesmişler. Ben kanları gördüm sonradan... Karşıda eskici Kamil vardı ondan ip alıp kafasını bayrağın üstüne bağlamışlar.
Fabrikada çalışan bir Musevi vardı, oradan geçerken 'Sen de bayrağın altından geç' dediler. Bayrağın altından onu da geçirdiler. Karşıda Molla Osman'ın çalıştığı bir büfe vardı, ondan sigara aldılar. Sonra ahaliye mecburi alkış yaptırdılar. Millet '70 bin kişi geliyor' korkusundan yaptı. Hepimiz korktuk. Meğer adamlar sarhoşken böyle demişler, hepsi yalanmış. Ordu, haber alınca geldi. Kahvenin oraya mitralyözü koydular, bunlara ateş ettiler, kimi yaralandı, kimi öldü. Manisalı genç olan, mezbahanın oradan kaçtı. Sonra sokağa çıkma yasağı kondu. Şimdiki Kubilay okulunun orada mahkeme oldu. Her gün benim dükkanın önünden geçiyorlardı. 4-5 jandarma bir kişiyi götürüyordu. Elleri kelepçeliydi. Sakalları uzamıştı.İstanbul'dan bir şeyh geldi, o da mahkemelik oldu. Bunların asılacağı gece 'Yarın hepimiz asılıyoruz' demiş, kendisi de o gece mahpusta ölmüş. Ben hepsinin asıldığını gördüm. Sabah geldiğimde caminin yanından Kabak Pazarı'na kadar 8-10 kişi vardı. İstasyonda 7 kişi vardı. Tren yolunda böyle boydan boya asılmışlardı. Kamil de istasyonda asılmıştı. Önlerinde bir kağıt vardı, ne suçu olduğu yazılıydı.
Manisalı bir çocuk, Kubbeli bakkalın önünde asılmıştı. Suçsuz olanlar da asıldı. 'Neden sigara verdin?', 'Neden ip verdin?' diye Kamil'le Molla Osman'ı astılar. Halbuki Menemen içinden o hadiseye karışan kimse yoktu. Sonradan bir emir gelmiş 'Menemen'i yakın' diye. Onu duydum. Korktuk tabii... Manisa'dan her sene otobüslerle gelip miting yapmaya başladılar. Çok şeyler söylediler bize, ama katlandık. Çünkü Menemenlilerin bu işte zerrece günahı olmadığını onlar da bilmiyordu."
Kaynaklar
Can Dündar Resmi Web Sitesi
Anadolu Dergisi
Derleyen Toplumsal
Yazar:
Manitu
Zamanı:
11:14
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, cinayet, linç
Vatan için mi? - Can Dündar
Değerli Can Dündar'ın yazılarını paylaşmamak olmaz. Toplumsal duyarlılık diyince aklıma gelen kişilerden birisi de Can Dündar'dır. Uzun yıllar daha kalemi elinden bırakmayacak, genç bir kalem olması çok sevindirici... Topluma için yazdıklarına teşekkürler...
Yazar:
Manitu
Zamanı:
10:55
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, cinayet, kültür, neden, toplumsal
