AKP'nin demokratik açılım adını verdiği açılım bir yerlerde mola vermişe benziyor. Uzunca bir zaman geçmesine rağmen halen verilen ara bitmedi. Halk ve siyasi çevreler gergin. Gerginlik kötü şeylere neden olacak gibi.
Umarız bu açılım güzel sonuçlara ulaşır.. Bir an önce insanların kafa karışıklığı giderilir. Ülkemizin huzura ihtiyacı var.
21 Aralık 2009 Pazartesi
Demokratik Açılım Nerede Kaldı?
17 Eylül 2008 Çarşamba
Ufuk Uras: 12 Eylül’ün izleri sürüyor
ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Türkiye’nin, hala bu darbenin izlerinden ve sonuçlarından kurtulamadığını söyledi.
ANKARA - Uras, 12 Eylül askeri müdahalesinin 28. yıldönümü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, toplumun 12 Eylül’ün yarattığı Anayasadan ve demokrasi ile alakası olmayan birçok yasadan, seçim ve siyasi partiler yasalarından, demokratik hukuk ilkeleri ile bağdaşmayan yargı sisteminden, çalışana düşman iş yasalarından kurtulamadığını savundu.
Uras, şöyle dedi: “Türkiye, 12 Eylül ile birlikte başlatılan neo-liberal ekonomi politikalarının toplumda yarattığı işsizlik ve yoksulluktan kaynaklanan yıkımı ve yolsuzluklar düzenini düzeltemedi. Toplum, Türkiye’yi 12 Eylül’e iteleyen derin devlet ve Ergenekon ilişkilerinden kurtulamadı.
12 EYLÜL’ÜN İZLERİ
Aradan 28 yıl geçti. Bugün Türkiye’nin gündemi yine demokratikleşmedir, yargı reformudur, aş, iş ve yoksulluğa karşı mücadeledir, yolsuzluğu ezmektir, Ergenekon rumuzlu devlet içi çetelerle, yeni darbe heveslileri ve derin devletle hesaplaşmadır, 12 Eylül darbecilerini yargılamaktır, siyasal ve toplumsal alan üzerindeki askeri vesayetten kurtulmaktır.”
Açıklamasında, “Türkiye’de medya-ticaret-siyaset arasında yolsuzluk ve rüşvet bağlarının güçlenmesi de tarikat-cemaat ilişkilerinin yarattığı yolsuzlukların gelişmesi de bu dönemin ürünüdür” ifadesini kullanan Uras, şöyle devam etti:
İKTİDAR OLANAKLARINI TEHDİT İÇİN KULLANILIYOR
“AKP’nin yolsuzluk ve usulsüzlüğü örtmek için iktidar olanaklarını bir tehdit olarak kullanması da medya sahiplerinin basın-yayın olanaklarını ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanması da 12 Eylül’le birlikte gelişen Özalizmin sonucudur.
İYİLİK DUYGULARI SÖMÜRÜLÜYOR
Deniz Feneri, Şaban Dişli ve belediyelerdeki yolsuzluklar da ‘hayırseverlik’ kisvesi altında patlayan ve insanların iyilik duygularını kullanan yolsuzluk da yılların bataklığının ve hortumculuğunun devamıdır.”
AHLAKİ KRİZ BÜYÜYOR
ÖDP Genel Başkanı Uras, yolsuzluk yapanlardan hesap sorulmadığı müddetçe işin çığırından çıktığını belirterek, olağanüstü bir çürümenin ve ahlaki Krizin “dal budak” sardığını, çalkantı arttıkça da pisliğin her tarafa bulaştığını bildirdi.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
13:27
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: savaş, siyaset, suç toplumu, toplumsal, türkiye
6 Eylül 2008 Cumartesi
Topyekün mücadele edilmeli
Orgeneral Başbuğ, terörle mücadelede, sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü bulunduğunu ve bunların başarılarda çok etken olduğunu kaydetti.
Göreve geldikten sonra ilk gezisini 2. Ordu sorumluluk bölgelerine yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Diyarbakır’dan önemli mesajlar verdi.
Başbuğ, dün 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Terminal Komutanlığı’nda kuvvet komutanlarının da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi. Türkiye’nin terörden çok çektiğini anımsatan Başbuğ, terörle mücadelenin tüm kurumlarla topyekün sürdürülmesi gerektiğini vurguladı.
Elbirliğiyle çalışmalıyız
Bir ülkenin güvenliğinin mali kaynaklarla ölçülemeyeceğini belirten Başbuğ, “Güvenlik için harcanacaksa harcanacaktır. Bölücü terör örgütü Türkiye’nin başına bela olmasaydı bu kaynaklar bu bölgeye harcanacaktı. 100 milyarlarca kaynaktan bahsediyoruz. Terörle mücadelede önemli mesafeler alındı” ifadelerini kullandı. Başbuğ, şunları kaydetti:
“Güvenlik kuvvetlerimiz artan bir kararlılık ve şiddetle bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini sürdürmektedir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın... TSK olarak terör belasının etkinliğinin mümkün olduğunca kısa sürede sonlandırılmasını hedefliyoruz. Önemli olan biz devlet olarak, millet olarak tüm kuruluşlarıyla kırılma noktasına giden terör örgütüne daha ağır darbeyi vurmak için el birliğiyle koordineli işbirliğiyle omuz omuza bu mücadeleyi daha da artan bir yoğunlukta götürmeliyiz.”
“Terörle mücadelenin sürecini kısaltmayı istiyorsanız, terörle mücadelenin bütün alanlarında, yani güvenlik, ekonomik, sosyo kültürel psikolojik harekât ve uluslararası ilişkiler alanındaki faaliyetlerin aynı zamanda, eş zamanda koordineli olarak yapılması zorunlu” diyen Başbuğ, özellikle ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda terörle mücadelede sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü olduğunu kaydetti. Başbuğ, şöyle devam etti:
“Bu değerli sivil toplum kuruluşlarımızın başkanlarının görüşlerini ve düşüncelerini dinledik. Bu alandaki faaliyetlerin yürütülmesi bizim, TSK olarak olarak direkt sorumluluğumuzda olan bir alan değil. Ancak şu da bir gerçek ki bu alandaki alınacak başarılar terörle mücadelenin sürecini kısaltacaktır. Bu nedenle kendileriyle yapmış olduğumuz çok samimi görüşmeler çerçevesinde, onların önerilerini dinledik. İlk yapacağımız husus buradan aldığımız görüşleri hükümet başta olmak üzere ilgili makamlara aktarmaktır. Çünkü bu konuların fevkalade önemli olduğunu değerlendirmekteyiz.”
14-18 yaş grubu eğitilmeli
“Diyarbakır’ın içinde bulunduğu sorunlar, problemler bizim de problemimiz” diyen Başbuğ, sivil toplum örgütleri ile yaptıkları toplantıda üç önemli tespitte bulunduklarını, Diyarbakır nüfusunun yüzde 64’ünün 24 yaş altında olmasının bunlardan biri olduğunu belirtti. Sözlerini “Bu nüfusu gerçekten etkin olarak kullanabilirsek, dünya ülkelerinin hele Avrupa ülkelerine baktığımız zaman gıpta edilecek bir potansiyel var” diye sürdüren Başbuğ, 14 ile 18 yaş grubunun alınacak tedbirlerle eğitimle nitelikli bir noktaya getirilmesi halinde PKK’nın etkisiz hale getirilmesi sürecinin beklenenden de aşağı çekmenin mümkün olacağını söyledi.
Bölgedeki kadın ve kızların eğitim durumunun düşük olduğuna da işaret eden Başbuğ, üçüncü temel noktanın GAP Eylem Planı olduğunu ifade etti.
Başbuğ’un fotoğrafını çektiler
Diyarbakır’dan sonra Van’a gelen Başbuğ, yol boyunca vatandaşların sevgi gösterileriyle karşılandı. Vatandaşların el sallayıp alkış tutması üzerine makam aracından inen Başbuğ, halkın arasına karıştı. Vatandaşların “Hoşgeldiniz paşam” dediği Başbuğ’un duygulandığı gözlendi. Vatandaşların cep telefonuyla fotoğrafını çektiği Başbuğ, “Vanlısı, Karslısı, Erzurumlusu, Edirnelisi... İşte bu ya. Bir kaç tane münafık ortalığı bozuyor. Bunlara fırsat vermeyelim” dedi. Vali Özdemir Çakacak’ı ziyaret eden Başbuğ, daha sonra Hakkâri Yüksekova’ya geçti. Bazı sınır birliklerini denetleyen Başbuğ, kısa süren incelemesinin ardından tekrar döndüğü Van’dan askeri uçakla ayrıldı.
DHA
Yazar:
Manitu
Zamanı:
08:39
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: barış, duyarlılık, savaş, siyaset, sosyal, toplumsal, türkiye
14 Ağustos 2008 Perşembe
‘Binmeyeni işten atıyorlar’ iddiasıSERHAT OĞUZ, GÖKHAN KARAKAŞ İstanbul
Tuzla’da kum torbasıyla yapılması gerekirken 19 işçiyle yapılan ve 3 işçinin ölümüyle sonuçlanan filika testiyle ilgili olarak konuşan bir işçi, ‘Filikaya binmek istemeyenler başka şeyler bahane edilerek işten çıkarılıyor’ diye konuştu.
Tuzla’da 3 işçinin ölümü 16 işçinin de yaralanmasıyla sonuçlanan filika (free fall) kazasıyla ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı soruşturma başlattı. Limter İş Sendikası, kum torbasıyla yapılması gereken testin eğitimsiz 19 işçiyle yapılmasını cinayet olarak değerlendirirken, teste katılmayanların işten atıldığını belirten ve ismini vermek istemeyen M.Y ise “Başka bir tersanede çalışıyorum. Bu tür testlerde insanlar içine bindirilip testler yapılıyor. Binmek istemeyenler başka şeyler bahane edilerek işten çıkartılıyor. Bu şekilde daha önce bir iki arkadaşımızın çıkarılışına şahit oldum” dedi. Yakınları konuşmadıİki gün işi durdurulan GİSAN Tersanesi’nde bakanlıktan bir heyet dün inceleme başlattı. Tuzla Devlet Hastanesi morgunda bulunan Ramazan Ergün (34), Ramazan Çetinkaya (36) ve Emrah Varoğlu’nun (22) yakınları kazayla ilgili konuşmaktan kaçındılar. Cenaze sahibi her ailenin yanında bir firma yetkilisinin olması dikkat çekti. Ergün’ün kaynakçı, Varoğlu’nun boyacı, Çetinkaya’nın ise 2 yıllık işçi olduğu, günlük 40 - 60 YTL arasında yevmiye aldıkları öğrenildi. Tersanelerde 10 yıldan beri kaynakçı olarak çalışan 4 çocuk babası Ergün’ün, kazalar nedeniyle tedirginlik duyarak bir çikolata fabrikasına geçtiği, ancak ücretinin az olması nedeniyle tekrar tersaneye döndüğü belirtildi. İşverenin sürekli işe girişini yenileyerek primini asgari düzeyden yatırmasından rahatsız olan Ergün, düzenli bir iş hayali kuruyordu. Varoğlu ise, tersaneye, aynı yerden emekli olan yakınlarının ısrarı üzerine girmiş. Açıköğretim Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyan Varoğlu, Samsun’da, Çetinkaya, Zonguldak Ereğli’de toprağa verilecek. Ergün, Esenyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.Sendika: CinayetLimter İş Genel Başkanı Cem Dinç, filika testlerinin kum torbaları ya da diğer teknolojik donanımlarla yapılması gerektiğini ancak Tuzla’da bu kurala uyulmadığını öne sürdü. Dinç, olayla ilgili kamu davası açılacağını, ancak diğer kazalarda olduğu gibi taşeron firmaya 2 yıl hapis cezası çıkacağını, bunun 15-20 bin YTL para cezasına çevrileceğini ve ana firmanın sorumlu tutulmayacağını söyledi. Bu arada, Dok Gemi-İş Sendikası Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu tersanede incelemelerde bulundu. “Ne yapılacaksa en ağır şekilde yapılması lazım” diyen Nalbantoğlu şunları söyledi: “Filikanın içine bu insanları kimin koyduğunun sorulması gerek. Elbette 19 kişiye deneme yapması için emir veren kişi birinci derecede sorumludur. İşçiler beni tanımasına rağmen sorularıma cevap verilmiyor. Soru sorduğum işçiler kaçıyor.”
Test için 2 işçi yeterliTMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı İlter Çelik yaptığı açıklamada, “GİSAN Tersanesi’nde inşası tamamlanan 12 bin 500 tonluk Panama bandıralı tanker, denetimlerden sorumlu olan ve Fransız loydu olarak bilinen Bureau Veritas firmasınca test edilmekteydi. Bu testlerden biri olan kurtarma filikasının serbest düşme testinde, filikanın düzeneğindeki bir hata nedeniyle gemiye çarpması ve kontrolsüz düşmesi sonucu camları patladı, içine su doldu. İçinde test amaçlı ağırlık kullanılmak üzere emniyet kemerleri bağlı halde oturan 19 işçiden 3’ü öldü, 16’sı yaralandı. Ağırlık testinin kum torbasına bağlı simülasyon düzenekli araçlarla yapılması gerekirken, insanların kum torbası olarak kullanılmaları, ülkemizde insan hayatının ne kadar değersizleştirildiğini bir kez daha gözler önüne sermekte” dedi.Gemi Mühendisleri Odası Genel Başkanı Tansel Timur da, free fall için ilk testin üretim sırasında yapıldığını ve bağımsız kuruluşlarca denetlenerek tersanelere gönderildiğini söyledi. Timur, gemilerde yapılan testte insan bulunmasının şart olduğunu belirterek, şöyle konuştu:“Acil durumda filikayı harekete geçirecek mekanizmayı kullanacak personelin de içeride olması lazım. Ama bunun için en fazla 2 kişi yeterli olur, diğer bölümlere kum torbası konabilirdi. Uluslararası Denizcilik Örgütü bu konuda eğitimli personel kullanılmasını tavsiye ediliyor. Ben olsam bu kadar kazanın olduğu Tuzla’da bu tavsiyeyi kural olarak dikkate alırdım. İşçilerin yüzme bilmemesi kuvvetle muhtemel. Filikanın denize düştüğünde ters dönmemesi ve camının kırılmaması lazım. Ya üretimde bir hata var ya da filika indirilirken bir hata yapılmış.”4 aşamalı test yapılıyorTürk Loydu Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa İnsel, “Filikalara, yangın, ters dönme ve düzelme, düşme ve serbest düşme olmak üzere 4 aşamalı test yapılıyor. En son yapılan düşme testinin ilkinde boş, ikincisinde eğitime tabii tutulmuş 2 uzman gemi personeli kullanılıyor. Kalan bölümünde kum torbası kullanılabiliyor” diye konuştu.
TBMM TUZLA KOMİSYONU’NDAN TEPKİ Akılla açıklamak mümkün değilTuzla’daki filika kazası TBMM’de tepkiyle karşılandı. Tuzla Komisyonu’nun üyeleri şu değerlendirmelerde bulundu:Mehmet Domaç (Tuzla Komisyonu Başkanı, AKP İstanbul Milletvekili): Bu normalde bir iş kazası değil. İş kazası olabilmesi için bir iş yapmak gerekiyor. Burada kazaya uğrayanlar, ölenler bir iş yapmıyorlar. Dolayısıyla bu insanlar boşu boşuna ölmüştür. Bu insanlar akılsızlıktan, akıl dışı davranmaktan, ihmalden, tedbirsizlikten öldü. Bunu akılla anlatmak mümkün değil. O kadar çok hata var ki, düzeltilmesi mümkün değil. Müdahalemize gerek yok, hukuk işliyor. Burada bu denemeyi yaptıran hangi kuruluşsa yetkilisinin cezalandırılması lazım. Yoksa gemi kaptanının bu konuda cezaya uğraması gerekiyor. Hangi kuruluş böyle bir tekneyi 19 insanla dener? Böyle bir şey olmaz. Çetin Soysal (CHP İstanbul): Biz baştan beri ‘ilkel koşullarda yaşam biçimi var’ dedik. Bu önlenebilir ölümlerin bir tanesine daha tanık olduk. Kum torbası yerine insanların nasıl konulduğunu ibretle gördük. Bunları görmek için tebdil-i kıyafete gerek yok. Çalışma Bakanı da Başbakan da raporlarımızı okumaları halinde bile orada çözümlerin olduğunu görürler. Tebdil-i kıyafet yapıp da oradaki sorunları çözemeyen bakanın bir dakika bile kalmadan istifa etmesi lazım. Mithat Melen (MHP İstanbul): Raporumuzda belirttiğimiz gibi mesele sadece bir Tuzla meselesi değil, Türkiye’nin sorunları meselesi. Bugün Nişantaşı’nda bile adamın elinde koca kazma var, inşaatın 8. katında ne emniyet ipi var, ne kafasında kaskı var. İşimiz o kadar çok ki. MANSUR ÇELİK Ankara
İşte ilk inceleme sonucuGemi Mühendisleri Odası İş Güvenliği Komisyonu Üyesi Bülent Çağlar’ın kaza yapan filika ve gemide yaptığı inceleme sonuçları basına açıklandı. Ön inceleme sonucu, geminin rampa bölümünün, projeye uygun yapılmadığı ve filikanın ilk testinde de insanların kullanıldığı ortaya çıktı. Hatalar sıralandıGemi Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Erdal Kılıç, “Filikanın bulunduğu rampada yaptığımız incelemede, Vardevela’nın (güverteyi çevreleyen korkuluk) projeye uygun yapılmadığı ve içeri dönük olması gerekirken düz yapıldığını belirledik. Filika, Mapa’ya çarpmışİkinci hata ise filikanın bağlı olduğu Mapa’nın (filika kancasının bağlandığı halka) 8 cm daha uzun olduğunu belirledik. Bu tespitlere göre, gemiden fırlatılan filika, hareket ettikten sonra Mapa’ya çarpmış, akabinde Vardevela’ya çarparak havada takla atmış. Suya ters düşen filikanın, camlarından önce tavan ve yan kupaları kırılmış” dedi.
18 Şubat 2008 Pazartesi
Mustafa Hakkinda Hersey
Mustafa hakkında her şey
Size Mustafa'nın hikâyesini anlatacağım bugün. 12 Aralık 1970'de Suriye sınırındaki bir köyde doğdu.Ana karnındayken, babası her şeyini kumarda kaybedince bir kamyonun altına atlayarak intihar etti.
Annesi Behiye, oğluna, ölen eşinin adını verdi. Mustafa 13 yaşındayken, üvey babası, kendisini aldattığı gerekçesiyle Behiye'yi oğlunun gözleri önünde kurşunlayarak öldürdü.
Mustafa cenazeden sonra sokağa terk edildi.
***
İstanbul'a gidip amcasının Kumkapı'daki otelinde çalıştı. Aksaray'da komilik yaptı. 6 sene kebapçılarda masa örtülerini yorgan yapıp masalarda yattı. Birkaç kez bıçakla yaralama gibi suçlardan yakalandı.
1990'da askere gitti. Hap kullanıp kendini kestiği için birliğinde 'Jiletçi Mustafa' diye tanınır olmuştu. 2 kez firar etti. 'Anti-sosyal kişilik' raporuyla terhis edildi.
1995'te Zeynep'e sevdalandı.
Tanışmalarından 15 gün sonra Zeynep, 'Gazi olaylarında' polis kurşunuyla öldürüldü.
***
Mustafa, intikamını almak için yanıp tutuştuğu Zeynep'in cenazesinde örgüte katıldı. Kısa bir silahlı eğitim gördü. Gazi olaylarından 6 ay sonra Maslak jandarma karakolunu taradı. İki eri şehit etti.
'Mustafa Duyar' adını Türkiye'ye duyuracak eylem emrini ise 1996 başında aldı:
Sakıp Sabancı'yı öldürecekti.
Sabancı o günlerde İrlanda ve Bask sorununun nasıl çözüldüğünü inceliyordu; hazırladığı 'Kürt Sorunu' raporuyla 'hoşa gitmeyecek' bir öneriyle ortaya çıkmak üzereydi.
Mustafa, 6 ay önceden Sabancı'da işe alınan Fehriye'nin yardımıyla Türkiye'nin en iyi korunan binalarından birine girdi; Özdemir Sabancı'yı, genel müdürünü ve sekreterini öldürdü. Önce binadan, sonra Türkiye'den rahatça kaçtı.
***
O yılın kasımında Susurluk patladı. Derin devletin birçok faili meçhul cinayette tetikçiler beslediği, Kürtlere para akıtan işadamlarını öldürttüğü ortaya çıktı.
Mustafa, Almanya'dan Şam'a geçmişti ve aklı karışmaya başlamıştı.
Kazada Çatlı'nın bulunduğu arabayı süren İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı'nın, bağlantılı olduğu temizlik şirketi aracılığıyla Fehriye'yi Sabancı'ya yerleştirdiği söyleniyordu.
TV'de Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi olarak fotoğrafını gördüğü ülkücü Yalçın Özbey'le Almanya'da kendi saklandığı evde karşılaştığını hatırladı, dehşete kapıldı:
'İpekçi'yle Sabancı'yı aynı güçler mi öldürtmüştü?'
Mustafa, suikasttan sonra kendilerinden alınan Baretta marka silahın, Sedat Bucak'ın Susurluk'ta kaza yapan aracından çıktığını, konuyla ilgilenen ANAP milletvekili Eyüp Aşık'a telefonla bildirmişti. 'Sabancı'yı Güneydoğu işine el attığı için öldürmemiz istendi' demişti. Suikasttan 3 gün sonra birileri de onu öldürmeye çalışmıştı.
Örgüt kendisini yalnız bırakmıştı. Parasız, barınaksızdı. Nefrete kapıldı. Kullanıldığını anladı. Örgütün bunu hissedip kendisini takip ettiğini fark edince de Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne gidip teslim oldu.
Cezaevinde aynı örgüt davasından hükümlü Semra ile evlendi.
16 Ocak 1999'da doğan oğluna 'Özdemir' adını verdi. Bu, öldürdüğü adamın adıydı.
***
O günlerde büromu arayan 'örgütten' bir kişi 'Suikastçıların, olaydan sonra bir polisin yardımıyla kaçtıklarını' öne sürüyor, 'Bu işi devlet içinde bir kol yaptı. Bir iç hesaplaşma vardı. İşi bize çözdürdüler' diyordu.
İdamla yargılanan, anılarını kaleme almakta olan ve itirafçı affından yararlanmak için 'Bildiğim tüm sırları açıklamaya hazırım' diyen Duyar'la cezaevinde konuşmaya karar verdim.
Adalet Bakanı'na bu röportajın Susurluk'la ilgili ilginç bağlantıları ortaya serebileceğini söyleyerek izin istedim.
Bakan, Duyar'ın da istemesi kaydıyla şifahi izin verdi. Duyar'a sordular, 'Tamam' dedi. Yazılı izin bekliyordum.
Sonradan öğrendim ki, bana izin verecek merci, aynı günlerde Karagümrük çetesinin Afyon'a nakline izin vermiş.
Karagümrüklüler, Afyon'a nakledildikten 2 hafta sonra, 15 Şubat 1999'da Duyar'ı hücresinde öldürdüler.
***
Bugünlerde Belçika'dan gelen bir heyet, Fehriye Erdal'ın yeniden yargılanmasıyla ilgili inceleme yapıyor. Belçika iyi bilir bu işleri...
80'lerde Avrupa'yı istikrarsızlaştırma eylemleri düzenleyen Gladyo'nun bir kolu da Belçika'da çıkmıştı. Dünkü Taraf'ın hatırlattığı gibi 'onlar Gladyo ile hesaplaşmıştı'.
90'larda Belçika Gizli Ordusu'nu çözen Belçika makamları şimdi benzer bir düğümü çözmek için Türkiye'deler...
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek 'Günaydın' diyor, ama Türkiye hâlâ uyuyor.
Çünkü Susurluk yaşıyor ve o yaşadıkça, Mustafa'nın kendisi gibi babasını bilemeden yetim kalan oğlu Özdemir de babasının kaderini yaşamaya mahkûm görünüyor.
Can Dündar
18 Ocak 2008 Cuma
Ugur Mumcu Yine Hakli Cikti..!
MUMCU HAKLI ÇIKTI !!
20 Kasım 2007 00:43
20 yıl önce yazmıştı
Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilenler devletin üst kademelerine yükseldi.
20 yıl önce yazmıştı.
Bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren yazarımız Uğur Mumcu, ana amacı "Müslüman ülkelerin İslamcı kurallara göre yönetilmesini sağlamak" olan Rabıta örgütüyle ilgili kitabında, Türkiye'den 73 din adamının bu örgütün parasıyla yurtdışında görevlendirildiğini belirtmişti. 20 yıl önce yapılan bu çalışmada adı geçenler arasında bugün rektör yardımcılığı, Milli Eğitim Bakanlığı'nda daire başkanlığı, din ateşeliği gibi görevler üstlenenler bulunuyor.
Milletvekili oldu.
Rabıta'nın sağladığı parayla 1981-1985 yılları arasında Almanya'daki bir camide imamlık yapan Alaaddin Şahin, geçen yıl İETT daire başkanlığına atandı. Yurdışına gönderildiğinde Denizli'de müftü yardımcısı olan Ramazan Yenidede, 1995 yılında Refah Partisi'nden milletvekili seçildi. 73 kişiden biri olan Sabahattin Karasu ise dini amaçlı örgütleri bir araya getiren Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı'nı kurdu.
Uğradığı bombalı saldırı sonucu 1993'te yaşamını yitiren gazetemiz yazarı Uğur Mumcu 'nun, 12 Eylül döneminde Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütünün parasıyla devletin yurtdışına gönderdiğini saptadığı din adamlarının günümüzde kimi kilit noktalarda olduğu belirlendi. Rabıta parasıyla 1981-1985 yılları arasında Frankfurt'un Offenbach kasabasında Yavuz Sultan Selim Camisi'nde imamlık yapan Alaaddin Şahin 'in, AİHM'de Türkiye'ye türban davası açan Leyla Şahin 'in babası olduğu anlaşıldı. Alaaddin Şahin, Nuruosmaniye Camii imamlığını sürdürürken geçen yıl AKP'li İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından İETT Daire Başkanlığı'na atanmıştı. Mumcu'nun 20 yıl önce yaptığı Rabıta çalışmasında adı geçen diğer din adamları arasında bugün rektör yardımcılığı, Milli Eğitim Bakanlığı'nda daire başkanlığı, din ataşeliği gibi üst düzey yöneticilikler üstlenenlerin de olduğu belirlendi.
Cumhuriyet, Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabındaki verilerden yola çıkarak yaptığı araştırmada, ana amaçlarından biri "Müslüman ülkelerin İslamcı kurallara göre yönetilmesini sağlamaya çalışmak" olan Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütünün parasıyla çoğunluğu 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemi sonrası yurtdışına gönderilen din görevlilerinin konumları ile ilgili kimi sonuçlara ulaştı.
Mumcu'nun Rabıta kitabına göre, 17 Ağustos 1980 ve 28 Nisan 1981 tarihli iki ayrı Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye'den toplam 73 din görevlisi Rabıta parasıyla yurtdışında görevlendirildi. Bu görevlilerden bir bölümünün Uğur Mumcu'nun kitabına göre o gün hangi görevde oldukları (ayraç içindeki sıfatlar) ve bugün ise ne yaptıklarına ilişkin döküm şöyle:
Yusuf Altaş (Müftü - Zonguldak): 1980'deki ilk kararname ile yurtdışına gönderildi. Şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Seçici Kurul Başkanı ve Din İşleri Yüksek Kurul üyesi.
Abdullah Demircioğlu (Müftü - Arsin): 1980'de Belçika'nın Gent kentine din görevlisi olarak gönderildi. Şu anda Gent'te kurulu Avrupa İslam Fakültesi Rektörü.
Cahid Baltacı (İstanbul Şer'i Siciller Arşiv Uzmanı, Müftü Vekili-Fatih): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.
Yusuf Bilgin (Vaiz - Ankara): Fethullah Gülen' in 1962'de Mamak Muhabere Alayı'ndan askerlik arkadaşı. 1980 tarihli kararname ile Belçika'ya gitti. Müftülük, vaizlik yaptı, 1995'te emekli oldu.
Celalettin Baykoz (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Gemlik/Bursa): Belçika Limburg bölgesi din kültürü öğretmeni, eski Executif üst kurul üyesi.
İsmail Durmuş (Yüksek İslam Enstitüsü Asistanı - Samsun): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.
Nurettin Başyiğit (İmam-Hatip Lisesi öğretmeni - Bursa): Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.
Hayrettin Şallı (Diyanet İşleri Başkanlığı uzmanı): Görevlendirildiği Hollanda'da Hollanda Diyanet Vakfı kurucusu oldu. Berlin Din Hizmetleri Ataşeliği yaptı.
Ömer Öztop (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Kartal): Ensar Vakfı ku rucusu ve yöneticisi. "Hutbelerle İslam", "Kaynaklarıyla Müminlere Vaazlar" adlı kitapların yazarı.
Ali Serter (Diyanet İşleri Başkanlığı Hac İşleri Müdürü): Köln Din Hizmetleri Ataşesi.
Yılmaz Güneylioğlu (İmam-Hatip Lisesi öğretmeni - Ankara): DSP'li Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu döneminde Ankara Gölbaşı İmam-Hatip Lisesi öğretmeni iken "meslek lisesinden genel liselere öğrenci geçişini yasaklayan genelgeye uymama" gerekçesiyle soruşturma geçirdi. Mamak Lisesi Müdürü.
Mehmet Erkal (İmam-Hatip - İstanbul): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi, Ensar Vakfı kurucusu.
Ö. Faruk Turan (İmam-Hatip - Beyoğlu/İstanbul): Din Hizmetleri Müşaviri ve Belçika Türk İslam Diyanet Vakfı Başkanı.
Abdullah Özgönüller (Milli Eğitim Bakanlığı Din Eğitim Genel Müdürlüğü uzmanı): Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretim Genel Müdürlüğü Daire Başkanı.
Sabahattin Karasu (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Sarıyer/İstanbul): Ensar Vakfı ile Faysal Finans'ın Türkiye'deki ortaklarından Ahmet Tevfik Paksu , Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'ün geçmişte Merkez İcra Komitesi üyeliğini yaptığı eski Milli Türk Talebe Birliği'nin genel başkanlarından Rasim Cinisli , eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek , kapatılan RP'nin Kültür Bakanı İsmail Kahraman , eski AKP İstanbul Milletvekili ve İslami Kalkınma Bankası danışmanı Nevzat Yalçıntaş , Al Baraka Türk özel finans kurumunun ilk ortaklarından Korkut Özal 'ın da kurucuları arasında yer aldığı, içlerinden AKP milletvekilleri de çıkaran 100'e yakın dinsel amaçlı vakıf ve örgütün çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı'nın kurucusu.
Mahmut Sezgin (Vaiz - Kastamonu): Polatlı Müftüsü.
Baki Yıldız (Müftü - Gürün): Tavşanlı Müftüsü.
Halil Uzun (İmam-Hatip - Altındağ/İzmir): Bandırma Müftüsü.
Mürsel Sıradağ (Müftü - Bulancak): Müftülükten emekli.
Hüsamettin Çalışkan (Müftü - Ezine): Mamak Müftüsü.
Yasin Makasoğlu (Müftü - Buldan): Dursunbey Müftüsü.
Alaaddin Şahin
İmamken İETT yöneticisi oldu.
Alaaddin Şahin (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Kartal/İstanbul): Eylül 1981'den Temmuz 1985'e kadar Frankfurt'un Offenbach kasabasındaki Yavuz Sultan Selim Camisi'nde görev yaptı. Kurucuları arasında AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, eski Başbakanlık Müsteşarı ve AKP milletvekili Ömer Dinçer 'in de bulunduğu Ensar Vakfı'nın kurucusu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'ye türban davası açan ve yitiren Leyla Şahin'in babası. Nuruosmaniye Camii imamı iken geçten yıl Kadir Topbaş tarafından İETT Müşteriler Daire Başkanlığı'na atandı.
Ramazan Yenidede (Müftü Yardımcısı - Denizli): Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabını yazdığı 1987'den 8 yıl, Uğur Mumcu'nun katledilmesinden de 2 yıl sonra, yani 1995'te Refah Partisi'nden Denizli milletvekili seçildi. RP kapatılınca Fazilet Partisi'ne geçti. Anayasa Mahkemesi'nin FP'yi kapatma gerekçelerinden biri de, Ramazan Yenidede'nin yaptığı bir basın toplantısındaki "Hırsız, ben Atatürkçüyüm ve laikim diyor, soysuz böyle diyor. Hazine yerlerini işgal edenlerin elinden bu yerleri almaya giden kamu görevlilerinin karşısına Atatürk posterleriyle çıkılıyor" sözleri oldu.
Kemal Sandıkçı (Yüksek İslam Enstitüsü-Samsun): Prof. Dr, Rize İlahiyat Fakültesi kurucu Dekanı, Rize Üniversitesi Rektör Yardımcısı.
IŞIK KANSU
Cumhuriyet
ve bugün tarihli bir haber ;
Said-i Kürdi’cilerin sponsoru THY
"Said-i Nursi" lâkaplı (Kürt Sait) sempozyumuna katılan yabancı konukların uçak biletlerine THY sponsor oldu.
İstanbul İlim ve Kültür Vakfı"nın düzenlediği "Said-i Nursi" sempomyumuna katılan yabancı konukların uçak biletlerine THY sponsor oldu
Türk Hava Yolları, Said-i Nursi"nin “talebelerinden” Mehmet Nuri Güleç"in Genel Başkanı olduğu İstanbul İlim ve Kültür Vakfı"nın İstanbul"da düzenlediği “Said-i Nursi” sempozyumuna sponsor oldu. THY reklam karşılığı, sempozyum için İstanbul"a gelen 90 yabancı bilim adamının uçak biletlerine yüzde 50 indirim uyguladı.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
14:14
0
yorumlama
14 Ocak 2008 Pazartesi
Sirinler Uzerine..
Şirinler Üzerine Bir Tartışma
Şirinler yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış ABD'de bir dönem gösterimi yasaklanmıştır.
Bunun nedeni para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin baba'nın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı şeyi giyiyordur. Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder, altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve onları yeme (misyonerlik) gibi pek çok gizli unsur bulundurduğu iddia edilmiştir.
Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo, sosyalisttir.. şirinleri ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya vardı.. bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB.. sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgifilmle bir mesaj vermek ve emperyalist amerika'ya karsı bu yolla propaganda yapmak istemiştir..
Şirinler köyünde bir tek bile ibadethane bulunmaz.. ne kilise, ne havra, ne camii..
Şirinler köyünde para kullanan kimseyi gördünüz mü şimdiye kadar hiç?? para kullanılmaz evet, ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir.. tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır(tembellik hakkı).. şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir, bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir..
Gargamel'in kedisi azman ise (orjinalindeki adı azrail'dir bu kedinin) ABD'nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder..
Ayrıca şirinlerin ingilizce yazılımı smurf'tur, bu da “socialist men under red flag” yani kızıl bayrak altında yaşayan adamlar..
Şirinlerin temsil ettiği çok farklı unsurlar da vardır. Örneğin; Şirine feminizmi, Süslü eşcinselliği, Güçlü şirin maço erkeği temsil eder.
BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ????
9 Ocak 2008 Çarşamba
Kor Zaman - Bir yazi
Kör Zaman...
O gun telefon caldi..
Actim.
Dediler ki:
-Erdal Inonu'yu kaybettik.
Ne zaman? ..diye sormadim.
Olum haberi ulasincaya dek Erdal Bey benim icin yasiyordu...
Oysa hayatta degildi...
Aradaki sure 'kor zaman' sayilabilir mi?..
Olgu ya da gercek ile bilinci arasindaki iletisim bazen topalliyabilir; olum haberini cok sonra duydugum nice dostumu yitirdim son zamanlarda...
Olum ne uzagimizda ne de disimizdadir..
Olum icimizdedir..
Biz doludizgin yasarken bile Azrail olumun yumurtasini bedenimizin munasip bir yerindeki kuluckasina yatirmistir...
Gariptir yasam bilmecesi...
Uykuya dalarken hangi ruyayi saat kacta gorecegin belli mi?..
Uyanir dersin ki:
-Hayirdir insallah...
Olaganustu rejimdeydik, hapishane ranzasinda yatarken bir gun haber verdiler:
-Tahliye edildin...
Hic beklemiyordum...
Tahliye karari ile tebligat arasindaki sure kor zaman degil mi!..
Olumlerde, dogumlarda, asklarda, politikada, darbelerde, daha nice yasam olgusunda gercek ile gercegin algilanmasi arasindaki kor zamani bilincsizlikle yasamak hayatin kacinilmaz bir cilvesi...
Yogun bir ask iki arada bir derede noktalanmistir da haberin yoktur...
Kaldirimda yururken on adim sonra kafana bir testi dusecektir...
Oysa sen farkinda bile degilsindir...
Kim bilir, belki de iktidar koltugundan dusmussundur..
Oysa sen iktidar sarhoslugu icindesin..
Ulkeyi avucunun icinde saniyorsun...
Gercegi ogrenmen icin ille de birinin telefon etmesi mi gerekiyor:
Zirrrr...
Ulke yasaminda kör bir zamani yasiyoruz...
Insanlarin korluguyle zamanin korlugu bir araya gelip birbirine dolandigi zaman körlemesine gidisat egemenlesir...
Gidisatimiz korlemesine...
Gercegi ogrenmek icin ne kadar zamana gereksinme var?..
Evet, simdilik kör mu kor bir zamani yasiyoruz!..
ILHAN SELCUK (Cumhuriyet Gazetesinden alintidir.)
Yazar:
Manitu
Zamanı:
09:39
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: iz edebiyat, siyaset, tarih, türkiye
Kucuk firmalari bekleyen tehlike
Çin'e kota kalkıyor fason üretici tedirgin markalar ise memnun
Küçük firmaları bekleyen tehlike
Çin'e karşı tüm kotalar 2008 başında kalkıyor. Fason üreticiler sektörün zor durumda kalacağını belirtirken yerli markalar ise Avrupalı markalarla rekabet için kotaların kaldırılmasını istiyor.
Başta tekstil, konfeksiyon, elektronik ve oyuncak sanayi olmak üzere hemen hemen tüm sektörlerin korkulu rüyası haline gelen Çin, 1 Ocak 2008'den itibaren hiçbir koruma önlemi olmadan Türkiye ve Avrupa ülkelerinin pazarlarına girebilecek. Çin'e kota uygulamasının kalması ise Türk tekstil ve konfeksiyon sektörünü ikiye böldü. Sektörün büyük bir bölümünü oluşturan fason üreticiler kota uygulanmasına devam edilmesini isterken, yerli markalar ise üç yıl öncesinin aksine Çin'de ürettirdikleri ürünlerle Avrupa'dan Türkiye'ye giren yabancı markalarla rekabet edemedikleri gerekçesiyle kotaların kalkmasını istiyor.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), serbest ticaret ilkelerine bağlı olarak 1 Ocak 2005'ten itibaren kotaların kaldırılmasını istiyordu. Ancak, kotaların kaldırılması Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki anlaşmayla tekstil ve konfeksiyon sektöründeki bazı ürünlerde 1 Ocak 2008'e ertelenmişti. Bu ertelemede Türkiye'nin anlaşmadaki "Yerel üreticilerin olumsuz etkilenmesi halinde 3 yıl süre ile safeguard (korunma ve gözetim) önlemleri alınabileceği" yönündeki maddeden hareketle uyguladığı ek önlemler etkili olmuştu.
AB ile yapılan anlaşma sayesinde 44 kategoride koruma önlemi alan Türk tekstil ve konfeksiyon sektörü, 2005'te Çin nedeniyle büyük bir yıkım yaşamamıştı. Ancak 3 yıllık sürenin de sonuna gelindi. 1 Ocak 2008 itibariyle Türkiye ve AB ülkeleri Çin'e karşı tüm kotaları kaldıracak. Yani 1 Ocak'tan itibaren Çin malları, hem Türkiye'ye hem de Türkiye'nin en büyük pazarı olan AB ülkelerine serbestçe girebilecek.
Hükümet önlem almalı
Kotaların kalkması aradan geçen üç yılın sonunda sektörde farklı yorumlara neden oluyor. Özellikle AB ülkelerine fason üretim yapan Türk firmaları, kotaların kalkmasıyla ciddi bir sıkıntı yaşanacağı görüşünde. Fason üreticiler hükümetin yeni önlemler alarak sektörde yeni bir çöküşü engellemesini istiyor. Markalarıyla üretim yapan hazır giyimciler ise üç yıl önceki pozisyonlarını değiştirdi. Türk pazarına Çin'de ürettirdikleri mallarla Avrupa'dan giren Zara, Mango gibi markalarla rekabet edebilmek için kendilerinin de aynı şartlara sahip olmasını isteyen Türk markalarının üreticileri artık kotaların kalkmasını savunuyor. Bu üreticiler Türkiye'nin kalite ve zamanlama açısından rekabet gücünün artık arttığı görüşünde.
Öte yandan, Çin'e karşı 3 yıldır 44 kategoride safeguard uygulayan Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan bir yetkili, müsteşarlığın Çin'den yapılan ithalat konusunda çok dikkatli davranacağını ve şikâyet halinde antidamping ve safeguard gibi mekanizmaların hemen devreye alınacağını söyledi.
Hükümete çağrı yapacaklar
İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon Fasoncuları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Kocaoğlu, bu hafta içerisinde yapılacak olan İstanbul Moda Fuarı ile ilgili toplantıda bu konuyu gündeme getireceklerini söyledi. Kocaoğlu, "İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği öncülüğünde yapılacak bu toplantıya 15 sektörel dernek katılacak. Biz de hazır giyim sektörünün tamamı bir aradayken bu konuyu gündeme getireceğiz. Hatta bu toplantıdan hükümete bir çağrı çıkmasını istiyoruz. Çünkü kotaların kalkması ile birlikte fason üreticilerin zaten çok fazla olan sorunları katmerlenecek. Bu nedenle sektörümüzün rekabet gücünü artıracak tedbir ve destekler alınması yönünde hükümete bir çağrı yapacağız" diye konuştu.
Yüzde 10-15 etkilenme olur
Kotaların kalkması ile birlikte Türkiye'de tekstil ve konfeksiyon üretiminin daha da zorlaşacağını ifade eden İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) Başkanı İsmail Gülle de "Türkiye'de üretim zaten çok zor koşullarda yapılıyor. İstihdam üzerindeki yükler zaten çok ağır. Şimdi de elektriğe zam konuşuluyor. Bunların üzerine pazarlarımızı ucuz Çin mallarının dolduracak olması tekstil ve konfeksiyoncuyu mutlaka etkileyip, zorlayacaktır. Ben ilk etapta yüzde 10-15 civarında bir kayıp bekliyorum" dedi.
Tekstilci Şevket Sürek de, kotaların kalkacak olmasının Türkiye'yi olumsuz etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu vurguladı.
Katı ve hızlı olmalıyız
Çin'e karşı kotaların kaldırılması halinde yalnız Türkiye değil tüm dünya ekonomilerinin perişan olacağını belirten Türkiye Tekstil İşverenleri sendikası Başkanı Halit Narin de, "Ben kotaların tamamen kaldırılacağını asla düşünmüyorum. Avrupa mutlaka kendini koruyacak önlemler alacaktır. Önemli olan Türkiye'nin ne yapacağı. Bugüne kadar önlem alma konusunda hep çok geç kaldık. Hiç değilse bu kez elimizi çabuk tutup, Çin'e karşı ne yapabileceğimizi araştırmalıyız. Örneğin Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmadığı için safeguard'ları kullanabilir. Yapıcı, katı ve hızlı hareket ederek, nelere izin veremeyeceğimizi bir an önce resmi olarak açıklamalıyız" açıklamasını yaptı.
Bakan çelişkili konuşuyor
İpekyol Yönetim Kurulu Başkanı Yalçın Ayaydın, Dış Ticaret Müsteşarlığı İthalat Genel Müdürlüğü'nün 1 Ocak'tan sonra da kotaları uygulayabilmenin yollarını aradığını ifade ederek, "Bizim rakibimiz olan Avrupalı markaların hepsi üretimlerinde Çin malları kullanıyor veya direkt Çin'de üretim yapıyor. Biz ise kotalar nedeniyle bunu yapamıyoruz. Bu nedenle de onlarla fiyatta rekabet edemiyoruz. Üç yıldır bu duruma karşı sessiz kaldık. Ancak artık kota konulmasını istemiyoruz. Dış Ticaretten Sorumlu bakanımız kendisiyle çelişki içinde. Bir yandan bize Turquality desteği vererek markalaşın diyor, diğer yandan diğer markalara karşı elimizi kolumuzu bağlıyor" diye konuştu.
Markalarımız yok olur
Kota uygulamasına devam edilirse zaten marka fakiri olan Türkiye'de var olan markaların da yok olup gideceğini vurgulayan Kığılı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kığılı, "Tüm dünya markaları mallarını Türkiye'de serbestçe satıyor. Üstelik bu malların büyük bir kısmı Çin'de üretiliyor. Onlar serbestçe Çin'de üretim yapıp, mal alabilirken bize kota konuyor. Bu durumda nasıl rekabet edeceğiz" dedi.
Park Bravo Yönetim Kurulu Başkanı Kamil Özçoban da, yasakçı zihniyet ile Türkiye'nin ilerleyemeyeceğini belirterek, kotaların devam etmemesi gerektiğini belirtti.
Türkiye tekstilde Çin'in 11'inci büyük pazarı
Türkiye Çin'den hazır giyimden çok tekstil ve hammaddeleri ithalatı gerçekleştiriyor. Bu kapsamda Türkiye tekstilde Çin'in en büyük 11'inci pazarı. Aralarında tekstil ürünlerinin de bulunduğu 44 kategoride kota olmasına rağmen 2005'te Türkiye'ye 542 milyon dolarlık tekstil ihracatı gerçekleştiren Çin, 2006'da bu oranı yüzde 44 artırarak 781 milyon dolara çıkardı.
Avrupa da önlem arayışında
2008 yılı başından itibaren tekstil ürünlerini kota engeline takılmadan AB'ye ihraç etmeye başlayacak olan Çin, Avrupalı üreticileri de düşündürüyor. Avrupa Komisyonu, Çin'in ucuz tekstil ürünlerinin kotaya tabi tutulmadan AB'ye girişine karşı bazı önlemlerin alınması gerektiği görüşünde. Yaz aylarında Referans'a konuşan Komisyon'un ticaretten sorumlu üyesi Peter Mandelson, 2005'ten bu yana sürdürülen ortak denetim sisteminin 1 Ocak'tan itibaren daha sıkı hale getirilmesi ve Çin'in AB'ye yaptığı tekstil ihracatındaki hızlı büyümelerin dizginlenmesini öneriyor. AB Dönem Başkanı Portekiz'den bir yetkili de daha önce Referans'a yaptığı açıklamada, "Çin tekstil ürünleri hiçbir engelleme olmadan AB'ye girecek değil. 2005 yılında imzalanan anlaşma gereği, kotaların kaldırılması sürecinin yumuşak bir geçiş süreci olacağı konusunda da anlaşmaya varılmıştı" demişti.
Kotalı Çin malları
* Pamuklu mensucat
* Suni filament iplik mensucatı
* Yünlü mensucat
* Dokunmamış mensucat
* Selüloz türevlerinden sıvama mensucat
* Keten ve ramiden mensucat
* Anoraklar
GİYİM
* Gömlek tişört, kazaklar, rüzgar kolsuz ceket, dokunmuş kışlık pantolon (erkek/çocuk), gömlekler, fanila atlet, külot ve slip, gece gömleği vs., parka, anorak, rüzgârlık, pijama, astarlı spor kıyafeti, blazer, askılı tulum, kısa pantolon, şort, etek, takım elbiseler, dışı tek taraflı astarlı spor elbiseleri, palto yağmurluk ve ceket (erkek), palto pelerin, manto, yağmurluk ve kaban (kadın), önlük ve iş kıyafeti, örme palto, ceket, plazer, spor kıyafeti, örme bluz ve süveter (kadın), ipekten elbise.
AKSESUVAR
Papyon ve kravat, eldivenler, çorap, külotlu çorap, tayt, sutyenler, yüzme kıyafetleri, şal, duvak, eşarp, peçe.
EV TEKSTİLİ
* Pamuklu havlu, yatak çarşafları, bornoz, robdöşambır, masa örtüleri, perdeler (stor dahil)
8 Ocak 2008 Salı
ABD'nin Turkiye Dusmanligi Tarihi
ABD'den Türklere yönelik düşmanlığın tarihi
İnsanlarımız keşke ABD'nin 28. cumhurbaşkanı Thomas Woodrow Wilson'ı tanısalardı. Wilson, dünyaya barış ve demokrasi getirme iddiasıyla elinde satır ortaya atılan zırtapoz ABD başkanlarının ilk ünlü örneğidir. 1918 yılında ortaya attığı ve "Wilson prensipleri" diye anılan 14 maddelik programı kapsamında Osmanlı'nın ve bu arada Anadolu'nun parçalanmasının gereğini ortaya koyan odur. Yurtdışına çıkan ilk ABD başkanıdır ve bu yolculuğa çıkışının tek nedeni de dünyanın parselasyon çalışmalarına öncülük etme amacıdır. 18 Ocak 1919 günü başlayıp dört gün süren ve Paris Konferansı olarak anılan toplantılarda İngiltere, İtalya ve Fransa başbakanları ; Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando ve Georges Clemenceau'ya önderlik etmiştir. Sevr işte bu konferansın ürünüdür. Dolayısıyla Sevr'in baş mimarının ABD olduğunu kafamıza çakmamız gerekir.
ABD'nin düşmanlığının başlangıcı olarak Sevr'in düşünülmesi ise büyük hata olur.
ABD Başkanı Wilson daha Birinci Dünya Savaşı bile başlamadan çok önce Türkiye'yi yok etmekten, haritadan silmekten söz etmiştir. 1912 yılında kendisine ABD büyükelçisi olarak Türkiye'ye Morgenthau'nun gönderilmesi önerildiğinde, "Öyle bir memleket olmayacak ki, elçi göndermek gereksin" cevabını verir. Elçi topraklarımıza, "O halde izin verin de bunu yerinde izlesin" gerekçesiyle gönderilebilecektir".
2)
ABD, Türk topraklarında Rumluk ve Ermenilik davası güdülmesini kışkırtıp desteklemek amacıyla daha Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce muazzam bir örgütlenme gerçekleştirmiştir. 1914 yılında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Amerikan Misyonerler Kurulu örgütüne bağlı 174 misyonerlik vardır. Kurul, 17 büyük misyonerlik merkezine ve 9 hastaneye sahiptir. 426 okulu ya doğrudan işletmekte ya da kontrolu altında tutmaktadır. Bu okulların öğrenci
sayısı 25 bindir.
3) Bu örgütlenmenin küçümsenmesini önlemek ve Ermeni soykırımı iddiasını başımızın üzerinde Demoklesin kılıcı gibi tutan ABD'nin maskesini düşürmek için iki belgeye değinelim. Bunlardan birincisi, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi arşivlerinde bulunan Merzifon Amerikan Koleji Direktörü George White'ın mektubu. White, Haçlı Savaşı zihniyetini şöyle ortaya koyuyor : " Hristiyanlığın en büyük rakibi müslümanlıktır. Müslümanların da en kuvvetlisi Türkiye'dir. Bu devleti yıkmak için Ermeni ve Rum dostlarımızı terketmemeliyiz. Hristiyanlık için Ermeni ve Rum dostlarımız tarafından o kadar çok kan feda edildi ki, bunlardan birçoğu İslamlara karşı mücadelede şehit oldular. Unutmayalım ki, kutsal hizmetimizin sonuna kadar daha pek çok böyle şehit kanı akıtılacaktır. Alevîlere de mezhep hususunda serbestlik tanırsak, onlar da bize katılacaklardır. Bizim görevimiz bu fırsatı kaçırmamak, gereğine uygun hareket etmektir. Hristiyanların şimdiye kadar görmüş oldukları zulümlere karşı onların zekâtını ödeyecek bir ruh aşılamalıyız. Biz bunu şimdiye kadar yaptık ve başarılı olduk ".
4) Şimdi bir de Amerikalı profesör Earle'e kulak verelim : " Amerikan misyonerlerinden ve misyoner okullarından Ermeniler dillerini ve tarihsel geleneklerini yeniden üstün tutmayı öğrendiler, Batı'nın siyasal, toplumsal ve ekonomik ilerleme ideallerini tanıdılar, bulundukları duruma karşı daha etkin bir hoşnutsuzluk duymayı ve köylü müslüman komşularına karşı keskin bir üstünlük duygusu beslemeyi elde ettiler" 5)
( Anadolu'da bu kışkırtmacılığı yapan ABD'nin utanmazlığında elbette sınır olmayacaktır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, çoğu Rum ve Ermeni olan Amerikan vatandaşlarının zarara uğradığı iddiasıyla yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nden tazminat ister. İsteği 55 milyon Dolar'dır ama, bir at pazarlığı niyetinde olduğu Cumhuriyet Hükümeti tarafından farkedilir ve kendisine yüz verilmez. Pazarlıklar uzun sürer ve nihayet 1934 yılında yakamızdan düşmelerini sağlamak için 1,3 milyon Dolar tazminat kabul edilir. 6) )
Şimdi ABD'nin o dönemlere ait bir başka küstahlığına değineceğiz.
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na katılış tarihi 29 Ekim 1914'tür. Günümüzde Ermeni soykırımı iddialarının, tehcir kararının alınmış olduğu Mayıs 1915 ve sonrası döneme dayandırıldığını da biliyoruz. Halbuki, Türkiye'de hristiyan kırımı yapıldığı, bunu önlemek amacıyla Türkiye'ye bir donanma gönderilmesi gerektiği yönündeki bir kampanyanın ABD basınında başlatılması, tüm bu tarihlerden çok önceye rastlar. Böyle bir kampanyanın başlatılması üzerine ABD'de büyükelçi olarak bulunan Ahmet Rüstem 8 Eylül 1914 tarihli Washington Evening Star gazetesine bir demeç vererek, yürütülen bu kampanyanın ABD'yi savaşa sokma amaçlı bir kışkırtma olduğu konusunda Amerikan kamuoyunu uyarmaya çalışır. ABD yönetimi Ahmet Rüstem'e büyük tepki gösterir, özür dilemesini, ABD'de kalıp göreve devam edebilmek istiyorsa bir pişmanlık belgesi vermesini ister. Ahmet Rüstem bu isteği kabul etmeyince de 20 Eylül 1914 günü ABD'den kovulmuş olur. 7)
O döneme ilişkin ABD tarihinden bilmemiz gereken bir başka önemli isim, "Colonel (albay)" takma adıyla tanınan "Colonel House" ya da tam adıyla Edward Mandell House'dır. Bu kişi ABD başkanı Wilson'un danışmanı sıfatını taşımasına karşın, bazı çevrelerde "ABD'nin gerçek başkanı" olarak nitelendirilecek kadar güçlü ve yetkili bir politikacıdır. 1. Dünya Savaşı süresince de, ilgili devletlerle tüm ilişkileri o yürütmüştür. İşte bu "Albay" House, 1916 Şubat'ında Londra'da İngiliz Savaş Kabinesi ile toplantı yaptığı bir günün ardından güncesine şunları yazar : "Türkiye'yi hem Asya'da, hem de Avrupa'da neş'e içinde paylaştık". 8)
( Dikkatinizi çekeriz, bu laf edildiğinde daha 1. Dünya Savaşı'nın bitmesine ve bizim yenilerek Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya mecbur kalmamıza iki yıl sekiz ay, Sevr'e dörtbuçuk yıl vardır).
Bu topraklara ve bu toprakların insanlarına karşı ezelden beri akıl almaz, ama hayâsız olduğu tartışılmaz bir kin duyan ABD'nin öyküsüne merak edenler için devam edeceğiz.
____________________
1) Evans, Laurence ; "United States Policy and the Partition of Turkey : 1914-1924 ", s.29.
2) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 285.
3) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1
s. 289
4) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.287-288.
5) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.289
6) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.292
7) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1s. 292-300
8) . Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 302
Alaturka Cadde Duzenlemesi - Necdet Guler
ALATURKA CADDE DÜZENLEMESİ
Yer, İzmit - Kuruçeşme… Atatürk Caddesi… İnsanlar toplanmış, ağaçların kesilişini seyrediyorlar.
- Ağaçları neden kesiyorlar ?
- Kaldırımlar yeniden yapılacakmış
- Yani daha güzel kaldırımlar için mi ?
- Evet...
Yıl 1998… Aylardan Ağustos… Türk ve İtalyan hükümetince ortak yürütülen Türkiye Kavakçılığını Geliştirme Projesi’nde görevli elemanlar olarak Orman Bakanlığı tarafından 4 mühendis 1 aylığına İtalya’ya gönderildik. Araştırma kurumlarında mesleki incelemeler yapıyor, tatil günlerinde ise bölgedeki şehirleri gezmeye gidiyorduk.
Bir seferinde yolumuz Alessandria şehrine düştü. Kuzeyde, İzmit kadar bir şehir. Şehri gezip yorulunca büyük bir parka girdik. Adeta orman görünümündeydi. Bir de ne görelim !… Bütün ağaçlar, yurdumuzda ancak birkaç örneği olan Gingko biloba. Bunlar Dinazorlar devrinden kalan bir türe aittir... Bu yüzden bilim adamlarınca canlı fosil sayılıyorlar... Hem geniş yapraklı, hem iğne yapraklı ağaçların botanik özelliklerini taşıyorlar, kuraklığa ve eksi 20 dereceye kadar dayanabiliyorlar.. Bu ağacın yapraklarının, tohumlarının, çiçeklerinin birçok hastalığa karşı etkili olduğu biliniyor. Örneğin alkolde tutulan yaprakları ülser tedavisinde kullanılıyor. Bu yüzdendir ki, italyanlar bu ağaca “albero della vita = Hayatın Ağacı” ismini vermiş. Biz dördümüz Gingko biloba’yı hayatımızda ilk defa gördüğümüzden, heyecanla ağaçlardan birinin dalını eğdik ve yapraklarını inceledik. Fakat bunu yaparken dal kırılacak diye ödümüz koptu, bir tek yaprak koparmaya da cesaret edemedik. Çünkü çevrede oturanlar polis çağırır, başımız büyük derde girerdi ve üstelik orman mühendisi olduğumuzu söylesek daha da utanacak duruma düşerdik.
Yıl 2007… Ekim’in 28’i… Günlerden Pazar… İzmit - Kuruçeşme’nin en işlek caddesi olan Atatürk Caddesi’nde mevcut kaldırımlar yenilenecek diye, 30-40-50 sene önce dikilmiş olan, herbiri 10-15 m boyunda ıhlamur, akasya ve çınar ağaçları dipten kesiliyor.
Bu caddede ticaret yapan esnaf, kahvehanelerinin müdavimleri, binalarda oturanlar, yayalar, hepinize müjdeler olsun !… Artık pırıl pırıl kaldırımlarda gezeceksininiz, üstüne iskemlelerinizi atıp sohbet edeceksiniz, güneş ışnları hiçbir engele takılmadan size ulaşacak ve vücudunuzdaki D vitamini artacak !… Bu pahalılıkta ne büyük avantaj değil mi ?… Hele yazın ısınan kaldırımlar sizin de içinizi ısıtacak… Ağaçların tepesine konan kuşlar üzerinize pisleyemeyecek. Hele o kargaların bed sesi hiç olmayacak. Yol kenarlarına bıraktığınız arabalarınız öyle ısınacak ki, içine binince o sıcaklığın fizyolojik etkisini hemen hissedeceksiniz, ağrılarınız hemen gececek.
Manzaranız mı bozuldu ?… Fazla üzülmeyin. Zaten manzara nedir ki ?... Siz kaldırım manzarasından herhalde habersizsiniz. Hem şimdi öyle ağaçlar var ki 3-5 senede elektrik direği gibi büyüyor. Büyüyenlerin şekli elektrik direği gibi olmaz ise budayıcılar var, ağacın bütün dallarını keserek onu direk haline getiriyorlar, geçen sene görmediniz mi? Kesilen ağaçlar tozu mu tutuyordu ?… Kaldırımlar kaymak gibi olacak… ortada toz mu kalır.
İnsanlara “güzel kaldırım mı istersiniz, yoksa ağaçları mı?” diye sorsalar Tanganika’da yaşayanların bile kaldırımı tercih edeceğini bilmiyorsanız yazık size… Sanki o ağaçların kesilmesine karar veren bunu bilmiyor… Kaldırım daha önemli… Esnaf kardeşlerim… Geniş ve yüzeyi pürüzsüz kaldırımın dükkan önüne daha fazla satılacak mal koymak olduğunu da mı bilmiyorsunuz ?... Bu ülkede kaldırımlar daha çok buna yaramıyor mu? Siz konut sahipleri…”Güneş giren yere doktor girmez” deyişini size ilkokulda öğretmediler mi ?… Güneş ışınlarının önündeki engelleri kaldırmakla size yapılan bu iyiliği yaz gelince daha iyi anlayacaksınız..
İşte fark…”Sizi nikahıma davet ediyorum. Çicek göndermeyin, falanca vakfa fidan bağışı yapın” şeklinde davetiyeler yazan, bir fidan dikilmesi için didinip, Tema gibi kuruluşlara üye olan Türkiye’nin insanları… Kesince oluyor.. Yazıklar olsun…
NECDET GÜLER
Yazar:
Manitu
Zamanı:
21:53
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: duyarlılık, eğitim, siyaset, suç toplumu, toplumsal, türkiye, yaşam
Turk Lokumu Rum Lokumu Oldu!!!
Bize birşey bırakmadılar. Rumlar, önce baklavaya sahip çıktılar şimdi de lokuma
.
Türk lokumu Rumların oldu
Daha önce baklavayı Milli Tatlı olarak tanıtan Kıbrıs Rum Yönetimi, Türk Lokumu olarak bilinen lokumu da Kıbrıs Lokumu adıyla AB'de tescil ettirdiler.
Coğrafi işaret zengini Türkiye'de lokumun tesciline yönelik herhangi bir başvuru bulunmuyor.
Türkiye'nin aralarında Antep Fıstığı, Türkmen El Halısı, Türk Tazısı, Gemlik Türk Atı ve Kars Türk Çoban Köpeği'nin de bulunduğu 93 tescilli coğrafi işareti bulunurken, Ayvalık Tostu, İznik Çinisi, Kayseri Mantısı gibi çok bilinen coğrafi işaretler de tescillenmeyi bekliyor.
Kamuoyunda ''Turkish Delight'' olarak bilinen, reklamları yapılan Türk Lokumu'nun tescili için ise Türk Patent Enstitüsüne (TPE) yapılmış herhangi bir başvuru yok. Sadece Safranbolu Lokumu için tescil girişimi mevcut.
AA muhabirinin TPE yetkililerinden aldığı bilgiye göre, Türkiye, Avrupa Birliği'ne üye olmadığı için korumalar, Türkiye içinde sınırlı kalıyor. Türk Lokumu'nun da aslında geleneksel özellikli bir ürün olduğu için yani sınırları tüm Türkiye olduğu için coğrafi işaret olarak değil de geleneksel ürün olarak tescillenmesi gerekiyor, ancak bu konuda yasal eksiklik var.
Lokum için Türk Lokumu adıyla da bir başvuru gelirse kabul edileceğini ve üretim sınırları Türkiye olarak belirtilip tescillenebileceğini vurgulayan TPE yetkilileri, enstitü tarafından hazırlanan ''Coğrafi İşaretlerin ve Geleneksel Özellikli Ürün Adlarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı'' ile de yasal boşluğun doldurulacağını belirtiyor.
Geleneksel özellikli ürün, ''Geleneksel ham maddeler kullanılarak üretilen veya geleneksel bir terkip ya da doğrudan doğruya geleneksel bir üretim biçimi ile karakterize edilen, yahut doğrudan geleneksel bir üretim biçimine dayanmamakla birlikte, böyle bir üretim tarzını yansıtan işlemlerden geçirilmiş olması nedeniyle aynı kategorideki benzer ürünlerden açıkça ayrılabilen ürün'' olarak tanımlanıyor.
Rum Kesimi AB'ye üye olduğu için AB ülkelerinin tümünde koruma aldığını ifade eden yetkililer, anılan lokumun belki de Türk Lokumu'nun ayırt edici özelliklerini taşımadığını, bunu anlamak için tarifnamesine bakılması gerektiğini söylüyor.
''Bu lokum muhtemelen Türk lokumundan farklı'' diyen yetkililer, ürün Türk Lokumunun tüm özelliklerini taşıyorsa Türkiye'nin AB nezdinde itiraz hakkının bulunduğunu ifade ediyor.
AA
Musul Turkiye'yi Istiyor
Musul Türkiye'yi İstiyor...
Aslında 1926 Ankara Anlaşması bize hukuken Musul Vilayetini geri alma hakkını veriyor ama hükümet bunu dillendirmek ve uygulamaya sokmak düşünce ve kararlılığına sahip değil.
Ancak şu anda Musul Vilayeti BM daimi temsilcisinin de benzer bir uluslararası hakkımız olduğundan bahsediyor olması oldukça ilginç.
Önemli bir diğer konu da şudur ki: MUSUL VİLAYETİ; Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını kapsamaktadır ve 1. Meclisin (1920) kabul ettiği Misak-ı Milli sınırları içindedir.
MUSUL TÜRKİYE'Yİ İSTİYOR!
63 Kürt aşireti Türkiye'yi istiyor.
Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor.
Musul Vilayet Konseyi'nin BM daimi temsilcisi İsviçreli hukukçu Keller, Türkiye'nin müdahale hakkı bulunduğunu ve aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanmak istediğini söyledi.
Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor. 1925'te kurulan Musul Vilayeti 1992'de dönemin Cumhurbaşkanı Özal öncülüğünde Körfez Savaşı nedeniyle yaşanan bölünme ihtimalleri üzerine Ankara'da bir araya gelerek harekete geçti ve İsviçreli hukukçu J. Anton Keller'i BM daimi temsilcisi seçti. Son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine Konsey'in Türkiye ile konuyu görüşmek için toplanma kararı alması üzerine Keller İstanbul'da toplantı yapmak için girişimleri başlattı.
PASAPORTA EL KONULDU
Ancak Keller'in yapacağı toplantıya 63 aşiret liderini temsilen katılması beklenen Kuzey Iraklı 4 aşiretin liderleri Türkiye'ye gelemedi. Aralarında Almanya'da sığınmacı olarak yaşayan eski Dohuk valisi, Saddam dönemi eski Tarım Bakanı ve yazar Musul Vilayet Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Sıddık Mahmut, Hollanda'da sığınmacı olarak yaşayan ve Kerkük bölgesindeki petrol yataklarında önemli bir paya sahip olan Mama Seny aşiretinin lideri Müşir Hadi Ahmet, Musul vilayetine ait tapu kayıtlarını elinde tutan ve şu anda Kuzey Irak'ta bulunan Surçi aşiretinden Nedim Surçi, Süleymaniye'de yaşayan ve tapu sicillerinden sorumlu olan Şeyh Saleh'in de bulunduğunu söyleyen Keller, Barzani yönetiminin bu kişilerin pasaportlarına el koyarak ve telefon iletişimlerini keserek Türkiye'ye gelmelerine engel olduğunu söyledi. Keller, Türkiye'nin acil olarak devreye girmesi gerektiğini belirtti.
Keller bu durum üzerine Türkiye'de Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, MHP İstanbul Milletvekili Gündüz Aktan ile muhalefet partisi milletvekilleriyle görüşerek durum hakkında bilgi verip, aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanma isteklerini iletti. Keller önceki gün ise Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi'nin düzenlediği "Musul Vilayeti'nin Yeniden Doğuşu mu?" başlıklı bir panele katıldı. Emekli orgeneral Edip Başer'in de katıldığı toplantıda, "Türkiye'nin Musul'a müdahalesi için tarihsel, hukuksal ve sosyolojik zemininin bulunduğu" belirtildi.
MUSUL VİLAYET KONSEYİ
1925 yılında Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala 'Musul Vilayet Konseyi' çatısı altında bir araya geldi. Kurtuluş savaşı bitince Türkiye 'Musul Vilayeti' ile ilgili durumu tartışmaya başladı. İlk sıkıntı 1922'de yaşandığı için konu o zaman görev yapan Milletler Cemiyeti'ne yansıdı. Cemiyet, 1925'te 'Bölge, Milletler Cemiyeti'nin kontrolündedir. Bölgede yaşayanların hakları belirlenmeli' kararı aldı. Musul Vilayeti, 1932 yılında Irak Krallığı'na bağlanırken iki önemli şart koşuldu: 'Birincisi, bölgedeki bütün halkların insan hakları nezdindeki kuralları güvenceye alınmalı. İkincisi bölgedeki aşiretlerin veya şahısların petrol ya da maden imtiyazları güvence altında tutulmalı'. Bu şartlarla Musul Vilayet Konseyi'ne imtiyaz verildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Musul, Irak devletinin parçası oldu. Konsey, Körfez Savaşı'yla birlikte Irak'ta bölünmenin ilk ateşi yakılınca harekete geçti ve 1992'de İsviçreli hukukçu Keller'i BM nezdinde temsilci seçti.
TÜRKİYE'NİN 75 KM İÇERİ GİRME HAKKI VAR
Türkiye ile Irak arasında 1946 yılında imzalanan dostluk ve sınır anlaşmasına göre her iki ülkenin sınırları içinde bulunan 75 kilometrelik bir bölge içinde eğer komşu ülke o bölgede asayişi sağlayamıyorsa, saldırıya maruz kalan ülkenin sıcak takip yapabilme hakkını kabul ettiğini kaydeden Keller şöyle konuştu: "Dönemin Başbakanı Özal'ın Barzani ve Talabani üzerinde çok önemli bir etkisi vardı. Ankara'daki toplantıda Talabani ellerini masanın üzerine koyarak bu oluşuma destek olacağına dair yemin etti. Barzani ise Musul Vilayet Konsülü'ne destek olabileceği sözü verip diğer Kürt aşiretlerle birlikte hareket edeceği konusunda teminat verdi."
MUSUL'A GİRME HAKKIMIZ VAR
1992'de Özal'ın direktifiyle yapılan toplantının baş aktörlerinden olan eski Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak da Türkiye'nin bölgeye müdahale hakkının olduğunu savundu. Koçak Musul Meselemiz, adlı bir kitapçık hazırlayarak Başbakan Erdoğan başta olmak üzere bir çok üst düzey yetkiliye gönderdi. Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının odak noktasının Kerkük değil Musul olmasını öneren Koçak, Türkiye'nin o dönem Musul'u bağımsız bir Irak devleti olmadığı için şartlı olarak Irak Krallığı'na bıraktığını ifade etti.
26 Aralık 2007 Çarşamba
Din Adamlari Kurullara Girmeye Basladi
Din adamları tıbbi etik kurula giriyor
Tıbbi ürünlerin klinik araştırmaları sırasında hasta haklarının korunmasıyla ilgili etik kurullara ilk kez din adamları girecek. Gerekçe: Salt bilimsel gözle bakmayan AB mevzuatına uygun bir kurulMİTHAT YURDAKUL Ankara
Sağlık Bakanlığı, AB mevzuatına uyum sağlanması amacıyla Türkiye'de yapılacak klinik araştırmalarla ilgili yeni bir yönetmelik taslağı hazırladı. Taslakla ilgili Milliyet'e bilgi veren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Mahmut Tokaç, "Beşeri Tıbbi Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik Taslağı"nın sektörün görüşüne sunulduğunu ve yanıt beklendiğini söyledi. Tokaç, taslakla halen 84 olan yerel etik kurul sayısının 20-25 civarına indirileceğini kaydetti.
Halen tıp ve hukuk uzmanlarından oluşan etik kurullara esnaf örgütleri, tıp etiği uzmanları ve din adamlarının da gireceğini kaydetti.
"Din adamlarının etik kurullarda AB mevzuatına uygun şekilde ilk kez yer almasının planlandığını" ve amacın "olaya salt bilimsel gözle bakmayacak" bir kurul oluşturmak olduğunu belirten Tokaç, "Olaya salt bilimsel gözlükle baksaydık bilimsel kurul olurdu" dedi.
Diyanet mensubu
Etik kurullara girecek din adamlarının ilahiyat fakültesi mezunu olmasının öngörüldüğünü belirten Tokaç, kurullarda diğer dinlere mensup olanların duyarlılıklarının da dikkate alınacağını kaydetti. Tokaç "Mümkünse İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden ya da İlahiyat mezunu bir Diyanet mensubu olabilir" diye konuştu.Etik kurulun "yapılan araştırmanın insan haysiyetine uygun olup olmadığını araştırmakla yükümlü olduğunu" vurgulayan Tokaç, din adamı uygulamasının AB mevzuatında da bulunduğunu belirterek "Dinle doğrudan ilgisi yok, din adamlarındaki insan hassasiyetiyle ilgili olabilir. Fetva makamı oluşturmuyoruz. Önemli olan sivil vatandaş gözüyle bakarken birkaç pencereyi birden açık tutmak" dedi. Tokaç, merkezdeki etik kurulun, yerel kurulların çözemediği anlaşmazlıkları da "hakem" olarak karara bağlayacağını anlattı.
AB'de farklı uygulamalar
Klinik araştırmalarla ilgili etik kurullar, AB'nin kabul ettiği çatı niteliğindeki yasal düzenlemenin belirlediği kurallar çerçevesinde görev yapıyor. Bu kurulların görev tanımını belirleyen AB, üyelerin kimlerden oluşacağı konusunda sadece "tıp uzmanları ve tıpla ilgisi olmayan uzmanlar" ayrımını getiriyor. AB ülkelerinde, kurullara din adamlarının dahil edilmesi konusunda da farklı yaklaşımlar bulunuyor. Klinik araştırmalarla ilgili etik kurulların oluşturulmasında AB'nin 2001 tarihli yönergesi temel alınıyor. Bu yönerge, etik kurulun bağımsızlığının önemini vurgularken, "yapısı" konusunda spesifik bir yönlendirme yapmıyor. Benzer bir yaklaşıma Avrupa Konseyi'nin konuyla ilgili protokolünde de rastlanıyor. Bu protokolde ve AB yönergesinde, klinik araştırmanın etik olarak kabul edilebilir olup olmadığı hakkında görüş bildirecek kurulun, tıp ve tıpla ilgili olmayan, farklı bilim kollarında görev alan isimlerden oluşması telkin ediliyor. Etik kurulun yapısı ve üye sayısı ülkeden ülkeye değişirken, din konusuna yaklaşım da farklılaşıyor. AB üyelerinin büyük çoğunluğu, üniversitelerde din konusunda uzmanlaşan akademisyenleri ulusal düzeydeki etik kurulu üyesi olarak atamayı tercih ediyor. Sayıları çok az olmakla birlikte, bazı AB üyelerinde din adamlarının doğrudan kurul üyesi olduğuna da rastlanıyor. Fransa, İsveç ve Danimarka, bu yöntemi belirleyen ülkeler arasında yer alıyor.
İlaç araştırmaları etik kurul görüşüne bağlı
Etik kurullar, "tıbbi araştırmalarda hasta ve denek haklarının, güvenliklerinin, sağlıklarının, onurlarının ve mahremiyetlerinin korunması için" oluşturuldu. İlaç araştırmaları için onayı zorunlu olan etik kurullar, ilaç dışındaki çalışmalar için başvuru durumunda görev yapıyor. Etik kurulların, sağlık araştırmalarında ulusal ve uluslararası etik ilkelere uyulup uyulmadığını incelemek, görüş bildirmek, karar vermek, uygulamayı izlemek gibi görevleri de var.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
09:44
0
yorumlama
Yeni Istihdam Paketi
İŞTE YENİ YILDA MASAYA YATIRILACAK İSTİHDAM PAKETİ:
18-29 yaşındakilerin primi 5 yıl devletten
İstihdam paketi, yeni yılın ilk Bakanlar Kurulu toplantısında ele alınacak. Paket, genç istihdamını teşvik ederken, eski hükümlü çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını içeriyor. Bakan Faruk Çelik, "İstihdam neşteri hazır" dedi
ÖNDER YILMAZ, GÜLÇİN ÜSTÜN Ankara
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın uzun süredir üzerinde çalıştığı, istihdam üzerindeki vergi yükünden kıdem tazminatına, zorunlu istihdamdan nitelikli işgücü yetiştirilmesine kadar pek çok konuyu içeren, "istihdam paketi" son aşamaya geldi. 18-29 yaş arasında ilk kez işe gerinlerin SSK işveren primlerinin 5 yıl Hazine tarafından ödenmesini, eski hükümlü çalıştırma zorunluluğunun kaldırılmasını içeren paketi, yılbaşından sonra sosyal tarafların görüşüne sunulacak.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Milliyet'in sorularını yanıtlarken, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in yeni yılın ilk işi olarak açıkladığı istihdam paketini, "işsizliğe vurulacak neşter" olarak nitelendirdi. Pakette kadınlar için pozitif ayrımcılığı içeren net hükümler olmamasına rağmen, kadın istihdamındaki engellerin kaldırılacağını kaydeden Çelik şöyle dedi:
"Mevcut düzenlemelere göre belirli sayının üzerinde kadın çalıştıran işyerlerinde emzirme odası bulundurmak ve kreş açmak zorunlu. Bu yükümlülük kadın çalışan sayısının daha düşük tutulmasına yol açıyor. Bu zorunluluğun kaldırılmasıyla işyerlerinde kadın çalışan sayısının artırılmasının önü açılmış olacak."
Spor tesisi kurma zorunluluğuna da değinen Çelik, "İşveren sanayi arsasının üzerine futbol sahası mı, yoksa istihdamı artıracak sanayi tesisi mi yapacak?" diye sordu. Çelik, bu gibi mecburiyetleri kaldırılarak istihdamın önünü açan köklü değişiklikler yapılacağını kaydetti.
Kıdem tazminatına formül
Kıdem tazminatı konusunda çeşitli alternatifler hazırlandığını ve Bakanlar Kurulu'na bu şekilde sunulacağını belirten Çelik, "Maaşa eklenmesi, fon oluşturulması gibi tüm alternatifler sosyal taraflarla bir araya gelinerek netleştirilecek. Bu düzenlemenin, kıdem tazminatının kaldırılması şeklinde takdim edilmesi doğru değil" dedi. Türkiye'nin önemli sorunlarının birisinin işsizlik değil, nitelikli işgücü olduğunu vurgulayan Çelik, işsizlik fonundaki 30 milyar YTL'nin bir kısmının İş-Kur'a aktarılarak iş garantili nitelikli eleman yetiştirme kurslarının açılmasının öngörüldüğünü kaydetti. Çelik şunları söyledi:"Bütün olarak bakıldığında bu paket işsizliğe neşter olacak. Bir taraftan kayıtdışılığı önlerken, diğer taraftan istihdamın önündeki engeller kalkacak. 2008 çalışanlar ve işverenler açısından olumlu adımların atıldığı yeni bir yıl olacak. İşsizlik oranını yüzde 6-7'lere indirebilirsek, toplumda ciddi rahatlama olur. Türkiye bunu başaracak güçtedir."
Pakette 7 önemli değişiklik yer alıyor3 yıl içinde işsizliğin belirgin düzeyde azaltılmasını hedefleyen pakette yer alan düzenlemeler şöyle:
Şartlı destekHükümetin yeni istihdam paketini Milliyet'e değerlendiren Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, kıdem tazminatına ilişkin düzenleme yapılmasına tepki gösterdi. "Kıdem tazminatı tartışma konusu yapılmamalı" diyen Kumlu, tazminatlara dokunulması halinde genel grev kararı alacaklarını ifade etti. Kumlu, "Fon oluşturulması, tazminatların maaşlara eklenmesi ya da başka bir formüle tümüyle karşıyız" dedi. Mevcut yasadaki zorunlu istihdamla ilgili hükümlerin korunmasını istediklerini vurgulayan Kumlu, 18-29 yaş arası gençlerin işveren priminin devletçe ödenmesi konusuna ise şartlı destek verdi. Uygulamanın istihdamı artıracağını dile getiren Kumlu, "Bu tür teşviklerde sendikalı işçi istihdam edilmesi koşulunun da getirilmesi bizim taleplerimiz arasında. Çünkü bu hem kayıtdışı ekonomiyi azaltacak, hem de sendikal örgütlülüğün güçlenmesini sağlayacaktır" dedi.
'30 yaş üstü işsizlik artar'DİSK Başkanı Sülayman Çelebi istihdam konusundaki düzenleme hazırlığını eleştirerek, "Bu, istihdam değil, olsa olsa yeni işsizlik paketidir" değerlendirmesinde bulundu.
Paketin temel felsefesinin işvereni rahatlatmak olduğunun altını çizen Çelebi şöyle konuştu:
"Bu düzenleme başladıktan sonra bakın bakalım 30 yaş üzerinde çalışan kalacak mı? Ya da 5 yıl boyunca primi devlet tarafından ödenecek olan bu kesim daha sonra ne olacak? İşveren elbette kendisine maliyeti daha az olanı işe almak isteyecektir."
Kıdem tazminatına dönük önerilerin kazanılmış hakları geriye götüreceğini vurgulayan Çelebi, paketin işvereni, kıdemlileri işten çıkarmaya ve gençleri daha düşük aylıklarla çalıştırmaya yönlendireceğini aktardı. Kreş ve emzirme odası zorunluluklarının yumuşatılmasına da değinen Çelebi şunları söyledi:
"Bu zorunluluklar kadınların çalışmasından kaynaklanan bazı sorunlarının çözülmesi için getirilmiştir. Emzirebilme, çocuğunun bakımını sağlama gibi sorunlara çözüm bulmadan kadının istihdamı nasıl sağlanabilir? Kaldı ki yasada öngörülen kadın işçi sayısına sahip olduğu halde kreşi, emzirme odası, doktoru olmayan yüzlerce örnek gösterebilirim. Yasa uygulanmıyor ki istihdamı caydırıcı olsun. Yasal çalışma süresi 8 saat olmasına karşın işçiler 14 saat çalıştırılıyor. Bu çalışma saatlerine uyulursa daha çok işçi çalıştırılması gerekeceğinden istihdam oranı zaten yüzde 20 artacaktır."
25 Aralık 2007 Salı
Yeni Sosyal Guvenlik Yasasi ve Yanlislar
Sosyal Güvenlik ile ilgili yeni yasa hakkında gelen bir maili paylaşıyorum. Herkesin bilgisi olmalı. Bunun siyasi yönü olarak ilgili hükümeti eleştirmek gerekiyor. Oy verilsin ya da verilmesin; önemli olan yanlışı görmek ve ses vermektir.
AKP Hükümeti'nin hazırladığı yeni Kanun Tasarısı geçen hafta TBMM'ye gönderildi.
- Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak.
- Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000'den 7.000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9.000 gün prime çıkacak.
- Emekli maaşları % 23 ila % 33 arasında düşürülecek.
- Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTL Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak.
- Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de "katılım payı" adı altında para ödenecek .
- "Katılım payı" gerektiğinde beş katına kadar arttırılacak.
- Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak .
- Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık sigortası primi yatırmak, hatta bir de "katılım payı" ödemek yetmeyecek . Şimdi bir de "ilâve ücret" adı altında para ödemek gerekecek .
- Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anla
- şılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter" mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara altı ay süreyle verilmesi öngörülen emzirme yardımı bir aya düşürülecek.
- Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneği % 16 azalacak.
- Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından 10 yıl süreyle % 10 oranında Genel sağlık sigortası primi kesilecek.
- Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, hastane kapılarından geri dönecek.
- Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak.
Hükümet Kanun'un yürürlüğünü önce 1 Temmuz 2007'ye erteledi. Ancak vatandaşların çok büyük bölümünün sağlık ve sosyal güvenlik haklarını yok eden Kanun'a karşı toplumun göstereceği tepkiyi genel seçimler öncesinde göze alamadı ve yürürlük tarihi ikinci defa 1 Ocak 2008'e ertelendi. AKP Hükümeti'nin hazırladığı yeni Kanun Tasarısı geçen hafta TBMM'ye gönderildi.
Tasarı eğer yasalaşırsa sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda bir dizi kayıp oluşacak ..
Yunanistan'da genel grev yaşamı felç etti. Hükümetin sosyal güvenlik sistemiyle ilgili reform planlarına tepki olarak başlayan grev, Yunanistan'da hayatı durdurdu. Gemi ve uçak seferleri iptal edildi, mahkemeler, okullar kapandı. Televizyonlar ve radyolar yayınlarını durdurdu, gazeteler basılmadı .
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
ATİNA - Yunanistan'da tüm kamu ve özel sektör çalışanlarının, hükümetin, çeşitli meslek kuruluşlarının oluşturduğu 155 emeklilik fonunu, yeni bir yasal düzenlemeyle 5 fonun çatısı altında toplamayı hedefleyen sosyal güvenlik reformu yapma girişimini protesto etmek amacıyla başlattığı 24 saatlik genel grev ülkede yaşamı felç etti. Sendikalar düşük emekli aylığı ve emeklilik yaşının yükseltilmesini öngören hükümet reformuna karşı çıkıyor. Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ile Yunanistan Kamu çalışanları Konfederasyonu'nun (ADEDY) çağrısıyla yapılan ve son 60 yılın en büyük grevi olarak nitelendirilen greve, şehiriçi ve şehirlerarası otobüs, tren, metro, troleybüs, tramvay şoförlerinin katılması nedeniyle özellikle büyük kentlerde ulaşım zaman zaman durma noktasına geldi. Sivil hava yolu taşımacılığı ile deniz yolu ulaşımı çalışanlarının greve katılmalarıyla iç ve dış hat uçuşlarında tüm seferler iptal edilirken, ana kara ile adalar arasındaki bağlantı da koptu. Avukat ve yargı mensuplarının da katıldığı grev süresince duruşmalar ertelendi, mahkemeler kapalı kalırken, üniversiteler ve okullar da kapılarını kapattılar. Kamu bankaları, elektrik ve su işleri daireleri ile PTT çalışanlarının eyleme katılmasıyla da hizmetlerde aksaklıklar yaşandı.
BİZİM ÜZERİMİZDEYSE ÖLÜ TOPRAĞI VAR.
BEĞENMEDİĞİMİZ YUNANLILAR KADAR OLAMADIK.
MEDYA, GERÇEKLERİ VERMEK YERİNE HERKESİ UYUTMAK İÇİN
OLMADIK UYDURMA HABERLER ÜRETİP DURUYOR... YAZIK !!
ZATEN HER MİLLET LAYIK OLDUĞU YÖNETİMLERCE YÖNETİLİR...
18 Aralık 2007 Salı
Ismet Pasa'nin Kurt Raporu
İsmet Paşa'nın Kürt Raporu | |||
| İsmet İnönü'nün yıllarca gizli kasalarda saklanan Kürt Raporu'yla Devletin “Kürt Politikası”na bakışı da ortaya çıktı. Gazeteci- yazar Saygı Öztürk'ün Doğan Kitap tarafından yayınlanan “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu” adlı kitabı bu konudaki bilgileri de ilk kez günışığına çıkarıyor. Yazar Emin Çölaşan “Raporun örneğini Saygı Öztürk’ten aldıktan iki gün sonra Uğur Mumcu bombalı saldırı sonucu öldürüldü” dedi ve bu trajik olayın ayrıntısı nı da “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu” kitabının önsözünde yazdı.
1935 yılında Atatürk’ün emriyle Doğu ve Güneydoğu illerini, ilçelerini adım adım dolaşan dönemin Başbakanı İsmet İnönü'nün hazırladığı “çok gizli” rapor, 72 yıl sonra gün ışığına çıktı. İnönü’nün raporu üzerine başlatılan Umumi Müfettişlik uygulamasının da en çarpıcı raporları bu kitapta yer alırken, Türkiye’nin bugün tartıştığı tüm konuların 72 yıl önceki sorunlarla aynı olduğu anlaşılıyor.. "Devletin Derinliklerinde”, “Kasadaki Dosyalar”, “Kırcı 5-6-2 Tamam Reis”, “Madalyalı Mahkum”, “Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü” kitaplarının da yazarı olan Saygı Öztürk’ün, Doğan Kitaptan çıkan “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu” kitabında Erzurum’dan Erzincan’a, Ağrı’dan Diyarbakır’a, Kars’tan Muş’a, Diyarbakır’dan Tunceli’ye, Van’dan Bitlis’e, devletin politikaları ilk kez bu kitapta ayrıntılarıyla açıklanıyor, 1935 yılı Türkiye’sinin ne durumda olduğu da gözler önüne seriliyor. İsmet Paşa’nın ünlü raporunda hemen her il’le ilgili değerlendirmeler yer alıyor. İşte rapordan bazı bölümler: - Ağrı'da Kürtlerin medenileşip, sükunet bulmaları bile kardır. Karaköse, hükümete bağlı bir Kürt şehridir. Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan'ın kurulmasından korkarım. - Iğdır'da Kürtlerin yerinden oynatılmasına ne lüzum, ne imkan vardır. - Türklüğe hevesli bir Arap şehri olan Siirt'in doğuya naklini tercih ederim - Van ve Erzincan'da acele olarak, Muş Ovası'nda tedricen ve Elazığ Ovası'nda kuvvetli Türk kitleleri vücuda getirmek zorundayız. - Türklerle Kürtler aynı okulda okumalıdır. Bu Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır. - "Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır. - "Düşman unsurlar içinde saldırgan olan teşkilat Kürt reisleri ve adamlarıdır. Fransız istihbarat zabitleri her istedikleri anda Kürt reislerini çeteler halinde memleketimize saldırtmağa muktedirdirler." - "Mardin vilayetinden çıkarılacak Hıristiyan ve Arapların yerlerini Kürtler derhal dolduracaklardır. Bu hal bizim için pek zararlıdır.” -"Siirt Türklüğe hevesli bir Arap şehridir. Hükümete yakın itaatkar halkı vardır. Havası gayet iyi olan Siirt susuz, pis bir trahom merkezidir. Siirt vilayetinde başlıca kuvvetimiz; idare merkezlerimiz, memurlarımız ve zabitlerimizdir. İdare merkezlerimiz çok kuvvetli olmalı. İcabında konulup kaldırılmak üzere özel adliye rejimi kurulmalıdır." - "Bitlis, Hizan ve Mutki arasında suni olarak daima devlet kuvveti ile vücuda getirilmiş bir Türk merkezidir. Bitlis olmasaydı bizim onu yaratmamız gerekecekti." - "Muş Ovası uzun süre boş kalmayacak, herhalde Kürtler yavaş yavaş dolduracaklardır." - "Van halkı derlemedir. Bütün halkın ümidi devletin göstereceği ilgidedir. Sağlam bünyeli şarkta Cumhuriyetin çok önemli bir temeli olacaktır. Böyle bir temel Türk hakimiyeti için her bakımdan lazımdır." - Malazgirt kadar bitkin ve fena bir yer güçlükle tasavvur edilebilir. Halbuki buranın, yeni temiz bir Türk şehri Türk merkezi olarak kurulması bizim için pek kıymetli olacaktır." - "Kürtleri verimli topraklardan nereye göndereceğiz? Hudut üzerinde bulunan yerleri derhal Kürtlerle dolacak. Ağrı'dan geçici olarak gelen Kürtleri de bir yere gönderemeyiz. Sükunet bulmuş olmaları bile kafi bir kardır." - "Bundan 10 sene sonra Sarıkamış'ın ordugahına askeri olarak ihtiyacımız olacağını zannediyorum." - "Kars'ı ve Artvin'i bir an evvel soyup tahrip etmek fikrinde değil, bütün kuvvetimizle son ana kadar muhafaza etmek kararında olduğumuza içeriyi ve dışarıyı kesin olarak inandırmak mecburiyetindeyiz."
- "Erzurum'un kalkınmasını az senelerde temin edebilirsek, şimalde hududa karşı ve içeride Kürtlüğe karşı sağlam bir Türk merkezini yeniden kurmuş oluruz." - "Az zamanda Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkunç Kürdistan'ın meydana gelmesinden kaygılanmak yerindedir." - "Bütün seyahatimizde en iyi şey olarak, belki bütün Türkiye'de bu bakımdan birincidir; Samsun hususi idare bütçesini gördüm." - "Türkler ve Kürtleri ayrı ayrı okutmakta yarar yoktur. İlk tahsili birlikte yapmalılar. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır." - Dersim Vilayeti'nin teşkili ile askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır. - Memur yetiştirecek büyük müesseseler güneyde yoktur. Orta mektebe girecekler içerisinde Kürtlerden de müracaat olursa, onları da reddetmemeliyiz. |
Hürriyet
Yazar:
Manitu
Zamanı:
16:59
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: duyarlılık, insan, kültür, problem, siyaset, sosyal, toplumsal, türkiye
9 Kasım 2007 Cuma
MEB 100 Temel Eser Fiyaskolari
Milli Eğitim Bakanlığı'nın önerdiği kitap tartışılıyor
Mİllİ Eğitim Bakanlığı tarafından önerilen 100 seçme eser arasında bulunan bilmece kitabı tepkilere neden oldu. İşte o bilmeceler Mİllİ Eğitim Bakanlığı tarafından önerilen 100 seçme eser arasında bulunan bilmece kitabı tepkilere neden oldu. İşte tepkilere neden olan bilmecelerden bazıları....
* Ön kapıda karınız avaz avaz bağırıyor, arka kapıda ise köpeğiniz durmaksızın havlıyor. Önce hangisini içeri alırdınız?
Elbette köpeği..... Çünkü köpek içeri girince susar.
* Plajda üç kadın dondurma yiyormuş. Bunlardan biri dondurmayı emerek, diğeri yalayarak, diğeri ise ısırarak yiyor. Sizce bunlardan hangisi evledir?
Parmağında yüzük olan.
* Doktorlar ameliyatta niçin maske takarlar?
Ölen hastalarda parmak izi kalmasın diye.
30 Ekim 2007 Salı
29 Ekim Kutlu Olsun
3 Ekim 2007 Çarşamba
Cumhurbaskani Secimi Muammasi
TUHAF BİR REFERANDUM
Türk halkı, çok değil tam iki buçuk hafta sonra sandığa giderek, cumhuriyet tarihinin belki de en önemli ve kritik anayasa değişikliklerinden biri için oy kullanacak.
Ancak, ülkede bir referandum ortamı hissedilmiyor. Sokaktaki vatandaşın çoğunun, konusundan vazgeçtik, halkoylamasına gidileceğinden haberdar olduğu bile pek söylenemez.
Referandum keyfiyeti, geçen mayıs ayında, AKP'nin Anayasa Mahkemesi'nin 367 içtihadına misilleme olarak aldığı bir kararın bugüne uzantısıdır. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilebilmesi 367 engeline takılınca, AKP, ANAP'ın da desteğini alarak, Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesini sağlayan bir anayasa değişikliğini TBMM'den geçirmişti.
Toplam 370 oy alan bu değişiklik, sonradan dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından referanduma götürülmüştü.
Oylanacak olan değişiklik paketi, aynı zamanda Cumhurbaşkanı'nın görev süresinin 5 yıla indirilmesini, iki dönem için seçilebilmesini, genel seçimlerin 4 yılda bir yapılmasını ve TBMM Genel Kurulu'nda bütün oturumların 184 milletvekilinin katılımıyla açılabilmesini de içeriyor.
* * *
Referandum tarihinin yaklaşması, yaşanan garipliği ortadan kaldırmıyor. AKP, 22 Temmuz'da sandıktan muzaffer bir şekilde çıktıktan sonra ilk iş olarak anayasa değişikliğine el atmış ve bir grup akademisyene hazırlattığı anayasa taslağını tartışmaya açmıştır.
Referandumda halkın onayına sunulacak olan hususlar, zaten anayasa değişikliği çerçevesinde ele alınıp düzenlenmekte olan konulardır.
Türkiye kapsamlı bir anayasa değişikliğine doğru yol alırken, bunun bazı parçalarını bütünden ayırıp önceden referanduma götürmenin mantığı nedir? Yeni anayasa zaten halkoyuna sunulacaktır.
Bu süreç için bütçeden, yani Türk vergi mükelleflerinin cebinden 100 milyon YTL'ye yakın bir harcamanın yapılacak olması işin bir diğer vahim yönüdür. Bu para, çok daha anlamlı bir şekilde harcanabilirdi.
* * *
Hükümet, işin içinden nasıl çıkacağını bilemediği için uzun bir süre sessiz kalmış ve nihayet Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dün referanduma destek çağrısında bulunmuştur.
Erdoğan, referandumun 12'nci Cumhurbaşkanı'nı ilgilendirdiğini söylemiştir. Ancak sınır kapılarında başlamış olan oy kullanma işleminde, TBMM'nin kabul ettiği yasa gereği "11'inci Cumhurbaşkanı"nın seçimi için tercih belirtiliyor.
Oysa Türkiye'nin 11'inci Cumhurbaşkanı geçen ay zaten seçilmiştir ve işinin başındadır. Referandum sandığından olumlu oy çıkarsa, Gül'ün durumu ne olacaktır? Yeniden mi Cumhurbaşkanı seçimine gidilecektir? Referandum kararı 11'inci, Başbakan 12'nci dediğinde, hangisi geçerli olacaktır?
Bu ve bunun gibi soruları artırmak mümkündür. Bunlar, gelişkin bir demokraside karşılaşılacak türden sorular değildir. Bu tür gariplikler ancak Türkiye'de yaşanabilir.
Siyasette misilleme zihniyetiyle atılan bir adım, şimdi Türkiye'nin gündemini gereksiz bir şekilde kilitlemektedir.
"Acele işe şeytan karışır" atasözünün haklılığını bir kez daha göstermiş olması, bu egzersizin belki de tek öğretici tarafıdır.
MİLLİYET
Yazar:
Manitu
Zamanı:
10:45
0
yorumlama



