Yeni kuşakta tarih bilinci maalesef yok. Bu çok üzücü. Bu ülkede neler yaşandı bazı gençlerin hiçbir fikri yok bu konuda. Cumhuriyet Tarihi'ni, Kurtuluş Savaşı'nı bilmiyorsan bari yakın tarihini bil, merak et ne olduğunu. Duyarsız bir toplum geliyor, yolda!
12 Eylül darbesinin bilançosunu, her darbede darbeci kadronun "darbe bülteni" gibi yayın yapan bir gazetenin verdiği rakamlarla bilginize sunmak istiyorum (12 Eylül 2000, Cumhuriyet)
Gerçek bilançonun ne olduğunu tam olarak bilmediğimizi de eklemek zorundayım:
"TBMM kapatıldı,
Anayasa ortadan kaldırıldı,
Siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu
Ve mallarına el konuldu
650 bin kişi gözaltına alındı
1 milyon 683 bin kişi fişlendi
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı
7 bin kişi için idam cezası istendi
517 kişiye idam cezası verildi
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı
(18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı)
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı
98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı
388 bin kişiye pasaport verilmedi
30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı
30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü
171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi."
"937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi
47 hâkimin işine son verildi
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi
31 gazeteci cezaevine girdi
300 gazeteci saldırıya uğradı
3 gazeteci silahla öldürüldü
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı
13 büyük gazete için 303 dava açıldı
39 ton gazete ve dergi imha edildi
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü
14 kişi açlık grevinde öldü
16 kişi 'kaçarken' vuruldu
95 kişi 'çatışmada' öldü
73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi
43 kişinin 'intihar ettiği' bildirildi.
26 Ağustos 2007 Pazar
12 Eylul'un Bizden Goturdukleri
3 Temmuz 2007 Salı
Astegmen Kubilay Olayi - Menemen Olayi
KUBİLAY OLAYI...
Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı...
23 Aralık 1930
"Kubilay Olayı", Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.
Adı Mustafa Fehmi Kubilay.
Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep.
Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu.
Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni.
1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında.
Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü.
Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı,
"Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti.
Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.
Kubilay Olayı ile ilgili olarak, Atatürk'ün Silahlı Kuvvetlere mesajı, Genelkurmay Başkanı'nın mesajı, TBMM'de soru önergesi ve Başbakan İsmet İnönü'nün konuşması, Bakanlar Kurulu'nun sıkıyönetim ilanı kararı, Sıkıyönetim ilanının TBMM görüşmeleri, yargılamanın ilk günkü tutanakları, Savcılığın Esas Hakkındaki İddianamesi, Divanı Harp Kararnamesi, TBMM Adliye Encümeni Mazbatası ve TBMM Genel Kurul kararları, tam metin olarak yer almaktadır.
Aşağıdaki dökümanlara Belgenet.com bağlantısı yoluyla ulaşabilirsiniz.
- Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in orduya mesajı
- Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve 43 arkadaşının soru önergesi
- Başbakan İsmet Paşa ile Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Bey'in konuşmaları
- Bakanlar Kurulu'nun sıkıyönetim kararı
- TBMM'de sıkıyönetim ilanı görüşmeleri
- Sanıkların yargılanması (1) - Sanıkların kimlik bilgileri
- Sanıkların yargılanması (2) - İlk ifadeler
- Sanıkların yargılanması (3) - İlk ifadeler
- Sanıkların yargılanması (4) - İlk ifadeler
- Sanıkların yargılanması (5) - İlk ifadeler
- Esas Hakkındaki İddianame
- Divanı Harp Kararnamesi
- Kararların TBMM'ye sevki...
- TBMM Adalet Komisyonu Raporu ve TBMM kararı...
- Anadolu Ajansı haberi...
Menemen’de 23 Aralık 1930’da patlak veren Cumhuriyet karşıtı olayda yedek subaylığını yapmakta olan öğretmen Kubilay şeriat isteyenler tarafından öldürüldü.
Olayın elebaşısı “mehdi” olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) adında Nakşibendi tarikatına bağlı biriydi. 7 Aralık’ta 6 müridiyle (Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan) Manisa’dan yola çıkan Derviş Manisa’dan yola çıkan Derviş Mehmet, 23 Aralık sabahı, gün doğarken Menemen’e girdi. Belediye Meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle zikrederek şeriat ilan etmeye kalkıştı. Meydandaki kalabalığın bir bölümü çağrısına uymuş, bir bölümü ise seyirci kalmayı yeğlemişti. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden yedek subay Asteğmen Kubilay’ı hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdüler.
Olay, arkadan yetişen askeri birlikler tarafından şiddetle bastırıldı. Bu arada Derviş Mehmet de vuruldu. Kaçanlar yakalandı, ilişkisi olanlar hakkında hemen kovuşturma başlatıldı.
27 Aralık’ta, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Ordu Komutanı Fahrettin Paşa (Altay) İstanbul’a giderek Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e olay hakkında bilgi verdiler.
Mustafa Kemal Paşa, 28 Aralık’ta orduya gönderdiği başsağlığı mektubunda şöyle diyordu:
"Mürtecilerin (gericilerin) gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmaları bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir."31 Aralık 1930’da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği’ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı.
Olay 1 Ocak 1931’de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (KANSU) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM Gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra Sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.
7 Ocak 1931’de Çankaya’da, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında, Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kazım Paşa (Özalp), Sıkıyönetim Komutanı Fahrettin Paşa (Altay), İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Milli Savunma Bakanı Zekai Bey’in (Apaydın) katıldıkları bir toplantı yapıldı ve Menemen Olayı bütün yönleriyle ele alındı. Olayın gerici nitelikte, düzenli ve siyasi olduğu görüşüne varıldı.
Sıkıyönetim mahkemesi, 105 sanığı 15 Ocak 1931’de yargılamaya başladı. Duruşmalar, 25 Ocak’ta sona erdi ve 105 sanıktan 37’si için ölüm cezası verildi. 6’sının ölüm cezası yaş haddi nedeniyle 24 yıl “idama bedel hapis cezası”na çevrildi. Diğer sanıklardan 20’sine bir yıl, 14’üne üç yıl, 6’sına 15 yıl, birine 12,5 yıl hapis cezası verildi, 27 sanık beraat etti.
Karar, 31 Ocak 1931’de TBMM’ye sunuldu. Aynı gün Adalet Komisyonu’nda görüşüldü. Komisyon, 31 ölüm cezasından 28’ini onayladı. 2 kişinin ölüm cezasını 2 yıl hapis cezasına çevirdi. Bir kişinin cezası da, ölmesi nedeniyle kalktı. TBMM Genel Kurulu, 2 Şubat 1931’de cezaları onayladı.
Ölüm cezaları 3 Şubat 1931’de yerine getirildi.
Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931’de Manisa ve Balıkesir’den, 8 Mart 1931'de de Menemen’den kaldırıldı.
www.Belgenet.com
25 Haziran 2007 Pazartesi
Nesin Vakfi Cocuklari Buyuyor
Böylesi vakıfların sayısı artmadan Türkiye'de toplumsal kalkınma zor gerçekleşecek anlaşılan. Fakirin, yoksulun destekçisi olan vakıflar, okuyaman çocuklara, gençlere destek olan dernekler derken Türkiye'de büyük bir açık kapatılıyor farkında olmadan. Devlet her zaman yetişemiyor heryere. Özellikle devlette önemli yerlerde görev alan tecrübesiz, ilgisiz ve bilgisiz yöneticiler yüzünden toplumsan adımlar atılamamaktadır. Atatürk zamanında bu işlere çok özen göstermiştir. Atatürk toplumdaki ve devletteki her türlü gelişmeyi bizzat takip ederdi. Ne yazık ki Atatürk'ten bir tane vardı.
Nesin Vakfı Çocukları Büyüyor
Mynet Özel'in bu haftaki konuğu Nesin Vakfı yöneticisi Ali Nesin. Ali Nesin'le, baba Aziz Nesin'in kurduğu Nesin Vakfı'nı konuştuk. Kırk çocuğa hem barınma hem de eğitim imkânı veren Nesin Vakfı'nı bu hafta büyüteç altına aldık.
Öncelikle sizden Nesin Vakfı hakkında bilgi alabilir miyiz?
Ali Nesin: Vakıf 1972'de Aziz Nesin tarafından kuruldu. Vakıf Aziz Nesin'in kitaplarından alınan telif haklarıyla ayakta duruyordu. Aziz Nesin'in ölümüne kadar böyle oldu hatta ölümünden iki üç yıl sonra da bu böyle devam etti. Ama şimdi o telif hakları yetmiyor. Bunun iki nedeni var; birincisi, kitap satışları azaldı, ikincisi de harcamalarımız çoğaldı. Yani şimdi artık çok daha başka koşullarda yaşıyoruz. Koşullarımız düzeldi. 40 çocuğumuz ve 17 çalışanımız var. Binamız daha büyüdü.
Aslında kitap satışları azalmayabilirdi. TÜYAP'taki standlarda Aziz Nesin'in kitapları Yaşar Kemal ya da herhangi bir yazarın kitapları kadar satıyor. Tabii bir Ahmet Altan, Can Dündar ya da Orhan Pamuk kadar satmıyor. Ne yazık ki kitapçılar Aziz Nesin'in kitaplarını raflara kaldırıyorlar, ölmüş yazar diye. Halide Edip Adıvar'la aynı raflardalar örneğin. Kitaplar kitapçılarda okurun gözü önünde değil. Okurun gözü önünde olduğu zaman satıyor. Ama yine Vakfın gelirinin büyük bölümü Aziz Nesin'in kitaplarından karşılanıyor. Bunun yanında bağışlar ve gayrimenkul gelirlerimiz var. Aylık giderimiz 15 bin dolar civarında.
Vakıfta 40 çocuk bulunuyor. Bu çocuklara ne gibi eğitim imkânları sağlanıyor?
Ali Nesin: Her türlü... Seramik atölyesi, tiyatro salonu, spor salonu ve alanları, yüzme havuzu, kütüphane, resim atölyeleri, karanlık oda var. Müzik, piyano, şan dersleri, dershaneler, satranç, futbol, flüt, gitar... Yok yok. Çocuk istediği ve çalıştığı sürece elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Bir çocuk piyanoyla ilgilendi, şimdi dört piyanomuz var. Hemen hemen herkes piyano çalıyor, ama ikisi çok ciddi çalıyor. Biz çocuklardan hiçbir şeyi esirgemiyoruz. Eğitimin bir bedeli olduğunu biliyoruz, Milli Eğitim'in aksine... Ve biz bu bedeli ödemeye hazırız.
Çocukların vakıfa alınmasında herhangi bir kriter var mı?
Ali Nesin: Çok belli bir kuralımız, kriterimiz yok. Çocuğun küçük olmasına dikkat ediyoruz. Okula başlamamış olması bizim tercihimiz. Görünürde sağlıklı olması bizim için yeterlidir. Özellikle görünürde ruhsal sorunun olmaması gerekir, çünkü başa çıkamayabiliriz. Ve bu çocuk kendi başına ayakta durabilecek duruma geldiği zaman kendiliğinden vakıftan ayrılıyor. Yani biz çocukları kendi çocuğumuz gibi algılıyoruz. Hiçbir çocuğu, bu okuyamıyor, bu başaramıyor diye ayırmıyoruz, atmıyoruz.
Çocuklarımızın kendilerine güvenleri var. Yüksek sesle kimseden çekinmeden konuşabiliyorlar, doğru ya da yanlış fikirlerini beyan edebiliyorlar. Yürüyüşüyle, tavrıyla, yaşam biçimiyle kendine güvenli çocuklarımız. Vakıfta hiçbir yerde olamayacak bir özgürlük var. Otokontrol var belki ama baskı kesinlikle yok. Örneğin çocukların giyimine, saçına, sakalına karışmayız.
Vakıf içinde 40 çocuk... Problemlerin yaşandığı da oluyor mu?
Ali Nesin: Yaşanmaz olur mu? Bizim mesleğimiz problem çözmek. Tabi ki problem olacak. Bir çocuğa bakmak problem çözmek demektir. Kırkına bakmak gerçekten çok zor. Ama biz problemlerden yakınmıyoruz. Bizim işimiz bu.
Vakfın kapasitesinin 40 çocuk olduğunu söylediniz. Şu anda yeni bir çocuk getirseler alamaz mısınız?
Ali Nesin: Kapasitemiz yok ama reddetmek o kadar zor ki. Gözümle gördüğüm zaman hayır diyemiyorum. Ama internetten, mektupla, telefonla böyle bir teklif geldiğinde geri çeviriyorum. Siz de görseniz siz de hayır diyemezsiniz... Ya evinize alacaksınız ya da sokağa bırakacaksınız. Bu noktada artık karar vermiyorsunuz. Alıyorsunuz çocuğu, bırakamazsınız.
Sizin bir süre önce vakıftaki öğrenciler için özel okul açma çabalarınız vardı. Bu çalışmalar ne aşamada?
Ali Nesin: Türkiye'de özel okullar kâr etmiyor. Kâr etmediği gibi kendi kendilerine bile yetmiyorlar. Okulların arkasında ya bir dershane ya da bir fabrika oluyor. Bunlar, okulları finansal anlamda destekliyor. Tabi bu bizim için çok zor. Çatalca'da çok daha zor. Böyle bir projemiz vardı ama hiçbir destek gelmedi. Halktan çok az destek geldi, halk daha çok cami yapımına para veriyor. Okul projesini şimdilik askıya aldık. Şimdi onun yerine çiftlik yapıyoruz. Yedi ineğimiz var. 30-40 civarında koyun, yüzlerce tavuk, ördek, hindi, güvercin, tavşan... Çiftlik, üretime yönelik bir proje olacak. Yoğurdumuzu, kaymağımızı, reçelimizi, yağımızı, pastırmamızı, sucuğumuzu biz kendimiz yapıyoruz. Her şeyimizi kendimiz yapmaya çalışıyoruz. Sebzemizi kendimiz yetiştiriyoruz. Meyveler bahçeden... Hayvan sayımız çok çoğaldı. Arazimiz artık bize küçük geliyor. Yeni kurulacak çiftlikle Nesin Vakfı'nın yiyecek ihtiyacı sağlıklı ve ucuz bir şekilde temin edilecek. Çocukların sağlıklı yetişmelerini istiyorum.
Kâr edersek ne mutlu, ama ben Türkiye'de bu tür işlerde kâr edilmediğini biliyorum. Türkiye'de sadece paradan para kazanılıyor. Üretim, eğitim, kültür, sanat para getirmiyor. Bundan dolayı böyle bir rüyam yok. Öncelik çocuklara, sonra satış yapılacak. Türkiye'de en çok parayı gayrimenkul getiriyor. Ben de akıllı bir yönetici olduğum için gayrimenkule yatırım yaptım. Üçten başlamıştık şimdi 23 gayrimenkulumuz var, ev ve daire...
Babanızın ölümünden sonra mı 3'ten 23'e çıktı gayrimenkul sayısı?
Ali Nesin: Evet.
Çiftlik nerede olacak. Vakfa yakın bir yerde mi?
Ali Nesin: Evet vakfın 900 metre uzağında bir yerde olacak.
Vakıf bugüne kadar kaç çocuk yetiştirdi? Yetişen çocuklar şimdi nerelerde ve ne yapıyorlar?
Ali Nesin: Vakıf 72'de kuruldu ama 82'de faaliyete geçti. Babam başlangıçta dört çocuk aldı. Az çocukla başladı, sonra çocuk sayısı arttı. Şu anda maksimum seviyeye çıktık. Artık daha fazla almak istemiyoruz. Babamın planı 80 çocuk almaktı ama ben 40 çocukta kalmaktan yanayım. Çünkü hem o kadar paramız yok, hem de ne de olsa babamla aramızda bir kuşak farkı var. Her ne kadar ideallerimiz aynı olsa da, o ideallere ulaşmak için tercih ettiğimiz yollar ayrı. Babam olsaydı bir odaya dört çocuk koyardı. Ben her odaya bir çocuk koyuyorum. Çocukların kişisel alanlarının olmasını, o odayı özümsemelerini, odaya kendi kişiliklerini yansıtmalarını istiyorum. Yani çocukların özgür olmalarını istiyorum. Babam, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını, Kurtuluş Savaşı'nı yaşamış, başka bir kuşağın insanı. Başlangıçta koşullarımız bu kadar iyi olmadığı için, çocuklar gidiyordu, kaçıyorlardı. Annesi babası gelip alıyordu. 93'teki Sivas olaylarından sonra birçok anne baba, birçok hala, dayı çocuklarını aldılar. Korktular.
Ama artık çocuklar çok mutlular vakıfta. Onların mutluluğunu görmek bizim tek mükâfatımız.
Genel olarak bakıldığında eğitim nankördür. Ziraat gibi değildir. Bitkiye su verirsen, doğru koşulları sağlarsan büyüdüğünü görürsün. Eğitimde ise veriyorsun, veriyorsun, çok uzun süre sonra verdiklerini görüyorsun. Ayrıca sadece bir kişiyi eğitmiyorsunuz ki. Onun çocuklarını da, torunlarını da eğitiyorsunuz. Çünkü o da çocuklarını sizin verdiğiniz eğitime göre eğitiyor. Eğitmen olmak, çok idealist olmak ve kendinden sonrasını yaşamak demektir. Biz Nesin Vakfı'nda bunları yapıyoruz. Biliyoruz eğitimin ne kadar büyük bir emek ve bedel istediğini, ne büyük bir çaba gerektirdiğini. Ve verdiğimiz çabaların sonuçlarını göremeyeceğimizi biliyoruz.
Ama yine de çok çocuk yetişti. Kimi Türkiye'de, kimiyse dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor, çalışıyorlar. Ve torunlarımız var. Babam ne yazık ki torunlarını göremedi. 15-20 mezunumuz var. Şimdi halen doktora yapanlar, master yapanlar var. Çok çok başarılı çocuklar var.
Vakıf için ileriki hedefleriniz neler?
Ali Nesin: Benim tarihsel görevim herhalde Nesin Vakfı'nı yaşatmak. Ama sadece ben yaşarken yaşatmak değil. Benden sonra da yaşamasını sağlamak. Kurumsallaşmasını sağlamak. Şunun farkına vardım ki, eğer sağlam bir gelir kaynağınız yoksa kurumsallaşmanız mümkün değil. O zaman her şey bir kişinin çabasına bakıyor. Şu anda vakıf sadece bana bakıyor. Benim çabama bakıyor. Ben çaba göstermezsem olmuyor. O yüzden ben vakfın kişilerden bağımsız var olmasını istiyorum. Bunun için de gayrimenkule yatırım yapıyorum. 1995 yılında babamın ölümünden sonra Türkiye'ye geldiğimde, vakfı nasıl yaşatabilirim diye, benden sonra gelebilecek kötü yöneticilerin vakfa zarar vermesini nasıl önleyebilirim diye çok düşündüm. Hırsız yönetici bankada birikmiş paranı alır kaçar, ya da banka batar, beceriksiz yönetici başarılı bir işi batırır, ya da kriz batırır. Gayrimenkul aklıma geldi. Gayrimenkulden zarar etmek zordur. Elinizdedir her zaman. Ve hiçbir yönetici gayrimenkulleri satamaz, ya da en fazla bir iki tanesini satabilir, Vakıf malı satmak kolay değil neyseki... Altmış gayrimenkul alsam yaşarken, Nesin Vakfı sanata, kültüre, bağışa muhtaç olmadan kendi başına ayakta durur. Eğer böyle bir emin gelir olursa, o zaman vakıf kurumsallaşır ve bir kişinin emeğine bakmaz. Benim yaşarken amaçladığım bu.
Peki bundan sonraki aşamada ne yapılması gerekiyor?
Ali Nesin: Bundan sonraki aşamada, yalnız yaşayan, Nesin Vakfı'na güvenen, Nesin Vakfı'nın eğitim ilkeleriyle çelişmeyen, bizimle aynı düşüncede olan kişiler eğer miraslarını Nesin Vakfı'na bırakırlarsa çok makbule geçer. Bu kişiler bilsinler ki o gayrımenkuller sayesinde yüzlerce çocuk mutlu olacak ve okuyacak.
Bağışlar için hesap numaraları
Ziraat Çatalca 130 48907 TL
Ziraat Çatalca 130 280425 CHF
Ziraat Çatalca 130 280452 Eur
Ziraat Çatalca 130 280385 USD
Web sitesi: www.nesinvakfi.org
Özlem Ulueren soylesi@mynet.com Mynet Haber
22 Haziran 2007 Cuma
Savaşa Hayır!! No War!
The cranberries - Bosnia
Görüşümü belirtmek isterim,
hayat hiçte adil değil
biz kendi güvenli çevremizde yaşarken
dışarda bir sürü insan ölüyor
Bosna çok kötüydü,
Sarayevo Aklımı aldı(fikrimi değiştirdi)
Hepimiz Umutsuzca bağırdık(çığırdık),
ihtiyacımız olan sevgi burda değil
Hepimiz odalarımızda şarkılar söylüyorken Sarayevo başka bir mezar daha kazıyor
Sarayevo Sarayevo...
Bosna,çok kötüydü.
Eminim isteseydik bazı şeyler değişebilirdi
Çocuklar daha fazla korkmasın
Yataklarında bebekler var,
kafalarında da terör
Yaşam aşkı için sevin (yaşama isteği için sevin)
Azizler ne zaman yürüyüşe geçecek?
21 Haziran 2007 Perşembe
Derin Devlet ve Zararları Üzerine
Türkiye'de dengeler çok değişti. Koyu milliyetçilik ağır basmaya başladı. Bu sağduyunun kaybetmesi anlamına geliyor. Patlayan bombalar, şehit cenazeleri derken Doğu Sorunu alevleniyor.
Bütün bunların yanında ise derin devlet ilişkileri gündeme geldi yeniden. Şemdinli Olayları ve şimdi de Ümraniye vakası. İşler çok karışık, birileri bu vatanın altını oymaya çalışıyor. Recep Tayyip Erdoğan'a bu konuda katılmamak elde değil. Önce içerideki hainler görülmeli. Bittiler mi ki sınır ötesi harekat yapılsın..! İçeride tahrikte bulunanlar yüzünden bu ülke çok zarar gördü-görüyor. Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalar, Danıştay Saldırısı, Şemdinli Bomba Olayı ve bildiğimiz - bilmediğimiz daha neler neler....
Bugün Hasan Cemal'in köşesini okurken onun alıntı yaptığı ve dikkat çekmek istediği Zaman Gazetesi köşe yazarı Leyla İpekçi'nin bu konuda yazmış olduğu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ağzına ve kalemine sağlık Leyla Hanım.. Kim vatana hizmet adı altında zarar veriyorsa bilinmeli, teşir edilmeli. Ne zaman tam anlamıyla şeffaf olduk, o zaman huzur dolu bir ülke olduk demektir. Bu hasret bizim!
Türkiye'de kıyamet kopmalıydı...
Ümraniye'deki bir gecekonduda ele geçirilen gizli cephaneliğin Dink,
Pamuk, Mağden ve Şafak gibi yazarların davalarında çeşitli eylemler düzenleyen
emekli bir astsubaya ait olduğu ortaya çıktı ve kıyamet kopmadı.
Cumhuriyet mitinglerinde Türk bayrağı sallayarak, halkının bir kısmını
düşman ilan edenler arasında bulunan Kuvayı Milliye Derneği'nin kurucularından
olan bu kişi, Danıştay saldırısında adı geçen emekli yüzbaşının arkadaşı çıktı
ve yine olay olmadı.
Ele geçirilen bombaların Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla benzer
özellik taşıdığının ortaya çıkması da 'makul çoğunluk' tarafından bir vakıa
olarak ele alınmadı. Atabeyler çetesi, Sauna çetesi deşifre edildi, gizli
iktidarını sürdürenler açısından bir şey olmadı. Veli Küçük'ün adı hemen her
şaibenin arkasından yankılandı, Dink soruşturması kapsamında ele alındı, yine
bir şey olmadı. Olayların iç yüzü, rejimi koruyan kitlelerin ilgi alanına dahil
değildi.
Şemdinli'de kitapçıya bomba atanın bir asker olduğu, halk
tarafından kıskıvrak yakaladığında anlaşıldı ve yine kıyamet kopmadı. Davayı
araştıran savcının meslekten ihraç edilmesi çoktan unutuldu. Tıpkı Susurluk
skandalında uç veren derin devletin bir postmodern darbenin arkasına gizlenerek
iyice unutturulmuş olması gibi.
Cumhurbaşkanı adayının seçilmesi -bugüne dek sanki hep aynı tür bir
uzlaşmayla seçilmiş gibi- eski adaylardan daha fazla oy almasına rağmen bir
muhtırayla ve Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla engellendi. Ortaya çıkan
belirsizliğin tüm aktörleri sorgulanamadı. Seçimlere doğru artan terörü gerekçe
gösterip K.Irak'a girmemizi savunan resmî görevlilerin ABD'deki bir düşünce
kuruluşunun toplantısında ortaya çıkması her fırsatta Batı karşıtlığı yapanların
manşetine giremedi.
Ankara'da ve Manisa'daki şehit cenazelerine katılan hükümet üyelerine
saldırıp siyasi sloganlar atanların üye olduğu kurumlar arasında mitingleri
düzenleyen Atatürkçü Düşünce Derneği, İzmir Ülkü Ocakları, CHP İzmir Gençlik
Kolları olduğu tespit edildi. 'Cenaze tahrikçileri'nin şehir şehir gezdiği
belirlendi, protestocular arasında bazı kamu görevlilerinin ve devlet
memurlarının olduğu kaydedildi. Şehit kanlarının iç siyasete alet edilmesi hiç
dehşete düşürmedi K.Irak'ta belirsiz bir savaşa girmek için haykıranları.
Buldukları her yüksek tepeye bayrak dikmekte yarışanlar İzmir
Limanı'nın yabancı sermayeye satılmasını emperyalizmle savaş gerekçesi olarak
görüp gündemi işgal ederlerken asıl işgalin yanı başımızda sürdüğünü,
Ortadoğu'nun salt K.Irak'tan ibaret olmadığını görmediler.
Ahmet Kaya
tişörtü giydikleri için linç girişiminden son anda kurtulanları duyunca yer
yerinden oynamadığı gibi, bu linç kültürünü meşru hale getirircesine, halkı
'kitlesel refleks'e çağıran bir e-bildiri daha yayınlandı. E-bildirileri kaleme
alanların kullandığı 'bozuk Türkçe' güçlü ve tam bağımsız Türkiye isteyenleri
pek endişelendirmedi.
Bugün kitapçıların best seller raflarında Erdoğan çiftini ve Abdullah
Gül'ü Davut yıldızı içine alanlar karşısında zımni bir suskunluk oluştu. Her
vesileyle "Yahudi düşmanlığı yapılıyor" diye ayağa kalkanlar şimdi bu antisemit
uygulama karşısında ortalıkta görünmedikleri gibi, mitinglerde yabancı
azınlıklara karşı atılan sloganları da sorgulamadılar. Türklük yemini ederek
Türk kanı dışında bir başka kan taşıyanlara karşı silahlı örgüt kuranlar ile
miting düzenleyen dernekler arasındaki bağ pek sorgulanmadı.
Mitinglerini düzenleyen akademisyenlerden birinin intihal vakası
yüzünden üniversiteden uzaklaştırılmış olması, bir diğerinin kurduğu kanalın
sermayesinin tartışmalı oluşu, kapatılan Nokta dergisinin belgelediği gibi
çeşitli STK'ların TSK güdümlü olması şeriat korkusu nedeniyle meydanlara akın
edenlerin gündeminde bomba etkisi yaratmadı. Bu kitleler askerin siyasete
karışmasını çeşitli korkuları canlı tutulduğu sürece onaylamaya devam etti.
Bu ilgisizlik, duyarsızlık ve vicdansızlık yüzünden meşrulaşmıyor mu
zaten bu vesayet düzeni?
19 Haziran 2007, Salı - LEYLA İPEKÇİ
10 Mayıs 2007 Perşembe
'Lan' cinayeti - Millet nereye gidiyor..?
Yurduminsanı küçükten büyüğe büyük bir stress altında yaşıyor belli ki.. Ölmek ve öldürmek bu kadar bir olay haline geldi. Bu haberin yayınladığı tarihe yakın bir zamanda ise Ümraniye Alemdağ Caddesi'nde bir adam bir grup tarafından gün ortasında yere yatırılıp, başına bir kurşun sıkılarak infaz edildi. Sebebinin namus konusuna dayandığı söyleniyor ama ne olursa olsun bu şekil bir Cinayeti savunamayız. Burası hukuk devleti olmaktan çıkar, yoksa çıkıyor mu? Ve sadece bu mu? Hayır! Aynı gün bir adliye önünde bir insan vuruldu herkesin gözleri önünde. Ne ilk ne de son! "Alıştığımız manzaralar mı?" yoksa "Bunlara alışmalı mıyız?" diyelim. Giderek artan stress ile beraber iyiden iyiye bir suç toplumu oluyoruz anlaşılan.
Beykoz'daki parkta arkadaşı Ali Gürbüz ile oturan Uğur Çatlak (20) adlı genç, yanına yaklaşan ve "Uğur kim lan?" diye soran kişilerle aralarında çıkan tartışma sonucu bıçaklanarak öldürüldü.
Gürbüz'ü de tartaklayan zanlılar kaçtı. Tartışmanın, Çatlak'ın, bıçaklı kişilerin 'lan' diye hitap etmelerine karşılık "Uğur benim lan, ne var?" diyerek karşılık vermesi sonucu çıktığı öğrenildi.
Ağabeyi Şenol Çatlak ise kardeşinin isim benzerliği yüzünden öldürüldüğünü öne sürdü. Alınan bilgiye göre, Dudullu'daki bir tornacıda çalışan Çatlak ile Gürbüz, önceki gece Orhan Veli Kanık Parkı'nda oturdular. O sırada yanlarına yaklaşan dört kişi, 'Uğur kim lan?' diye bağırdı. Bunun üzerine ayağa kalkan Çatlak, kendilerine 'lan' diye hitap eden kişilere yönelerek 'Benim lan' diye karşılık verdi. Zanlılar, bunun üzerine Çatlak ile Gürbüz'e saldırdılar. Saldırganlardan birinin elindeki bıçağı rastgele sallaması sonucu göğsüne darbe alan Çatlak ağır şekilde yaralandı. Çatlak, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Polis, eşkâli alınan saldırganların yakalanması için araştırma başlattı.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:23
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: cinayet, eğitim, insan, kavga, kültür, linç, neden, suç toplumu
5 Mayıs 2007 Cumartesi
Trafik ve Topluma Etkileri - STRESS
Trafik bizim toplumumuzda ciddi bir sıkıntıdır. Konumuz sanıldığı gibi trafik kazaları değil. Kazaların önüne zaten geçemiyoruz. Bunun için köklü bir eğitim veya sürücülerimizin hız keyfini emniyette yaşamaları için yayla gibi yollar yapmak gerekiyor!
Konumuz trafiğin insanımız üzerinde yarattığı baskı. Trafik kazaları bir yana araç trafiğinin yarattığı stres bile bir çok insanın yaralanmasına ve ölmesine neden olabiliyor. Şöyle ki; insanlar o kadar gergin ve tahammülsüz oluyorlar ki basit bir "yol hakkı tartışması" bile ölümlerle sonuçlanıyor.
Daha bir kaç ay önce okuduğum bir haber canımı fazlasıyla sıktı. Bu ülke insanına olan inancımı sarstı diyebilirim :(
Bir aile arabasıyla giderken diğer bir araba ile yol verme konusunda anlaşamıyorlar. İki adam (bunlara adam denirse tabi) ailenin yolunu kesiyorlar ve genç babayı ve abisini iyiden iyiye dövüyorlar. Bu dövme faslı ise annenin gözleri önünde oluyor. Bu da yetmezmiş gibi hızını alamayan magandalar iki kardeşi soğuk ve akıntılı boğaza atıyorlar. Böyle bir eşkıyalık için yorum yapamıyorum. Bu insanlara ne yapmalı ki içlerindeki pisliği söküp atmalı..Bu haber diğer bir çok haber gibi beni sarstı. Evet Türkiye'de güzel şeyler de oluyor belki ama böyle berbat olaylar yüzünden o güzelliklerin hiçbir anlamı kalmıyor. Boğulan iki kardeşin ailesi gibi nice aileler dağılıyor, yıkılıyor çeşitli nedenlerden. Güvensiz bir toplum olmaya başladık. Artık kimse kimseye güvenemiyor. Yanınıza oturup sohbet etmek isteyen birini bile yanlış anlıyoruz. İyice paranoyak bir toplum olduk, oluyoruz. İnsanımızın içindeki potansiyel öfke yine bizim insanımız için en büyük tehlike durumunda. İnsanlar birbilerine bırakın yol vermeyi, yol haklarını ellerinden alıyorlar. Ve karşı taraf bir tepki mi verdi..? Aman aman..! Yazık oldu o adama. Var gücüyle tepesine biniyor o insanın. Bu insan bayan olsun bay olsun fark eder mi? Etmez. Bayan şoförlerin dövüldüğünü de çok iyi hatırlıyoruz. "Bu nasıl insanlık", "insanlık ölmüş" gibi sözler artık sıkça dökülüyor ağızlarımızdan... :(
Şimdi de bu haberi vereyim;
Sarıyer sahil yolunda tartıştıkları iki kardeşi dövüp Boğaz'ın dondurucu sularına atarak öldüren iki magandanın darp, fuhuş gibi suçlardan 10 ayrı sabıkası var.
***
***
Yazar:
Manitu
Zamanı:
10:16
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: cinayet, eğitim, insani kirlilik, kavga, kültür, linç, problem, suç toplumu, toplumsal
21 Nisan 2007 Cumartesi
Devrim Şehidi Kubilay - Menemen Olayı
Kubilay Olayı, diğer ismi ile Menemen olayı sadece bir olay olarak görülüyor. Bir çok kişi bu önemli vakanın sadece isminden haberdar. İsmini bilmeyenler ise cabası.
Menemen Olayı (23 Aralık 1930) henüz yeni olan Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük tehlike içerdiğini en başta Atatürk görmüştür. Menemen olayının son tanıkları bugün konuştuklarında çarpıcı olaylar anlatıyorlar. Bunlardan en dikkat çekeni Atatürk'ün Menemen'deki bu irtica faaliyeti sonrası ne zaman İzmir tarafına gelse çok sevdiği İzmir'in bir kenti olan Menemen'e uğramadan yanından geçtiğidir. Bunu anlatan o yıllarda çocuk olan bir tanıktır. Can Dündar'ın Kubilay Olayı yıldönümünde yaptığı ropörtajlarda o günü bizzat yaşayanlar o günü anlatıyorlar.
Yine başka bir kaynağa göre Asteğmen Kubilay Olayı Şeyh Sait isyanından sonraki ikinci büyük gericilik isyanıdır. Cumhuriyet'in gördüğü en önemli olaylardandır. Eğer zamanında bu bastırılamamış olsaydı yurt genelinde irtica hortlayabilir, bitmek bilmemiş Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları güçlenebilirdi. Bu önemli olayda Kubilay devrim şehidi olarak simge olmuştur.
Asteğmen Hasan Fehmi Kubilay - Menemen Olayı Devrim Şehidi
Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında. Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü. Olaylara müdahele etmek isteyen iki bekçi de katledildi. Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı, "Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.
MENEMEN OLAYI
Derviş Mehmet isminde bir yobaz ve altı silahlı arkadaşı 23 Aralık 1930 günü Menemen'e gelmişler ve camiye girerek üzerinde dini ibareler yazılı bir bayrakla, camide bulunanları ve merakla cami önüne toplananları, kendileriyle birlik olmaya davet etmişlerdir.
Derviş Mehmet halka hitap ederek; "Ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim" diye bağırmıştır. Gösteriler ve tekbirlerle dini ibareler bulunan bayrağı Hükümet Konağı önündeki meydana dikmişlerdir.
Toplanan halkı dağıtıp bu yobazları yakalamaya, mesleği öğretmenlik olan Yedek Asteğmen Kubilay Bey'in askeri müfrezesi görevlendirilmiştir. Kubilay Bey, şakilere nasihatta bulunarak; yaptıklarının hatalı, sakıncalı ve kötü bir şey olduğunu belirterek vazgeçmelerini ve dağılmalarını söylemiştir. Şakiler buna mavzer kurşunu ile cevap vermişlerdir. Kubilay Bey kendisini korumak için tabancasını çekmiş ise de, bir kurşunla yaralanarak yere düşmüş ve gözleri dönmüş canilerden biri, yaralı Kubilay Bey'in üstüne atılarak boğazından kesip başını gövdesinden ayırmıştır. Bu arada iki mahalle bekçisini de şehit etmişlerdir.
Olay yerine yetişen askeri birlik ve jandarmalar şakilerin teslim olmalarını istemiştir. Bu isteği reddeden yobazlar ateşle karşılık vermişlerdir. Çatışma sonucu Derviş Mehmet ve iki arkadaşı vurularak, ikisi de yaralı ele geçirilmiştir. Diğer ikisi de iki gün sonra yakalanmıştır. Araştırma sonucu; olayın bölgesel bir nitelik taşımadığı, organize bir şebekenin düzenlediği, Cumhuriyet'i yıkmak amacını güden irticai ve siyasi bir hareket olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Hükümet, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir illerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan etmiştir. Yakalananlar muhakemeleri sonunda ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Atatürk'ün orduya mesajı... 28 Aralık 1930 23 Aralık 1930 Salı günü meydana gelen olay üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 28 Aralık’ta orduya başsağlığı mesajı yayınladı. İçişleri
Bakanı Şükrü Bey (Kaya) ile Ordu Komutanı Fahrettin Paşa (Altay), 27 Aralık’ta, İstanbul’a giderek Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e olay hakkında bilgi verdiler. Mustafa Kemal Atatürk, 28 Aralık’ta orduya başsağlığı mesajı yayınladı. Atatürk mesajında," Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kublay Bey, temiz kanı ile cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır" dedi. Atatürk, "Mürtecilerin (gericilerin) gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise" olduğunu belirtti. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da aynı tarihte yayımladığı bir tamim ile Atatürk'ün mesajını orduya tebliğ etti.
Kubilay anılıyor / 23.12.2005 - Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ”Menemen Olayı”nı “Cumhuriyete başkaldırı” olarak nitelendirerek, ”Kubilay'ı acımasızca katledenlerin temsil ettikleri zihniyetin ve günümüzdeki uzantılarının çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir” dedi.
Sezer, Kubilay'ın şehit edilişinin 75. yılı dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre, Sezer, Yüce Atatürk'ün önderliğinde kurulan cumhuriyetin, karanlıktan aydınlığa, dogmalardan bilimselliği ve akılcılığa, bağnazlıktan çağdaşlığa, imparatorluktan ulus devlete ve kulluktan yurttaşlığa geçişin simgesi olduğunu kaydetti. Türk ulusunun, cumhuriyetin ilanı ile dünyadaki saygın yerini aldığını, din, inanç, etnik köken ayrımı olmaksızın tüm yurttaşlarıyla, birlik içinde aydınlık yarınlara yöneldiğini ifade eden Sezer, din ve devlet işlerinin ayrılarak, kutsal din duygularının siyasal amaçlarla kötüye kullanılmasının önlenmesinin, cumhuriyet yönetiminin temel yaklaşımlarından biri olduğunu ifade etti.
Sezer, Türkiye Cumhuriyeti'nin, bir yandan uygar dünyayla bütünleşme yolunda ilerlerken, öte yandan cumhuriyetin dayandığı değerler sistemine yönelen tehditlere, Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen çevrelere karşı da kararlı bir savaşım vermek durumunda kaldığını kaydetti.
Sezer, şöyle devam etti: “23 Aralık 1930 günü Menemen'de bir grup gericinin gerçekleştirdiği eylem, cumhuriyet karşıtlarının çirkin yüzlerini göstermesi yönünden ibretle anımsanması gereken bir olaydır. Cumhuriyete başkaldırı niteliğindeki Menemen olayı, tarihimizdeki en acı olaylardan biridir. Menemen'de asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay'ı acımasızca katledenlerin temsil ettikleri zihniyetin ve günümüzdeki uzantılarının çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Menemen'de şehit olan Mustafa Fehmi Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağnazlığa ve karanlık düşüncelere karşı başlattığı savaşımın simgesi olmuş, cumhuriyete sahip çıkılması uğrunda canını ortaya koyarak yurttaşlarımızın gönlünde ölümsüzleşmiştir. Kubilay, onurlu girişimiyle cumhuriyetin tüm kazanımlarıyla korunacağının en somut örneği olarak tarihimizdeki saygın yerini almıştır.”
Kubilay'ın şehit edilmesinin, ülkenin her köşesinde kınandığını, yurttaşların cumhuriyete bağlılıklarını ve inançlarını güçlendirdiğini ifade eden Sezer, şunları kaydetti: “Bağnaz düşüncelerin birey, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olmalı, Türkiye Cumhuriyeti'nin hedeflerini gerçekleştirmesi yolunda ilerici atılımları ilk günkü bilinçle sürdürmeliyiz. Cumhuriyetin felsefesi, Atatürk ilke ve devrimleri için tehdit oluşturan düşünce ve girişimler, Türk ulusunun duyarlılığı ve sağduyusu ile kurumlarımızın kararlılığı sayesinde hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaklardır.Türk ulusunun Yüce Atatürk'ün aydınlattığı yolda ilerleyeceğinden, cumhuriyetimize, ulusal değerlerimize bağlılığını her koşulda göstereceğinden kuşku duyulmamalıdır.” Sezer, Mustafa Fehmi Kubilay'ı şehit edilişinin 75. yıldönümünde saygıyla andığını belirtti.
Dündar'ın sitesinden Genelkurmayın "Arşiv Belgeleriyle Menemen Olayı" (Word dosyası şeklinde): İNDİR
Can Dündar'ın sayfasında resmi belgelere ulaşabilirsiniz. Bu belgelerde olay yerinde tutulan doktor zaptı da yer almaktadır. Arşiv belgelerine ve olayın tanıklarına Can Dündar sayesinde ulaşabiliyoruz.
Can Dündar'ın 24 Aralık 2005 tarihli yazısı:
Menemen belgeleri ve tanıkları...
10 yıl önce, "Gölgedekiler" belgesel serisinin çekimi için gittim Menemen'e...Tarihin gölgede kalmış şahsiyetlerini inceliyorduk.O bölümde konumuz, Fethi Okyar'dı...Fethi Bey, 1930 yazında Paris büyükelçisiyken tatil için Türkiye'ye gelmiş, Atatürk'ü görmeye Yalova'ya gitmişti.Gazi, o günlerde henüz 7 yaşındaki Cumhuriyet'in içine düştüğü ekonomik bunalımın derdindeydi. Geçen 7 yıla Cumhuriyet, laiklik, şapka kanunu, harf değişikliği, medeni kanun, Şark isyanı sığmış, zihinler allak bullak olmuştu.
Yalova'da çocukluk arkadaşı Okyar'a bir muhalif parti kurmasını teklif etti. Türkiye'nin Batı'daki "Tek adam diktatörlüğü" görüntüsünü silmek istiyordu."Serbest Fırka", fikren o gece kuruldu.99 günlük maceraParti kurulur kurulmaz huzursuz kitleler Fethi Bey'e yöneldi. Hiç istemeden girdiği siyaset oyunu, onu başrole sürüklüyordu.Kuruluştan 3 hafta sonraki İzmir mitingi görkemli geçti. Parti, çok partili ilk yerel seçimde büyük başarı elde etti.Bu, muhtemelen Gazi'nin dahi beklemediği bir ihtimaldi.
Ata, devrimlerin tehlikeye gireceğini sezince tarafsız Cumhurbaşkanı statüsünü terk edip CHP'ye sahip çıktı.Fethi Bey, kuruluşundan 99 gün sonra, 17 Kasım 1930'da Serbest Fırka'yı feshetmek zorunda kaldı.Gazi ise halkın tepkisini yoklamak üzere bir yurt gezisine çıktı.Nakşi MehdiKubilay'ın katli, işte tam o gergin döneme rastlar.
Dün, Kubilay'ın törenlerle anıldığı Menemen'i anlamak için dönemin psikolojisini bilmekte yarar vardır.Çekim için Menemen'e gittiğimizde olayın son tanıkları henüz hayattaydı. Onları bulup konuşturduk. Olayın Menemen'le hiç ilgisi olmadığını anlatmakla geçmişti hayatları... Kubilay'a kıyanlar Menemenli değildi çünkü...Bir Nakşi şeyhinin müridi olan 6 esrarkeşti bunlar...Bağ budama mevsimi Manisa'dan Menemen'e gelip sabah namazına dek esrar çekmiş, bıçak bilemişlerdi.Sabah ezanı okununca Giritli Mehmet "Mehdi"liğini ilan etmiş, yeşil sancağı mihraptan kaptığı gibi meydana çıkıp bağırmıştı:"Müslüman'ım diyen sancağımızın altında toplansın!""Şeriat istiyoruz"Orada iki bekçiyi şehit ettiler.
Kızıyla görüştüğümüz Posta Müdürü Hüseyin Sabri, hemen durumu Alay'a bildirdi ve az sonra 24 yaşındaki asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay bir manga askerle çıkageldi.Sonrasını tanıklardan dinledik:Kubilay'ın "Ne istiyorsunuz" diye göstericilerin üstüne yürümesini, "Şeriat istiyoruz" cevabını tokatla karşılamasını, Meczuplardan birinin tüfeğinden çıkan kurşunla yaralanmasını, Yaralı olarak sığındığı cami avlusunda isyancılarca yakalanmasını,Bağ bıçağıyla boğazının kesilmesini...Kesik başın yeşil sancağın tepesine dikilmesini...
Kitle psikolojisinin devreye girmesini...Olup biteni seyreden ahalinin, (ne kadarı korkudan, ne kadarı sempatiden bilinmez) alkışlarla kesik başlı sancağın peşine düşmesini...Ve meydana yerleştirilen mitralyöz ateşiyle isyancıların öldürülmesini...28 idamSonrası malum:Atatürk'ün "Bundan bütün Menemen sorumludur. Bunun cezasını sadece hainler değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir" diyerek Menemen'i "Lanetlenmiş şehir" ilan etmesinden, hatta boşaltılıp ibret için yakılmasını düşünmesinden sonra bölgede sıkıyönetim ilan edildi. Zafer ilkokulu askeri mahkeme haline getirildi.
General Mustafa Muğlalı'nın yönettiği Divan-ı Harp mahkemesinde 144 Menemenli yargılandı.1 numaralı sanık, İstanbul'dan sedyeyle getirilen 90 yaşındaki Nakşi Şeyhi Esat Efendi'ydi. Duruşmalar sırasında hastanede öldü.Mahkeme 2 haftada bitti.37 idam çıktı. İsyancılara sigara satan, ip veren, alkış tutanlar idama mahkûm olmuştu.9 hükümlü yaşları küçük olduğu için affedildi.28'i Menemen meydanında idam edildi.Ve Meclis'te fatura, Fethi Bey'e kesildi.Çünkü Menemen'de yerel seçimi Serbest Fırka kazanmıştı."Menemen'in son tanıklar"ı yarın konuşacak.Ve dilerim bu tanıklıklarla, tarihimizin bu çok önemli sayfası biraz daha aydınlanacak.
* * * * *
Can Dündar'ın 25 Aralık 2005 tarihli yazısı:
Menemen'in son tanıkları anlatıyor:
"'70 bin Arap geliyor' dediler. Korktuk. Alkışladık"
Menemen'de Kubilay'ın katledilişine tanıklık edenlerle 10 yıl önce bir belgesel için görüşmüştüm. Belgeselde kısaca yer verebildiğimiz bu tanıklıkları bugün, Kubilay'ın katledilişinin 75'inci yılında ilk kez yayımlıyoruz
SAMİ ÖZYILMAZ
"Kubilay 'Hücum' dese hepsi süngünün ucunda kalırdı"Eniştem bakkaldı. Sabah dükkanı açmış. 'Menemen'in etrafını 70 bin Arap'ın çevirdiğini' duymuş. Eniştem 'Gel dükkanı kapatalım' diye beni kaldırdı. Dükkanı kapattık. O eve gitti. Ben Hükümet'in (Vilayet'in) önüne gittim. 6-7 kişi vardı orada... Normal adamlardı, kafaları kasketli, omuzlarında çanta var. Birinin eli silahlı... Ellerinde bir bayrak... Musabey köyünün Çarşı Camii'nden almışlar sabah namazında... 'Öğlene kadar o bayrağın altından geçen geçecek, geçmeyen kılıçtan geçecek' diyorlarmış.
Millet etraflarını çevirmiş. Ben köşeden onlara bakıyorum. Epey durdular. Hükümet tarafından ya da büyüklerden kaymakam, hoca falan gelse, sivillere 'Yakalayın bu adamları' dese, yakalarlardı. Ondan sonra telefon ettiler Alay'a... Bir manga asker geldi karşı sokaktan... Asker süngüyü taktı. Siviller açıldı. Orada Kubilay askere süngüyü taktıktan sonra 'Hücum' dese, hepsi süngünün ucunda kalacaktı. Bir silah patladı. Bir tek el ateş edildi. Kubilay ayağından vuruldu. Asker geri kaçtı. Millet kaçıştı. Kubilay önce Hükümet'e giriyor, kapılar kapalı. Oradan geri, camiye dönüyor, cami avlusundaki taşın dibinde düşüyor. Bunlar da gidip başını kesiyorlar. Sonra askere telefon ediyorlar Hükümet'ten...
Asker geliyor. Kahveden onlara makineleri tüfeklerle ateş ediyor. Hepsi esrarkeşmiş zaten. Asker hepsini vurdu, yalnız bir tanesi kaçtı, onu gördüm. Sonra bütün cesetleri topladılar oraya... Halk toplandı, jandarmalar, subaylar geldi, ölülerin torbalarından esrar çıktı, parça parça... Ben de esrarı ilk orada gördüm. Cesetleri kamyonlarla götürdüler. Sonra sıkıyönetim oldu. Kaçan adamı bulmak için haftalarca nöbet tuttuk. Evleri aradılar tek tek... Manisa'da bulundu. Bir oduncunun ekmek torbasını almış. Oduncu da ihbar etmiş, yakalanmış orada... 28-29 gün sonra...
Mahkemeye getirdiler. Adama bizi gösterip 'Bunlardan kimse var mıydı?' diye sordular. O da bakıp 'Bu vardı', 'Bu yoktu' diyordu. 'Var' dese yandın. Ben şofördüm. Mahkemenin emrinde akşam iki araba nöbet bekliyorduk. Adam kimin ismini söylediyse 'Getirin' diye telefon ediyorlardı. Getiriyorduk, içeride mahkeme ediyorlardı.Onların asılacağı gün, nöbet yine bendeydi. Korkudan otomobilin dışına çıkmıyordum. Hep seyrettik, üzüldük. Hükümet'in altında Birincieller'in evi var, önce onu astılar: Manisalı Hocazade Ahmet Efendi... Astıktan sonra önüne ismini asıyorlar. Ondan sonra geldik akasyaların altında birini astılar. Sonra Ali Efendi'yi tütün satılan barakanın yanında astılar. Adamlara mecburen cigara satan Molla Osman'ı astılar. O çok bağırdı asılırken 'Kurtarın' diye, askerler vaziyet aldı. Ondan sonra sırayla asıldı, asıldı, ta çarşının içine kadar hepsini gördüm.Kamyonlarla atıp mezara götürdüler öğlene kadar...
Bence asılanlar içinde suçlu olan yoktu. 6-7 tane sarhoşun işi... Bunlar içinde Menemen'den bir Gazozcu Abbas vardı, bir de Kubilay'ın kafasını bayrağa asmakta kullandıkları urganı elinden aldıkları çocuk...Olaydan sonra bizi caminin önünde topladılar. Sivil birkaç kişi vardı, bir de alay komutanı paşa... Orada gözlüklü bir sivil "Menemen'i toprak halinde (yerle bir) görseydim, iftihar ederdim" dedi. Bunlar gelmeden Menemen'de gericilik yoktu. Ama parti meselesi vardı. Serbest Fırka kazanmıştı. Onun intikamı mı, bilmem. Bildiğim şu ki Menemen'in bu işte hiçbir suçu yok. Zaten içlerinde Menemenli de yok."
* * *
SABAHAT ERKAL
"Atatürk geçerken pencereyi açmazdı"Babam Sabri Bey, Seferihisar'dan Menemen'e posta müdürü olarak atandı. İlkokulu bitirince 14 yaşında postanede çalışmaya başladım. Kubilay okulunun karşısındaki bir Rum evinde oturuyorduk. Menemen mutaassıp küçük bir kasabaydı. Biraz gericiliği vardı.
Mesela şapkaya karşı çok düşmanlık vardı. 'Şapkayı gavurlar giyiyor, biz nasıl giyeriz?' derlerdi.O gün babam sabah 5'te postaneye gitmiş. Kahvenin önünde 6 kişinin hu çektiğini görmüş. Bunlar esrarkeşmiş, içip içip köylerden silah bıçak topluyorlar, şehre girince 'Biz mehdiyiz. Arkamızda 70 bin kişi var, Müslümansanız bu bayrağın altından geçin, yoksa kurtulamazsınız' falan diyorlarmış. Babam Kaymakam'ın evine gidip durumu anlatmış. Alay Kumandanı'na gitmişler. Kumandan, hemen 'Cephane alın ve Hükümet meydanına gidin' diye emir vermiş. Kubilay'ı görevlendirmişler.
Kubilay bir manga askerle meydana gitmiş. Gençlikten olsa gerek, hemen 'Ne istiyorsunuz?' diye birinin yakasına yapışmış. Fakat içlerinden biri silahı ateşleyince Kubilay ayağından vurulmuş. Askerler de ellerinde süngü olduğu halde kaçmışlar. Kubilay sürüne sürüne yakındaki camiye kaçmış, musalla taşına yaklaştığı sırada Mehmet'lerden birisi (bunlar dört Mehmet, iki Zeki idi) gidip bağ bıçağıyla kafasını kesmiş. Civardaki dükkanlardan sopa, ip istemişler. Kafayı sopanın ucuna asmışlar. 'Biz mehdiyiz' deyince halk da inanmış.
Biz pencereden seyrediyorduk, geçenler kaçışırken 'Kafayı değneğin ucuna takmışlar, gözlerini açıp kapatıyor' diyordu, çok fena oluyorduk. Böyle bir kargaşa... O sırada babam geldi eve, anneme 'Kadriye, siz hemen ev sahibinin evine geçin, memur ailelerine karşı bir hareket var' dedi. Bu arada iki bekçi de vurulmuştu. Kubilay'ın cenazesinde onlar da vardı arkada...Adamlar, 'Arkamızda 70 bin kişi var' dediğinden çalılar, bağlar, her yer arandı. Hatta komutan tepelere toplar, tüfekler yerleştirdi. Şimdiki Kubilay İlkokulu'na kurulan Divan-ı Harp mahkemesinde ben şahitlerin ifadesini yazıyordum. Köyden gelen adamlara, hocalara 'Allahınız kim?' diye soruyorlardı. Onlar da 'İstanbul'da Esat Hoca' diyordu. Mehdi diye bunlara tapmışlar.Esat Hoca'yı İstanbul'dan sedyeyle getirdiler. 90 yaşındaydı, eceliyle ölür diye asmadılar. Zaten çok yaşamadı, öldü.
İdam edilecekleri gün babam dışarı çıkmadı, bizi de çıkarmadı. İbret için ortalığa asmışlar. Asılanlar içinde adamlara sigara, kazma, ip verenler de vardı. Babama durumu haber verdiği için İçişleri Bakanlığı takdirname verdi. Maaşına zam yapıldı. Sonradan duyduk ki, Atatürk Manisa, Menemen çevresinden trenle geçerken penceresini bile açmazmış. Biz istasyona giderdik onu görelim diye, göremezdik."
* * *
MUSTAFA ŞENGÖNÜL
Ben Menemen'de marangoz çırağıydım. Dükkanı açmaya gittim. Karşımda uncu Mehmet Efendi vardı. Belediye Meclis üyesiydi. Bana 'Dükkanı açma, eve git. Çarşıda bir karışıklık var' dedi. 'İzmir'den 70 bin kişi harekete geçti. Burayı işgal edeceklermiş' diye duyduk. Ben dükkanı açmadan döndüm. Ama sonra meraktan geri gittim. Köşeden baktım, direğin etrafında 7-8 kişinin döndüğünü gördüm. Menemenli değillerdi. Bazısı sakallı. Aralarında genç olanlar da vardı. Bozalan'da kazandıkları parayla esrar alıp içmişler diye duyduk sonradan... Ellerinde silah vardı.Bekçi Hasan'ı kafasından vurdular. Yere düştü. O zaman millet kaçtı. O ara Kubilay alaydan bir manga askerle gelmiş. Ben Kubilay'ı tanıyordum. Bizim mahallede otururdu, yüksekte, Dermandağı'nda ev tuttuydu, gidip dönerken bizim evin önünden geçerdi. Uzun boyluydu.
Kubilay askeri yolun kenarına bırakmış, adamların yanına gitmiş.'Ne yapıyorsunuz burada?' diye sormuş. Adamlardan birine tokat atmış. Bunun üzerine ateş etmişler Kubilay'a, yaralanıp yere düşmüş. Silah patlayınca asker kaçmış. Cephanesizmiş. Kubilay sürüne sürüne cami avlusuna girmiş. Arkadan gelip kafasını kesmişler. Ben kanları gördüm sonradan... Karşıda eskici Kamil vardı ondan ip alıp kafasını bayrağın üstüne bağlamışlar.
Fabrikada çalışan bir Musevi vardı, oradan geçerken 'Sen de bayrağın altından geç' dediler. Bayrağın altından onu da geçirdiler. Karşıda Molla Osman'ın çalıştığı bir büfe vardı, ondan sigara aldılar. Sonra ahaliye mecburi alkış yaptırdılar. Millet '70 bin kişi geliyor' korkusundan yaptı. Hepimiz korktuk. Meğer adamlar sarhoşken böyle demişler, hepsi yalanmış. Ordu, haber alınca geldi. Kahvenin oraya mitralyözü koydular, bunlara ateş ettiler, kimi yaralandı, kimi öldü. Manisalı genç olan, mezbahanın oradan kaçtı. Sonra sokağa çıkma yasağı kondu. Şimdiki Kubilay okulunun orada mahkeme oldu. Her gün benim dükkanın önünden geçiyorlardı. 4-5 jandarma bir kişiyi götürüyordu. Elleri kelepçeliydi. Sakalları uzamıştı.İstanbul'dan bir şeyh geldi, o da mahkemelik oldu. Bunların asılacağı gece 'Yarın hepimiz asılıyoruz' demiş, kendisi de o gece mahpusta ölmüş. Ben hepsinin asıldığını gördüm. Sabah geldiğimde caminin yanından Kabak Pazarı'na kadar 8-10 kişi vardı. İstasyonda 7 kişi vardı. Tren yolunda böyle boydan boya asılmışlardı. Kamil de istasyonda asılmıştı. Önlerinde bir kağıt vardı, ne suçu olduğu yazılıydı.
Manisalı bir çocuk, Kubbeli bakkalın önünde asılmıştı. Suçsuz olanlar da asıldı. 'Neden sigara verdin?', 'Neden ip verdin?' diye Kamil'le Molla Osman'ı astılar. Halbuki Menemen içinden o hadiseye karışan kimse yoktu. Sonradan bir emir gelmiş 'Menemen'i yakın' diye. Onu duydum. Korktuk tabii... Manisa'dan her sene otobüslerle gelip miting yapmaya başladılar. Çok şeyler söylediler bize, ama katlandık. Çünkü Menemenlilerin bu işte zerrece günahı olmadığını onlar da bilmiyordu."
Kaynaklar
Can Dündar Resmi Web Sitesi
Anadolu Dergisi
Derleyen Toplumsal
Yazar:
Manitu
Zamanı:
11:14
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: Can Dündar, cinayet, linç
17 Nisan 2007 Salı
Tahtakale'de Bir Linç Olayı
Sene 1999, yer Tahtakale.. Bir arkadaşım ile telefon almak için meşhur Eminönü 'ndeki ikinci el elektronik eşya alınıp satılan Tahtakale'ye gittik. Satıcılar zaten nereden geldiği bilinmeyen telefonları ve diğer elektronik eşyaları satmaktaydılar. Bazıları karşısındaki insanı dövecek gibi bakıyorlardı... İnsanı tedirgin eden bir ortam vardı..
Tam bu anda bir kargaşa ortamı oldu ve ne olduğunu anlayamadığımız bir kalabalık oldu...!
Tam arkamızda oluşan kalabalık ellerinde kampetler (tezgah), kasalar (tezgah olarak kullanılan kasalar) ile bir kişiye vuruyorlardı. En az yirmi kişilik bu grup bir tek kişiye acımasızca vuruyorlardı.
Arkadaşım ve ben nasıl duygular içerisine girdik anlatamam. Çok kötü bir duyguydu o şekil dövülen bir insanı öylece izlemek. Türkiye'de kötü şeyler oluyor. İnsanlar birbirlerine acımasızca saldırıyor.
Orada dayak yiyen sadece bir müşteriydi. Ne oldu? Nasıl oldu? Tam anlamıyla bilmiyoruz ama ortada kahreden bir linç olayı vardı. Ve geriye kalan ağzı burnu kan içinde bir genç oldu.
Bu şehir eşkıyaları için elimizden bir şey gelmedi. Ama en azından şehir eşkıyası olmadık. Bu züğürt tesellisi ile yaşayacağız maalesef..
Toplumsal
