savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2008 Çarşamba

Ufuk Uras: 12 Eylül’ün izleri sürüyor

ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Türkiye’nin, hala bu darbenin izlerinden ve sonuçlarından kurtulamadığını söyledi.

ANKARA - Uras, 12 Eylül askeri müdahalesinin 28. yıldönümü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, toplumun 12 Eylül’ün yarattığı Anayasadan ve demokrasi ile alakası olmayan birçok yasadan, seçim ve siyasi partiler yasalarından, demokratik hukuk ilkeleri ile bağdaşmayan yargı sisteminden, çalışana düşman iş yasalarından kurtulamadığını savundu.

Uras, şöyle dedi: “Türkiye, 12 Eylül ile birlikte başlatılan neo-liberal ekonomi politikalarının toplumda yarattığı işsizlik ve yoksulluktan kaynaklanan yıkımı ve yolsuzluklar düzenini düzeltemedi. Toplum, Türkiye’yi 12 Eylül’e iteleyen derin devlet ve Ergenekon ilişkilerinden kurtulamadı.

12 EYLÜL’ÜN İZLERİ
Aradan 28 yıl geçti. Bugün Türkiye’nin gündemi yine demokratikleşmedir, yargı reformudur, aş, iş ve yoksulluğa karşı mücadeledir, yolsuzluğu ezmektir, Ergenekon rumuzlu devlet içi çetelerle, yeni darbe heveslileri ve derin devletle hesaplaşmadır, 12 Eylül darbecilerini yargılamaktır, siyasal ve toplumsal alan üzerindeki askeri vesayetten kurtulmaktır.”

Açıklamasında, “Türkiye’de medya-ticaret-siyaset arasında yolsuzluk ve rüşvet bağlarının güçlenmesi de tarikat-cemaat ilişkilerinin yarattığı yolsuzlukların gelişmesi de bu dönemin ürünüdür” ifadesini kullanan Uras, şöyle devam etti:

İKTİDAR OLANAKLARINI TEHDİT İÇİN KULLANILIYOR
“AKP’nin yolsuzluk ve usulsüzlüğü örtmek için iktidar olanaklarını bir tehdit olarak kullanması da medya sahiplerinin basın-yayın olanaklarını ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanması da 12 Eylül’le birlikte gelişen Özalizmin sonucudur.

İYİLİK DUYGULARI SÖMÜRÜLÜYOR
Deniz Feneri, Şaban Dişli ve belediyelerdeki yolsuzluklar da ‘hayırseverlik’ kisvesi altında patlayan ve insanların iyilik duygularını kullanan yolsuzluk da yılların bataklığının ve hortumculuğunun devamıdır.”

AHLAKİ KRİZ BÜYÜYOR
ÖDP Genel Başkanı Uras, yolsuzluk yapanlardan hesap sorulmadığı müddetçe işin çığırından çıktığını belirterek, olağanüstü bir çürümenin ve ahlaki Krizin “dal budak” sardığını, çalkantı arttıkça da pisliğin her tarafa bulaştığını bildirdi.

6 Eylül 2008 Cumartesi

Topyekün mücadele edilmeli

Orgeneral Başbuğ, terörle mücadelede, sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü bulunduğunu ve bunların başarılarda çok etken olduğunu kaydetti.

Göreve geldikten sonra ilk gezisini 2. Ordu sorumluluk bölgelerine yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Diyarbakır’dan önemli mesajlar verdi.
Başbuğ, dün 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Terminal Komutanlığı’nda kuvvet komutanlarının da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi. Türkiye’nin terörden çok çektiğini anımsatan Başbuğ, terörle mücadelenin tüm kurumlarla topyekün sürdürülmesi gerektiğini vurguladı.

Elbirliğiyle çalışmalıyız
Bir ülkenin güvenliğinin mali kaynaklarla ölçülemeyeceğini belirten Başbuğ, “Güvenlik için harcanacaksa harcanacaktır. Bölücü terör örgütü Türkiye’nin başına bela olmasaydı bu kaynaklar bu bölgeye harcanacaktı. 100 milyarlarca kaynaktan bahsediyoruz. Terörle mücadelede önemli mesafeler alındı” ifadelerini kullandı. Başbuğ, şunları kaydetti:
“Güvenlik kuvvetlerimiz artan bir kararlılık ve şiddetle bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini sürdürmektedir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın... TSK olarak terör belasının etkinliğinin mümkün olduğunca kısa sürede sonlandırılmasını hedefliyoruz. Önemli olan biz devlet olarak, millet olarak tüm kuruluşlarıyla kırılma noktasına giden terör örgütüne daha ağır darbeyi vurmak için el birliğiyle koordineli işbirliğiyle omuz omuza bu mücadeleyi daha da artan bir yoğunlukta götürmeliyiz.”
“Terörle mücadelenin sürecini kısaltmayı istiyorsanız, terörle mücadelenin bütün alanlarında, yani güvenlik, ekonomik, sosyo kültürel psikolojik harekât ve uluslararası ilişkiler alanındaki faaliyetlerin aynı zamanda, eş zamanda koordineli olarak yapılması zorunlu” diyen Başbuğ, özellikle ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda terörle mücadelede sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü olduğunu kaydetti. Başbuğ, şöyle devam etti:
“Bu değerli sivil toplum kuruluşlarımızın başkanlarının görüşlerini ve düşüncelerini dinledik. Bu alandaki faaliyetlerin yürütülmesi bizim, TSK olarak olarak direkt sorumluluğumuzda olan bir alan değil. Ancak şu da bir gerçek ki bu alandaki alınacak başarılar terörle mücadelenin sürecini kısaltacaktır. Bu nedenle kendileriyle yapmış olduğumuz çok samimi görüşmeler çerçevesinde, onların önerilerini dinledik. İlk yapacağımız husus buradan aldığımız görüşleri hükümet başta olmak üzere ilgili makamlara aktarmaktır. Çünkü bu konuların fevkalade önemli olduğunu değerlendirmekteyiz.”

14-18 yaş grubu eğitilmeli
“Diyarbakır’ın içinde bulunduğu sorunlar, problemler bizim de problemimiz” diyen Başbuğ, sivil toplum örgütleri ile yaptıkları toplantıda üç önemli tespitte bulunduklarını, Diyarbakır nüfusunun yüzde 64’ünün 24 yaş altında olmasının bunlardan biri olduğunu belirtti. Sözlerini “Bu nüfusu gerçekten etkin olarak kullanabilirsek, dünya ülkelerinin hele Avrupa ülkelerine baktığımız zaman gıpta edilecek bir potansiyel var” diye sürdüren Başbuğ, 14 ile 18 yaş grubunun alınacak tedbirlerle eğitimle nitelikli bir noktaya getirilmesi halinde PKK’nın etkisiz hale getirilmesi sürecinin beklenenden de aşağı çekmenin mümkün olacağını söyledi.
Bölgedeki kadın ve kızların eğitim durumunun düşük olduğuna da işaret eden Başbuğ, üçüncü temel noktanın GAP Eylem Planı olduğunu ifade etti.

Başbuğ’un fotoğrafını çektiler
Diyarbakır’dan sonra Van’a gelen Başbuğ, yol boyunca vatandaşların sevgi gösterileriyle karşılandı. Vatandaşların el sallayıp alkış tutması üzerine makam aracından inen Başbuğ, halkın arasına karıştı. Vatandaşların “Hoşgeldiniz paşam” dediği Başbuğ’un duygulandığı gözlendi. Vatandaşların cep telefonuyla fotoğrafını çektiği Başbuğ, “Vanlısı, Karslısı, Erzurumlusu, Edirnelisi... İşte bu ya. Bir kaç tane münafık ortalığı bozuyor. Bunlara fırsat vermeyelim” dedi. Vali Özdemir Çakacak’ı ziyaret eden Başbuğ, daha sonra Hakkâri Yüksekova’ya geçti. Bazı sınır birliklerini denetleyen Başbuğ, kısa süren incelemesinin ardından tekrar döndüğü Van’dan askeri uçakla ayrıldı.
DHA

8 Ocak 2008 Salı

ABD'nin Turkiye Dusmanligi Tarihi

ABD'den Türklere yönelik düşmanlığın tarihi

İnsanlarımız keşke ABD'nin 28. cumhurbaşkanı Thomas Woodrow Wilson'ı tanısalardı. Wilson, dünyaya barış ve demokrasi getirme iddiasıyla elinde satır ortaya atılan zırtapoz ABD başkanlarının ilk ünlü örneğidir. 1918 yılında ortaya attığı ve "Wilson prensipleri" diye anılan 14 maddelik programı kapsamında Osmanlı'nın ve bu arada Anadolu'nun parçalanmasının gereğini ortaya koyan odur. Yurtdışına çıkan ilk ABD başkanıdır ve bu yolculuğa çıkışının tek nedeni de dünyanın parselasyon çalışmalarına öncülük etme amacıdır. 18 Ocak 1919 günü başlayıp dört gün süren ve Paris Konferansı olarak anılan toplantılarda İngiltere, İtalya ve Fransa başbakanları ; Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando ve Georges Clemenceau'ya önderlik etmiştir. Sevr işte bu konferansın ürünüdür. Dolayısıyla Sevr'in baş mimarının ABD olduğunu kafamıza çakmamız gerekir.

ABD'nin düşmanlığının başlangıcı olarak Sevr'in düşünülmesi ise büyük hata olur.

ABD Başkanı Wilson daha Birinci Dünya Savaşı bile başlamadan çok önce Türkiye'yi yok etmekten, haritadan silmekten söz etmiştir. 1912 yılında kendisine ABD büyükelçisi olarak Türkiye'ye Morgenthau'nun gönderilmesi önerildiğinde, "Öyle bir memleket olmayacak ki, elçi göndermek gereksin" cevabını verir. Elçi topraklarımıza, "O halde izin verin de bunu yerinde izlesin" gerekçesiyle gönderilebilecektir".

2)

ABD, Türk topraklarında Rumluk ve Ermenilik davası güdülmesini kışkırtıp desteklemek amacıyla daha Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce muazzam bir örgütlenme gerçekleştirmiştir. 1914 yılında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Amerikan Misyonerler Kurulu örgütüne bağlı 174 misyonerlik vardır. Kurul, 17 büyük misyonerlik merkezine ve 9 hastaneye sahiptir. 426 okulu ya doğrudan işletmekte ya da kontrolu altında tutmaktadır. Bu okulların öğrenci

sayısı 25 bindir.

3) Bu örgütlenmenin küçümsenmesini önlemek ve Ermeni soykırımı iddiasını başımızın üzerinde Demoklesin kılıcı gibi tutan ABD'nin maskesini düşürmek için iki belgeye değinelim. Bunlardan birincisi, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi arşivlerinde bulunan Merzifon Amerikan Koleji Direktörü George White'ın mektubu. White, Haçlı Savaşı zihniyetini şöyle ortaya koyuyor : " Hristiyanlığın en büyük rakibi müslümanlıktır. Müslümanların da en kuvvetlisi Türkiye'dir. Bu devleti yıkmak için Ermeni ve Rum dostlarımızı terketmemeliyiz. Hristiyanlık için Ermeni ve Rum dostlarımız tarafından o kadar çok kan feda edildi ki, bunlardan birçoğu İslamlara karşı mücadelede şehit oldular. Unutmayalım ki, kutsal hizmetimizin sonuna kadar daha pek çok böyle şehit kanı akıtılacaktır. Alevîlere de mezhep hususunda serbestlik tanırsak, onlar da bize katılacaklardır. Bizim görevimiz bu fırsatı kaçırmamak, gereğine uygun hareket etmektir. Hristiyanların şimdiye kadar görmüş oldukları zulümlere karşı onların zekâtını ödeyecek bir ruh aşılamalıyız. Biz bunu şimdiye kadar yaptık ve başarılı olduk ".

4) Şimdi bir de Amerikalı profesör Earle'e kulak verelim : " Amerikan misyonerlerinden ve misyoner okullarından Ermeniler dillerini ve tarihsel geleneklerini yeniden üstün tutmayı öğrendiler, Batı'nın siyasal, toplumsal ve ekonomik ilerleme ideallerini tanıdılar, bulundukları duruma karşı daha etkin bir hoşnutsuzluk duymayı ve köylü müslüman komşularına karşı keskin bir üstünlük duygusu beslemeyi elde ettiler" 5)

( Anadolu'da bu kışkırtmacılığı yapan ABD'nin utanmazlığında elbette sınır olmayacaktır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, çoğu Rum ve Ermeni olan Amerikan vatandaşlarının zarara uğradığı iddiasıyla yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nden tazminat ister. İsteği 55 milyon Dolar'dır ama, bir at pazarlığı niyetinde olduğu Cumhuriyet Hükümeti tarafından farkedilir ve kendisine yüz verilmez. Pazarlıklar uzun sürer ve nihayet 1934 yılında yakamızdan düşmelerini sağlamak için 1,3 milyon Dolar tazminat kabul edilir. 6) )

Şimdi ABD'nin o dönemlere ait bir başka küstahlığına değineceğiz.

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na katılış tarihi 29 Ekim 1914'tür. Günümüzde Ermeni soykırımı iddialarının, tehcir kararının alınmış olduğu Mayıs 1915 ve sonrası döneme dayandırıldığını da biliyoruz. Halbuki, Türkiye'de hristiyan kırımı yapıldığı, bunu önlemek amacıyla Türkiye'ye bir donanma gönderilmesi gerektiği yönündeki bir kampanyanın ABD basınında başlatılması, tüm bu tarihlerden çok önceye rastlar. Böyle bir kampanyanın başlatılması üzerine ABD'de büyükelçi olarak bulunan Ahmet Rüstem 8 Eylül 1914 tarihli Washington Evening Star gazetesine bir demeç vererek, yürütülen bu kampanyanın ABD'yi savaşa sokma amaçlı bir kışkırtma olduğu konusunda Amerikan kamuoyunu uyarmaya çalışır. ABD yönetimi Ahmet Rüstem'e büyük tepki gösterir, özür dilemesini, ABD'de kalıp göreve devam edebilmek istiyorsa bir pişmanlık belgesi vermesini ister. Ahmet Rüstem bu isteği kabul etmeyince de 20 Eylül 1914 günü ABD'den kovulmuş olur. 7)

O döneme ilişkin ABD tarihinden bilmemiz gereken bir başka önemli isim, "Colonel (albay)" takma adıyla tanınan "Colonel House" ya da tam adıyla Edward Mandell House'dır. Bu kişi ABD başkanı Wilson'un danışmanı sıfatını taşımasına karşın, bazı çevrelerde "ABD'nin gerçek başkanı" olarak nitelendirilecek kadar güçlü ve yetkili bir politikacıdır. 1. Dünya Savaşı süresince de, ilgili devletlerle tüm ilişkileri o yürütmüştür. İşte bu "Albay" House, 1916 Şubat'ında Londra'da İngiliz Savaş Kabinesi ile toplantı yaptığı bir günün ardından güncesine şunları yazar : "Türkiye'yi hem Asya'da, hem de Avrupa'da neş'e içinde paylaştık". 8)

( Dikkatinizi çekeriz, bu laf edildiğinde daha 1. Dünya Savaşı'nın bitmesine ve bizim yenilerek Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya mecbur kalmamıza iki yıl sekiz ay, Sevr'e dörtbuçuk yıl vardır).

Bu topraklara ve bu toprakların insanlarına karşı ezelden beri akıl almaz, ama hayâsız olduğu tartışılmaz bir kin duyan ABD'nin öyküsüne merak edenler için devam edeceğiz.

____________________

1) Evans, Laurence ; "United States Policy and the Partition of Turkey : 1914-1924 ", s.29.

2) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 285.

3) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1
s. 289

4) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.287-288.

5) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.289

6) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.292

7) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1s. 292-300

8) . Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 302

Aytac Yalman'in itiraflari

Aytaç Yalman'ın itirafları
03 Kasım 2007 Cumartesi 13:45
Suriye'ye çıkışıyla tanındı. Terör ve PKK konusunda çarpıcı itiraflarda bulundu.
Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, PKK ve Kürt sorununa nasıl baktıklarını, Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edilme sürecinde yaşananları anlattı.

Milliyet gazetesi yazarı Fikret Bila'nın bugünkü yazısında, Emekli Orgeneral Aytaç Yalman ile bir ropörtaj yer aldı.

‘Geçen 24 yılın komutanları' adlı yazı dizisinde, tugay, kolordu ve ordu komutanı olarak terör örgütü PKK ile mücadelenin askeri yönünün her aşamasında görev yapan Orgeneral Yalman, Fikret Bila’ya önemli açıklamalar yaptı.

Suriye sınırına askeri yığınak

Türkiye’nin terörle mücadele sürecinin önemli komutanlarından biri olan olan eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, 1998 yılında Abdullah Öcalan'ın Suriye’den çıkışı ile sonuçlanan süreçte de 2. Ordu komutanıydı.

Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı döneme ilişkin önemli bilgiler veren Yalman, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Şam yönetimini uyaran konuşmasının ardından Suriye sınırına yapılan askeri yığınağın başındaydı.

O dönemde Suriye ya Abdullah Öcalan'ı verecek ya da Türkiye ile savaşmayı göze alacaktı. Yalman, o dönemle ilgili günleri şu sözlerle ifade etti:

"Planlar hazırdı. Şam'a kadar gidecektik. İşin şakası yoktu. Ordunun başında cephe komutanı benim. Ama gerek kalmadı. Suriye ne yaptı? Karşı çıkamadı. Ordusunun zayıflığını kendisi de biliyordu. Apo'yu çıkarmak zorunda kaldı. Pabucun pahalı olduğunu gördü."

1938-1970 arası isyan yoktu

PKK sorununu 3 ayrı başlık altında değerlendiren Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman’a göre Türkiye yapması gerekenleri zamanında yapmadı. Cumhuriyet dönemindeki isyanlardan sonra 1938'den 1970'e kadar terörün olmadığını hatırlatan Ogeneral Ylman, bu sosyal dönemin doğru algılanmadığını belirtti.

"Kürt yoktur diye eğitildik"

Türkiye'nin sorunu henuz sosyal boyuttayken görmesi gerektiğini belirten Orgeneral Yalman yapılan yanlışları şöyle ifade etti: “O aşamada sorunun 'kendini ifade' olarak tarif edildiğini görüyoruz. Dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek istiyor, kültürünü yaşamak istiyor. Oysa bizler o dönemde Kürt yoktur diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. O dönemde sosyal istekleri bile biz 'yıkıcı faaliyetler kapsamında görüyoruz."

1978’de PKK’nın kurulmasıyla birlikte askeri dönemin başladığını belirten Orgenaral Yalman, Türkiye’nin o tarihte de meseleyi göremediğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

"1978'den sonra Abdullah Öcalan Suriye'ye geçti. Bekaa'da kamp kurrdu. 1982-84 arasında ciddi hazırlıklar yaptılar. O zaman Evren Paşa dönemi, askeri yönetim var. Ancak Apo-PKK olayı nedir, bunlar ne yapıyorlar, ciddi bir çalışma yok. Yönetim pek ciddiye almıyor."

Musul Turkiye'yi Istiyor

Musul Türkiye'yi İstiyor...

Aslında 1926 Ankara Anlaşması bize hukuken Musul Vilayetini geri alma hakkını veriyor ama hükümet bunu dillendirmek ve uygulamaya sokmak düşünce ve kararlılığına sahip değil.

Ancak şu anda Musul Vilayeti BM daimi temsilcisinin de benzer bir uluslararası hakkımız olduğundan bahsediyor olması oldukça ilginç.

Önemli bir diğer konu da şudur ki: MUSUL VİLAYETİ; Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını kapsamaktadır ve 1. Meclisin (1920) kabul ettiği Misak-ı Milli sınırları içindedir.


MUSUL TÜRKİYE'Yİ İSTİYOR!

63 Kürt aşireti Türkiye'yi istiyor.

Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor.


Musul Vilayet Konseyi'nin BM daimi temsilcisi İsviçreli hukukçu Keller, Türkiye'nin müdahale hakkı bulunduğunu ve aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanmak istediğini söyledi.

Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor. 1925'te kurulan Musul Vilayeti 1992'de dönemin Cumhurbaşkanı Özal öncülüğünde Körfez Savaşı nedeniyle yaşanan bölünme ihtimalleri üzerine Ankara'da bir araya gelerek harekete geçti ve İsviçreli hukukçu J. Anton Keller'i BM daimi temsilcisi seçti. Son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine Konsey'in Türkiye ile konuyu görüşmek için toplanma kararı alması üzerine Keller İstanbul'da toplantı yapmak için girişimleri başlattı.


PASAPORTA EL KONULDU

Ancak Keller'in yapacağı toplantıya 63 aşiret liderini temsilen katılması beklenen Kuzey Iraklı 4 aşiretin liderleri Türkiye'ye gelemedi. Aralarında Almanya'da sığınmacı olarak yaşayan eski Dohuk valisi, Saddam dönemi eski Tarım Bakanı ve yazar Musul Vilayet Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Sıddık Mahmut, Hollanda'da sığınmacı olarak yaşayan ve Kerkük bölgesindeki petrol yataklarında önemli bir paya sahip olan Mama Seny aşiretinin lideri Müşir Hadi Ahmet, Musul vilayetine ait tapu kayıtlarını elinde tutan ve şu anda Kuzey Irak'ta bulunan Surçi aşiretinden Nedim Surçi, Süleymaniye'de yaşayan ve tapu sicillerinden sorumlu olan Şeyh Saleh'in de bulunduğunu söyleyen Keller, Barzani yönetiminin bu kişilerin pasaportlarına el koyarak ve telefon iletişimlerini keserek Türkiye'ye gelmelerine engel olduğunu söyledi. Keller, Türkiye'nin acil olarak devreye girmesi gerektiğini belirtti.

Keller bu durum üzerine Türkiye'de Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, MHP İstanbul Milletvekili Gündüz Aktan ile muhalefet partisi milletvekilleriyle görüşerek durum hakkında bilgi verip, aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanma isteklerini iletti. Keller önceki gün ise Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi'nin düzenlediği "Musul Vilayeti'nin Yeniden Doğuşu mu?" başlıklı bir panele katıldı. Emekli orgeneral Edip Başer'in de katıldığı toplantıda, "Türkiye'nin Musul'a müdahalesi için tarihsel, hukuksal ve sosyolojik zemininin bulunduğu" belirtildi.

MUSUL VİLAYET KONSEYİ

1925 yılında Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala 'Musul Vilayet Konseyi' çatısı altında bir araya geldi. Kurtuluş savaşı bitince Türkiye 'Musul Vilayeti' ile ilgili durumu tartışmaya başladı. İlk sıkıntı 1922'de yaşandığı için konu o zaman görev yapan Milletler Cemiyeti'ne yansıdı. Cemiyet, 1925'te 'Bölge, Milletler Cemiyeti'nin kontrolündedir. Bölgede yaşayanların hakları belirlenmeli' kararı aldı. Musul Vilayeti, 1932 yılında Irak Krallığı'na bağlanırken iki önemli şart koşuldu: 'Birincisi, bölgedeki bütün halkların insan hakları nezdindeki kuralları güvenceye alınmalı. İkincisi bölgedeki aşiretlerin veya şahısların petrol ya da maden imtiyazları güvence altında tutulmalı'. Bu şartlarla Musul Vilayet Konseyi'ne imtiyaz verildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Musul, Irak devletinin parçası oldu. Konsey, Körfez Savaşı'yla birlikte Irak'ta bölünmenin ilk ateşi yakılınca harekete geçti ve 1992'de İsviçreli hukukçu Keller'i BM nezdinde temsilci seçti.

TÜRKİYE'NİN 75 KM İÇERİ GİRME HAKKI VAR

Türkiye ile Irak arasında 1946 yılında imzalanan dostluk ve sınır anlaşmasına göre her iki ülkenin sınırları içinde bulunan 75 kilometrelik bir bölge içinde eğer komşu ülke o bölgede asayişi sağlayamıyorsa, saldırıya maruz kalan ülkenin sıcak takip yapabilme hakkını kabul ettiğini kaydeden Keller şöyle konuştu: "Dönemin Başbakanı Özal'ın Barzani ve Talabani üzerinde çok önemli bir etkisi vardı. Ankara'daki toplantıda Talabani ellerini masanın üzerine koyarak bu oluşuma destek olacağına dair yemin etti. Barzani ise Musul Vilayet Konsülü'ne destek olabileceği sözü verip diğer Kürt aşiretlerle birlikte hareket edeceği konusunda teminat verdi."

MUSUL'A GİRME HAKKIMIZ VAR

1992'de Özal'ın direktifiyle yapılan toplantının baş aktörlerinden olan eski Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak da Türkiye'nin bölgeye müdahale hakkının olduğunu savundu. Koçak Musul Meselemiz, adlı bir kitapçık hazırlayarak Başbakan Erdoğan başta olmak üzere bir çok üst düzey yetkiliye gönderdi. Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının odak noktasının Kerkük değil Musul olmasını öneren Koçak, Türkiye'nin o dönem Musul'u bağımsız bir Irak devleti olmadığı için şartlı olarak Irak Krallığı'na bıraktığını ifade etti.

14 Ekim 2007 Pazar

Turkler Vegas'ta Kore'nin tarihini degistirdi

Türkler Vegas'ta Kore'nin tarihini değiştirdi


Güney ve Kuzey Kore liderleri, 27 Temmuz 1953'te Panmunjon'da imzalanan ateşkes anlaşmasının ardından geçen hafta ilk kez barış görüşmelerinin başlatılmasını öngören bir mutabakatı imzalamak üzere biraraya geldiler. Panmunjon'da ateşkes anlaşması imzalanmasında ise Vegas muharebelerinde Türklerin gösterdiği başarı etkili oldu. 28-29 Mayıs 19'te göğüs göğüse 26 saat süren muharebenin sonucunda Vegas 16 defa el değiştirdi. Tepeyi 327 kişi ile savunan Türk birliği 147 şehit verirken, karşı tarafın zaiyatı 4 bin civarında oldu. O gün, o tepede savunma hattında yer alan emekli Piyade Astsubay Yaşar Eken, yaşadıklarını Milliyet'e anlattı.

Savaş psikolojisinin kendisinde yarattığı tahribatı aradan 50 yılı aşkın bir süre geçmesine karşın atlatamadığını söyleyen Eken, "Trilyonlar versen bu etkiden kurtulamazsın" dedi. Savaş günlerini küçük kırmızı bir deftere not eden Astsubay Eken o günleri şöyle anlattı:

Gece görüş dürbünü ilk kez gördüm

"Seferihisar'dan Amerikan nakliye gemilerine bindik. 1500 kişi. Kore'ye intikalimiz 28 gün sürdü. Gemiye bindiğimde, yurda bir daha sağ döneceğimi hiç mi hiç düşünmedim. 16 ay görev yaptığım Kore'ye ilk ayak bastığımda virane bir ülke ile karşılaştım. Bizi, Amerikan silahlarını kulanabilmemiz için eğitime tabi tuttular. Gece görüş dürbününü ilk kez Kore'de gördüm. Daha sonra bizi görev yapacağımız bölgelere sevk ettiler. Benim görevli olduğum bölük, düşman hattının 1.5 kilometre içinde çift hörgüçlü bir deveyi andıran Vegas tepesini tutacaktı.

Düşman avantaja geçmek istiyordu

Tepeyi bizden önce Amerikan Deniz Piyadeleri koruyordu. O sıralarda da ateşkes görüşmeleri devam ediyor. Görüşmelerin sık sık kesilmesi ve bir uzlaşma sağlanamaması ise yeni bir askeri harekatın başlaması ihtimalini arttırıyordu. Düşmanın iki amacı vardı. Ya Panmunjon ateş-kes görüşmelerinde isteklerini kabul ettirecekler ya da BM hatlarını yararak sonuca ulaşacaklardı. K.Çin ateş-kes görüşmelerinde etkili olmak için pek küçük kazançları çok önemli başarılarmış gibi göstererek bütün dünyada propaganda yaptığından, bizden mevziilerimizi asıl savunma mevziileri gibi sonuna kadar savunmamızı istediler.

Vegas sallanıyor

28 Mayıs 19'te düşman birlikleri öğle saatlerinden itibaren tepeye tanzim atışları yapmaya başladı. Biz iki metrelik koruganlıkların arkasındayız. Düşman mevzilerini küçücük mazgallardan gözlüyoruz. Niyayet akşam 19.40 sıralarında bizim mevzilere, tesir atışı başlattılar. Yağmur gibi havan ve top mermileri yağıyor, Vegas sallanıyor. Ateşlerini üzerimizden kaydırdıklarında düşmanın tepeye doğru taarruza geçtiğini gördük. Açtığımız ateşe ve verdikleri zaiyata rağmen irtibat hendeklerimize girdiler. Artık göğüs göğüse çarpışma oluyor.

Cesetlerle koyun koyuna

Düşman çekirge gibi, hepsinin silahı yok ama üzerinde mühimmatı var. Arkadaki takviye birlikleri kim ölürse onun silahını alıp çarpışmaya devam ediyor. Yaralı erlerimiz savaş heyecanından yaralandıklarını fark etmiyorlar ve çarpışmaya devam ediyorlar. Cesetlerle koyun koyuna mevzilerde yatıyoruz. Zaiyatımızı bizim 5. ve 7. bölükler takviye ediyor. Muharebe boyunca Vegas 16 kez el değiştirdi. Tepede ayağımızı basacak bir karış toprak kalmadı, her yer cesetlerle dolu. Kan gölü içinde 1 tane şehidimiz yatıyorsa 10 tane de düşman yatıyor. Bize 26 saatin sonunda çekilin emri verdiler ve Amerikan savaş uçakları tepeyi Napalm bombaları ile bombaladı. O yanık kokusunu hiç unutmuyorum.

Savaş iyi birşey değil

Muharebede 147 askerimiz şehit oldu, 241'i de yaralandı. Savaşın ardından "Ateş-Kes" görüşmelerine yeniden başlandı. 27 Temmuz 19'te Panmunjom Ateş-Kes Anlaşması imzalandı. 3'ncü Türk Tugay'ı ve Vegas Muharebeleri dolayısıyla ABD Cumhurbaşkanlığını bizi 'Legion of Merit' nişanı ile taltif etti ama, savaş iyi bir şey değil."


Kore'de ne oldu?
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Kore'nin kuzeyi Sovyetler Birliği'nin, güneyi de ABD'nin işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölündü. BM'nin çabaları bu iki Kore'nin birleşmesini sağlayamadı. 1948'de her iki Kore'de yapılan seçimler sonucu, Kore Cumhuriyeti ile Kore Halk Cumhuriyeti kuruldu. Güney Kore'deki ve Japonya'daki ABD varlığı Sovyetler Birliği ve K.Çin'i rahatsız ediyordu. Bu iki devletten destek alan K.Kore 25 Haziran 1950'de aniden saldırıya geçerek G.Kore'yi işgale başladı. Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi K.Kore'ye karşı askeri müdahalede bulunma kararı aldı. BM'nin savaş çağrısına olumlu cevap veren Türkiye, BM Kuvvetleri'ne bir tugay ile katıldı. Bu savaş Türkiye'nin 1952'de NATO'ya alınmasında da çok önemli bir rol oynadı. Kore'de savaşan Türk Tugayı'na North Star (Kuzey Yıldızı) adı verildi. Türk Tugayı Kore'de savaşın kaderini değiştiren, Kunuri, Kumyangjang-Ni, Seul Savunması ve Vegas muharebelerine katıldı. Kore Savaşlarında Türk Tugayında 741 asker şehit oldu, 2147'si de yaralandı.

Milliyet

3 Ekim 2007 Çarşamba

Abd askerleri bazen aptalca seyler yapar..!


Özkök Paşa çok kritik bir dönemde Genelkurmay Başkanlığı yaptı. Hoş her zaman kritik aslında bugün olduğu gibi. O bir kurumun eski temsilcisi olduğu için "bazen" demiş. Ama abd askerleri her zaman salakça şeyler yapıyorlar. Dünyanın her yanı bunu kanıtlayan olaylar ve durumlar ile dolu. Her yerde kan var...


'ABD askerleri bazen aptalca şeyler yapar'


Eski Genelkurmay Başkanı Özkök, 'çuval' olayında tim komutanının verdiği kararın yerinde olduğu görüşünde. Özkök, "ABD'nin özrü çuval olayının vahametini karşılamaz, bizi çok kırdı" diyor. Özkök, Korgeneral Karabay'ın ve diğer bazı komutanların emekliliğiyle çuval olayının ilgisi olmadığını belirtiyor ve ekliyor: Öyle olsaydı Büyükanıt Paşa'ya, bana kadar uzanması gerekirdi

Fırtınalı günlerin komutanı konuştu - 3

Hilmi Özkök Paşa'nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde Türkiye ile ABD arasında 1 Mart tezkeresinden sonra yaşanan ikinci büyük kriz 4 Temmuz 2003 günü ABD askerlerinin Süleymaniye'de Türk timine düzenledikleri baskın ve bu baskında Türk askerlerinin başlarına çuval geçirmeleriydi. Özkök Paşa, mülakat sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu olayı "asla unutmayacağını" her fırsatta vurguladı.
Bu olayın tartışma yaratan bir noktası da, Türk timinin komutanı olan binbaşının, ABD askerlerine direnmemesi, ateş emri vermemesiydi. Bazı emekli komutanlar, tim komutanının karşılık vermeyişini "hata" olarak değerlendirmişlerdi. Ancak, Özkök Paşa öyle düşünmüyor; tim komutanı binbaşının doğru hareket ettiğini düşünüyor.

Çuval olayında Türk timinin komutanı olan binbaşının ABD askerlerine ateşle karşılık vermemesi, direnmemesi eleştirildi. Bu sizin verdiğiniz bir emir miydi? Değilse sizin görüşünüz nedir?
O sırada benim emir vermem mümkün değil. Timin başında bir komutan var, bir de bölgede bir komutan var, Silopi'de bir tane komutan var. Genelkurmay'da Harekât Başkanı var, İkinci Başkan var. Ondan sonra bana geliyor. Müteselsilen...
Oradaki olay çok ani gelişti. İş olup bittikten sonra benim önüme geldi. Yani, olay olmuştu, dolayısıyla "şöyle yap, böyle yap" diye bir konuşma yapma durumu yoktu. Bunu oradaki yerel komutan yapar. Devamlı talimatlar var, ne yapılacağı bellidir.
Orada öyle karar vermiş, bence doğru da karar vermiş çocuk. Çünkü, düşmana yakalanmak, baskın yemek, baskına uğramak askerin en utanacağı konudur. Ama, dostundan, müttefikinden yapılan bir şeyi, bir düşman baskınıyla da bir tutman mümkün değil. Bu, hiç beklemediğin bir şey.

'ÇAT' DİYE BİZİM GEMİYİ VURDULAR
O zaman karar sadece tim komutanına aitti diyebilir miyiz ?
Tim komutanı karar vermişti. En fazla, ilk amirine bilgi vermiş olabilir ama olay çok ani gelişmiştir. Bakıyorlar, 'Göründüler efendim, göründüler, şimdi ne yapayım' deme imkânı yok. Gelince, bir fırsat olmamış bir emir almak için. Ama devamlı talimatları var. Tabii, insan talimatta müttefikine karşı 'Şöyle yaparsa, sen de böyle yap' diye bir şey yazar mı?
Efendim neden yapıldı? ABD'liler yanlış bir istihbarat almış. Benim ABD'li muhataplarım hep 'Yeşil hattın güneyinde oldu olay' dediler. Tim personeli Süleymaniye'de... Onların da bildiği binamızda olduğu halde, onlar eylemi gerçekleştirmişlerdir diye aktarılmış onların (Amerikalıların) üst kalemlerine. Onların birisine yanlış bir duyum verilmiş olmalı.
ABD askerleri bazen çok aptalca şeyler yaparlar. Gemimizi nasıl vurdular biliyorsunuz (Özkök, Muavenet gemisinin 1992 yılında Saratoga adlı ABD uçak gemisinden açılan ateşle vurulması olayını anımsatıyor).
Adam, kendini hâlâ Adriyatik'te zannediyor ve 'çat' diye bizim gemiyi vurdular. Bazen kuralların esiri olmuşlardır. Bazen, teknoloji, insanın beynini devre dışı bırakıyor.
Yani, bir tek astsubayın aklına gelmiş, o olayda "Niye hakiki mermi kullanıyoruz" diye sormak. "Emir böyle geldi" demiş ilk amiri.

ÇUVAL OLAYINI UNUTMAYACAĞIZ
Wolfowitz silahlı kuvvetleri (TSK) sıkıntıya sokmak için bir emir verdi mi? Bunları, tabii bilmek mümkün değil. Böyle bir istihbaratı kimse bulamaz, böyle bir emir aldıklarına dair. Olay çok acıdır.
O zamanlar konuşmamda söylemiştim, büyük bir güven bunalımı yarattı. Yani Türkiye ABD ile karşı karşıya geldiği her yerde, Afganistan'da her yerde, çuval olayını unutmayacaktır. Aslında, ben ABD'lilerin çuval olayının bizi bu kadar rencide edeceğini bildiklerini de zannetmiyorum. Çünkü onlar için bu çok normal. Göz bağlamak yerine, tamamen pratik bir çözüm. Bu çuval da değil, görmesini engelleyecek bir poşet. Türk gururunu çok sarstı.

HİÇBİR ZAMAN AFFEDİLMEYECEK
Bizim duygularımızı çok sarstı. Başa çuval geçirmenin aşağılayıcı anlamını biliyorlar mıydı? Bilmiyorlar mıydı? Şeytan gibi adamlar yani de. Ben, torba kullanılmasının veya çuval, bilinçsiz yere yapıldığını, bizi bu derece rahatsız edeceğini bilmediklerini zannediyorum. Bütün bunlara rağmen hiçbir zaman affedilmez. Bizim olaya el koymamızı istemek yerine onların el koyması asla affedilmez.

Ne yapmaları gerekirdi ?
Böyle bir durum var diye anında onların komutanları da ellerinde ne varsa bize bildirmeleri gerekirdi.

Türk timinin Kerkük Valisi'ne suikast hazırlığı içinde olduğu gibi bir iddia atıldı ortaya ?
ABD'li muhataplarım tarafından bana söylenen, bir eylem hazırlığı haberi aldıkları. Kime, belli değil. Neresi? "Yeşil hattın güneyinde" dediler. İlgisi, alakası yok. Olay, bizim kaldığımız yerde oldu. ABD'li komutan hemen müdahale etmiş, oradaki personelimizin statüsünü gözaltından ziyade misafirliğe hemen çevirmiş. Ama, tabii muhataplarımızı arayıp bulup, durumu onlara anlatıp, kendi tarafımı dinleyip karar verene kadar da tabii bir süre geçti.

MANEVİ VAHAMETİ KARŞILANAMAZ
ABD ile ortak bir araştırma komisyonu kurdurdunuz. Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay bizim tarafın başkanıydı. Bu komisyonun ulaştığı bulgular ve yapılan açıklama size tatmin etti mi? Bizim haksız bulunduğumuz yolunda haberler yansıdı ?
Gazeteler yazıyor tabii. Şimdi onlar bu olaydan üzüntü duyduklarını ifade ettiler. O özür dilemedir. Uluslararası dilde 'apologize' gibi şeyler çok büyük vakalarda olur. Böyle bir şeyde bildiride 'regret' sözcüğü kullanıldı, yani üzüntü ifade edildi.
Ondan sonra da hiçbir zaman o belgede de, 'Türkler bunu hak eden bir şey yapmıştır ya da Türklerin yaptığı şu şey yanlış anlaşılmıştır' gibi bir şeye girilmedi.
Uluslararası toplantılarda bunun şahidi oldum. Bu, maddi olarak olayın vahametini karşılar. Ama, manevi vahametini karşılamaz. Çünkü bu hareket bizi çok kırdı, çok rencide etti.

'3-5 ABD'li ölürdü, biz de şehit verirdik'
Tim komutanı ABD askerlerine ateşle karşılık verseydi ne olurdu ?
Tim komutanı doğru karar verdi. Bir defa öyle olsaydı, yani ateşle karşılık verselerdi ne olurdu? Üç-beş ABD'li ölürdü. Üç-beş de bizim şehidimiz olurdu. Dışarıdan birileri için bunu söylemek kolay. Ama o anda ona karar vermek çok zor. Kendi kararını kendisi verir, ama timinizin kararını veriyorsunuz. İşte, askerliğin en zor tarafı bu. O zaman doğru mu olurdu? Şimdi, öyle düşünelim. Karşılık verdiler, takır, takır, takır ateş ettiler...
Zaten, onlar hazırlıklı gelmiş, biz hazırlıksız. Ateşe hazır silah sadece nöbetçilerde vardır. Onlar kurşun geçirmeyen yelekler giymiştirler. O anda o kararı vermek çok zor. Bir dost bekliyorsunuz, geliyor ve aniden. Bizim çocuklar elde silahla içerde bekliyor veya mevzide yatıyor değiller. Atatürk ne diyor, 'Ben size ölmeyi emrediyorum' diyor. Çünkü durum onu gerektiriyor. O zamanı kazanması lazım. O zaman hepsi ölüyorlar. O şartlar başka. Tim komutanı çocuğu öyle yapmadı diye kınamak çok yanlıştır, haksızlıktır. Tim komutanı verdiği kararla olayı büyütmeden kontrol etmiştir.

Komutanların Süleymaniye nedeniyle pasifize edildikleri doğru değil
Bir de o olayla ilgili Türk komutanların emekliye sevk edildiği veya pasif görevlere verildiği, ABD tarafındaki subayların ise terfi ettikleri yazıldı. Bunun da Genelkurmay'ın bizim komuta zincirini hatalı görmesinden kaynaklandığı yorumları yapıldı. Ne dersiniz ?
O tamamen yakıştırma. Kesinlikle ilgisi yoktur, o konuyla. O anda olmuş bitmiş bir olaydır. En fazla oradaki yerel komutanı bağlar. Onun üstündekilerin yapacak bir şeyi yoktur ki. Olan olmuştur. Onlar, süratle durumun düzeltilmesini sağlamışlardır. Gözaltından misafir personel statüsüne dönüştürmek ve en kısa zamanda geri almak. Tim komutanı o anda, öyle karar vermiş, o karara itibar etmek lazım. Ayrıca, ABD'lilerin terfi ettiği nerden biliniyor. Birileri bir şey söylemiş. Birinin aklında bir isim varmış, onu söylüyor.

Bizim tarafta Genelkurmay Harekât Başkanı, Özel Kuvvetler Komutanı ve yardımcısı belli bir süre içinde pasif görevlere verildiler. Korgeneral Köksal Karabay istifa etti, diğerleri de belli bir süre içinde emekli edildi. Bu olayla hiç ilgisi yok mu ?
Askeri Şûra'nın takdiri öyledir. Bir kişi bir tek olayla değerlendirilmez. Geçmişteki tüm hataları ve başarılarıyla değerlendirilir. Şûra'da öyle takdir edilmiştir.

KARABAY'IN SORUMLULUĞU BENDEN FAZLA DEĞİLDİ Kİ...
Korgeneral Karabay'ın terfi ettirilmemesinin bu olayla bağlantısı yok mu ?
Kesinlikle yok. Yani Karabay olay olduğunda orduda korgeneral, o da Ankara'da benim gibi. Ondan sonra İkinci Başkan var, ondan sonra da ben varım. Hepimiz yani ordayız. Karabay'ın sorumluluğu benimkinden çok fazla değildir ki. Müteselsilen tabii bana bağlıdır. O zaman ben de dahil, hepimizin öyle bir olay oldu diye cezalandırılması mı gerekir, o anda o olaya müdahale edemeyecek kişiler bundan etkilensin deniliyorsa.

O DA HALKIMIZIN HALETİ-RUHİYESİ
O zaman size kadar geliyor.
Bana kadar geliyor. Öte yandan, o anki şartları yaşarsanız, çocuğun verdiği karar doğru. Detayları bilmeden, assaydı, kesseydi, vursaydı... Onlar ayrı konular. Onlara da saygı duyarız, o da halkımızın haletiruhiyesidir.

14 Eylül 2007 Cuma

Duyarli Bir Yaklasim... Birand'dan Guzel Bir Yazi

Güneydoğu'nun Gül'e önemli mesajı...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, göreve başladıktan hemen sonra, ilk yurtiçi gezisini Güneydoğu'ya yapması doğru bir jestti. Bu kadarla kalacağı sanılmıştı. Kimseler böylesine büyük bir kucaklama beklemiyordu.

Ben gitmedim, ancak gidenlerden dinledim. Asıl, TV görüntülerinden izledim.

Bu gezi gerçekten de büyük bir ilgi, büyük bir heyecan yaratmış.

Bu manzarayı, sadece Gül'e duyulan sevgi ile anlatamazsınız. Veya AK Parti teşkilatlarının, kamuoyuna "Bazıları itiraz etti, ancak bakın görün, halk Cumhurbaşkanı'nı ne kadar çok seviyor" mesajını vermek için "organize edilmiş bir gövde gösterisi" de diyemezsiniz.
Belki bu ilginin içinde her iki unsurun da payları vardır. Ancak asıl önemlisi Güneydoğu halkının haykırışıdır. Uzun yıllar kaderiyle baş başa bırakılan, gelenin vurduğu, gidenin dövdüğü bir halkın belki de isyanıdır.

Tüm yaşamları boyunca, genelde asker ve polisin dışında "yetkili" görmeyen, sorunlarıyla ilgilenecek "büyük adamlarla" pek karşılaşamayan bu halkın mesajı vardı:
"Bizi kurtarın. Bize daha rahat bir hayat verin. Bizleri de insan yerine koyun".
AK Parti'nin bölgeye getirdiği hizmetin bu insanlara bir ümit ışığı verdiği apaçık anlaşılıyor.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Cumhurbaşkanı bütün bu çığlıkları duyduktan sonra, dosyayı kapatıp diğer geziye mi gidecek, o meydanların çığlığını unutacak mı?
İşte bunu yapmaması gerekiyor.
Gül'den beklenen, aldığı mesajı sadece Ankara'ya iletmekle kalmaması, aksine öncülük etmesi, tüm dikkatlerin Güneydoğu'ya dönmesine çalışmasıdır.
O, artık Cumhurbaşkanıdır.

Artık dikkatleri çekecek gücü ve olanakları vardır.
Meydanlarda gördüğü halkın, Kürtçüler tarafından sömürülmesine izin vermemelidir.


Hizmet götüreni sırtında taşıyor...

22 Temmuz seçimlerinin bir yanı var ki, yeterince ele alınıp, tartışılmadı.
AK Parti'nin Güneydoğu'dan aldığı büyük oy...

DTP'ye gitmesi gerekirken veya beklenirken, AKP'ye akan bu oylar, toplumun Güneydoğu'ya bakışını değiştiriverdi. Şimdiye kadar bölgeyi, Kürtçülerin arka bahçesi gibi görenler şaşırdı.
Şaşıranların başında DTP geliyor.

Ne olmuştu da, onlara gitmesi gereken oylar, AKP'nin cebinden çıkmıştı?

Seçim öncesinde bölgeye giden hizmetin rakamlarına bakınca, sorunun yanıtı çıkıyor. Binlerce köye elektrik, su veya başka hizmet ve trilyonlara varan yatırım.
Güneydoğu seçmeninin kalbi, belki hala DTP için atıyor. Belki de AKP'ye oyunu "Bir de bunu deneyelim" diye ödünç vermiştir ve beklediğini elde edemediği takdirde geri alacaktır.
Ne olursa olsun, gelen hizmet, bir ümit kapısının açıldığını gösteriyor. Halkın AKP'yi, benimsemese dahi, potansiyeli yüksek bir gelir kapısı gibi gördüğünün işaretini veriyor.
Belki şaşıracaksınız, ancak 22 Temmuz seçim sonuçları, başta Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu konuda çalışan birimleri ve üst düzey komutanları tarafından müthiş dikkate alındı.

"Yıllardır söylediğimiz bir gerçeğin, ilk defa somut şekilde ortaya çıktığını görmenin mutluluğunu yaşıyoruz" diyen bir komutan, şöyle devam etti:
"... Bizler de çok ümitlendik. Demek ki olabiliyormuş. Demek ki, hizmet götürüldüğü zaman, bölge halkı gerçek tutumunu ortaya koyuyormuş. Herkesin PKK'lı veya PKK destekçisi olmadığı böylece anlaşıldı".

Asker yıllardır söylerdi.

Güneydoğu'daki gidişi değiştirmenin, iki bacaklı bir politikanın sıkı şekilde uygulanmasıyla olabileceğini belirtirdi.
Biri güvenlik, diğeri sosyal-kültürel-ekonomik boyutu.
Anlaşılan, AKP bu uygulamayı en ciddi şekilde yapan iktidar olmuş.
Sonucunu da almış.

Şimdiye kadar, tüm Güneydoğu halkını potansiyel bir terörist, bölücü veya PKK'cı gibi gördük de ne oldu?
Bir adım ileri gidemedik...

İnsanları yanımıza çekemedik. Aksine Kürt milliyetçiliği yapanların saflarına ittik.
Ne hizmet verdik, ne de kollarımızı açtık.
Belki bundan sonra başlayabilir.
Belki bundan sonra bu insanlarımıza insan muamelesi yaparız. Bu şekilde onları kazanabiliriz.

Mehmet Ali Birand - Posta - Milliyet

26 Ağustos 2007 Pazar

12 Eylul'un Bizden Goturdukleri

Yeni kuşakta tarih bilinci maalesef yok. Bu çok üzücü. Bu ülkede neler yaşandı bazı gençlerin hiçbir fikri yok bu konuda. Cumhuriyet Tarihi'ni, Kurtuluş Savaşı'nı bilmiyorsan bari yakın tarihini bil, merak et ne olduğunu.

Duyarsız bir toplum geliyor, yolda!



12 Eylül darbesinin bilançosunu, her darbede darbeci kadronun "darbe bülteni" gibi yayın yapan bir gazetenin verdiği rakamlarla bilginize sunmak istiyorum (12 Eylül 2000, Cumhuriyet)

Gerçek bilançonun ne olduğunu tam olarak bilmediğimizi de eklemek zorundayım:

"TBMM kapatıldı,
Anayasa ortadan kaldırıldı,
Siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu
Ve mallarına el konuldu
650 bin kişi gözaltına alındı
1 milyon 683 bin kişi fişlendi
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı
7 bin kişi için idam cezası istendi
517 kişiye idam cezası verildi
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı
(18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı)
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı
98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı
388 bin kişiye pasaport verilmedi
30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı
30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü
171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi."
"937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi
47 hâkimin işine son verildi
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi
31 gazeteci cezaevine girdi
300 gazeteci saldırıya uğradı
3 gazeteci silahla öldürüldü
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı
13 büyük gazete için 303 dava açıldı
39 ton gazete ve dergi imha edildi
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü
14 kişi açlık grevinde öldü
16 kişi 'kaçarken' vuruldu
95 kişi 'çatışmada' öldü
73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi
43 kişinin 'intihar ettiği' bildirildi.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Yetsin artık bu ayrılık tohumları.. Nereye kadar sürecek bu kin ve öfke. Rum basını da Rum halkı gibi ayrılıkçı tohumlar ekiyor. Bizde de ülkenin refahının altına dinamit koyanlar var. Ama Rumlar bunu iyiden iyiye körüklüyor. İyi niyetli Rumlar ve Yunanlılar da var ama sesleri hep kısık kalıyor ayrılıkçıklar
yüzünden. Kardeşlik dileğiyle.


Yunan gazetesinde Kıbrıs skandalı

Ciddi Yunan gazetesi Katimerini, Kıbrıs'ta Rumlar tarafından katledilen Türkleri gösteren fotoğrafı, 'Türklerin öldürdüğü Rumlar' diye sunduktan 23 gün sonra özür diledi


Yunanistan'ın ciddi gazetelerinden sayılan Katimerini, 1974'te Rumlar tarafından öldürülerek toplu mezara gömülen Kıbrıslı Türklerin cesetlerinin başında ağlayan bir Kıbrıslı Türkü gösteren fotoğrafı yayımlarken, fotoğrafın altına, "Türklerin attığı napalm bombasıyla katledilen Rumların yanı başında ağlayan Kıbrıslı Rum" yazarak bir medya skandalına imza attı.
Katimerini gazetesi, geçen 22 Temmuz'da Türkiye'nin Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahaleyi yorumlayan yazı ve fotoğraflar yayımladı. Söz konusu fotoğraf için, "Dehşet manzaraları: Bir Kıbrıs Rumu, napalm bombalarıyla yanarak kömür haline gelmiş akrabalarının yanı başında ağlıyor" ifadesi kullanıldı.

Ancak gazetenin ayıbını, bir internet blog yazarı ortaya çıkardı. Bu fotoğrafın daha önce, Kıbrıslı Rum gazeteci Makarios Drusiotis tarafından yazılan Kıbrıs'la ilgili bir kitapta, "EOKA'cıların barbarlığı: Kalandari köyünde Kıbrıs Türklerinin gömüldüğü toplu mezar" ifadeleriyle yer aldığı belirlendi.

Katimerini, tepkilerin giderek büyümesi sonucunda, 22 Temmuz'daki hatası için 23 gün sonra özür dilemek zorunda kaldı. Önceki günkü Katimerini'de aynı fotoğrafla birlikte tek sütun olarak yayımlanan kısa yazıda, "Yanlışımız için okurlarımızdan özür diliyoruz, fotoğrafta Türk toplu mezarı görüntüleniyor. Fotoğrafı Associated Press (AP) için 13 Ağustos 1974'te Peter Arnett çekmiş" denildi.

TAKİ BERBERAKİS Atina

2 Ağustos 2007 Perşembe

Psikolojik Saldiri..!

PSİKOLOJİK SALDIRI...

Hikayeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar.

Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla
ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır...

İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe çalışırsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz...

Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç alamaz...

Sıra İngilize geldiğinde, İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına
çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın
poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yalamaya, kısaca,
canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir......

Akıllı ülkeler, hedef ülkeleri, istedikleri çizgide tutabilmek için, onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler, neyi yediklerinin farkına vardıklarında iş çoktan geçmiş olur....

22 Temmuz 2007 Pazar

Ücuncu Dunya Savasi

Üçüncü Dünya Savaşı

'Ucuncu Dunya Savasi Turkiye'den cikabilir' baslikli yazi, Le Monde ve Stern'de de yayimlandi.

Iste o ilginc yazi:

Ucuncu Dunya Savasi, Turkiye'den cikabilir...

Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor.
Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi.
Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeyle sakatlandi.

Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme" artik
iyice keskinlesti.

Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisinin onunde cikaran, kadinlarinin basini orttugu,
erkeklerinin sokaga pijamayla da cikabildigi, erkek cocuklarinin kahveye gittigi,
kizlarinin tam bir baski altinda yasadigi, turkuyle arabesk arasi bir muzikten hoslanan,
belki de hic kitap okumamis, hic dansetmemis, hic kari koca birlikte lokantaya gitmemis,
hic tiyatro seyretmemis, evlerinde floresan lamba yakan, iyi egitim alamamis,
dini inanclari kuvvetli kalabalik bir kitle var.

Diger yanda ise kiz lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde egitim gormus,
bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dansetmis, sinemaya giden,
cok fazla olmasa da kitap okumus, muzik zevki pop sarkilarla klasik muzik arasinda dolasan,
evi nispeten daha zevkli dosenmis, kizlarin flortune izin verilmese bile goz yumulan,
Allah'a inanan ama ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin basini ortmedigi,
Sarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede icki de icmis, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden, entelektuel duzeyi cok yuksek olmasa da okumus yazmis,
Bati standartlarina yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk.

Onlari, Bati'daki siniflar arasinda ortak bir zevk yaratan kilise muzigi, dini resimler, Incil'in
sinemalara bile yansimis hikayeleri gibi birlestirecek kulturel bir zemin yok.

Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden farkli.

Hatta birbirine dusmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis.

Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar.
Ve her secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik.

Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi
degerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele
geciremeyecegini bildigi icin Bati'ya ve Bati'nin
demokratik degerlerine dusman oluyor.

Yasam tarzi olarak Bati'ya dusman olan kesim ise
iktidari ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele
gecirebilecegini bildigi icin Bati'yla iliskileri
gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip.

Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin
demokrasisi burada kabul gorurse, ordu da iktidarini
kaybedecek.

Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu,
kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine
benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Bir
anlamda kendi koklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak
uzere hareketlenmis gozukuyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik,
Anadolu'da uretim yapiyor, "devletle" arasi iyi
olmadigi icin malini dis dunyaya satiyor. Para
kazaniyor. Siyasi orgutunu destekliyor.

Ikinci grup parasal guc olarak da kuvvetli degil.

Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk
burjuvazi, Turkiye'nin ancak demokrasiyle
normallesebilecegin e inanan entelektuel kesim,
devletin yapisinin degismesi ve dunyayla butunlesmesi
gerektigini dusunen bir grup burokrat, birinci grubun
destekcileri.

Yargi, ordu, burokrasinin onemli bir kismi ikinci
grubun arkasinda.

Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde
tutmasinin mumkun olmadigini kavradigindan simdi
siyaset ve demokrasi disinda bir cozumun pesinde.

Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki
tarafin niyetlerini acikca ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor.

Ve darbe soylentileri gittikce artiyor.

Cuntalardan soz ediliyor.

Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzi Bati'ya daha yakin olan grup orduyla
birlikte iktidara gelir ve Bati'nin destegini
kaybeder.

Avrupa buna kesinlikle karsi cikar.

Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve
Ortadogu politikalarini desteklemesi karsiliginda
darbeyi kabullenebilir aslinda. Ama Amerika'nin onunde
de ciddi bir engel var. "Demokrasi getirecegim" diye
Irak'i isgal eden bir ulke, dunyaya ve kendi kamuoyuna
Turkiye'deki "darbeyi" niye destekledigini
aciklayamaz. Ve Irak faciasindan sonra ikinci bir
"zorlamayi" gerceklestirecek gucu yok. Istese de
istemese de darbeye karsi cikacak.

Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke,
Bati'dan koptugunda ne yapacak?

Sanirim uzun zamandir bunu dusunuyorlar ve korkarim
bunun cevabini buldular.

Turkiye'de darbe olursa, tarihte bugune kadar hic
gerceklesmemis yeni bir olusumla karsilasacak dunya.

Turkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran'la
ortaklik kurmak isteyecek.

Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak.

Rusya'yla Iran'in elindeki dogal gaz, petrol ve
nukleer guc, Turkiye'yi bir sureligine de olsa ayakta
tutmaya yeter.

Ama Rusya, Turkiye, Iran bloku dunyanin butun
dengelerini degistirir.

Ortadogu'nun kontrolunu tumuyle ele gecirir.

Avrupa'yi kucuk kitasina hapseder.

Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune
katar.

Musluman dunyayla yakin bir iliski kurar.

Petrol kaynaklarina egemen olur.

Cin'le isbirligi yapabilir.

Bu gelisme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan
olusan "Bati"nin dunyadaki etkinligini inanilmaz bir
bicimde azaltir.

Yeni blok asker, enerji ve para acisindan cok
guclenir.

Boylece, Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir
catlamaya yol acar.

Eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu
catlamadan cikar.

"Asla boyle bir sey olmaz" diyebilirsiniz... Niye
olmayacagina dair elinizde cok kuvvetli veriler varsa,
soyleyin.

Ama, ya olursa... Ki bana cok mumkun geliyor.

O zaman ne yapacaksiniz?

Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da...

Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan, eski bir
imparatorluk olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir
yaniyla cok zayif mirasina sahip olan bir ulkeye
kustahca davranan, isbirligi yerine "basogretmenlik"
yapmaya kalkan Avrupa'nin da...

Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik
ettigini sanan Amerika'nin da...

Bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu.

Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin
butun dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir
ihtimal degil.

Hic unutmayin ki ilk dunya savasi tek bir tabancanin
patlamasiyla baslamisti.

3 Temmuz 2007 Salı

Terbiyesiz Bir Soz..! Hepiniz Ermenisiniz!

Geçen gün yapılan Hrant Dink davasının ilk duruşmasında Yasin Hayal'in avukatı olan şahıs Hrant Dink'in yakınları ve avukatına bağırarak "Hepiniz Ermenisiniz!", "Hepinizde Ermeni pasaportu var." demiş.

Bu sözler ve bakış açısı bizim ülkemize ve insanımıza yakışmıyor. Anadolu insanı yüzyıllardır barış içinde yaşamış, birbirine bu tarz ağır ve bölücü sözler söylememiştir. Söyleyen olmuştur ancak onlar zaten bizden değildir.

Bizler Yunus Emre'nin, Mevlana'nın, bir sevgi kültürünün çocuklarıyız. Bütün bu güzel duyguların yaşandığı topraklar üzerinde başlı başına bir değer ise Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Bütün bu değerlerimizin yanında nasıl olur da insanları renginden, dilinden, dininden, ırkından dolayı ayırırız.

Bu ayrım önce de belirttiğim gibi bizim fıtratımızda yoktur. Olanlar da bizden değildir.
Türkiye'de, Anadolu'da yaşayan bütün halklar kardeştir. Türk, Kürt, Ermeni, Gürcü, Çerkez, Laz, Abhaza, Arap, Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Alevi, Sunni ve akla gelen gelmeyen tüm insanlar kardeştir. Yaratanları birdir. Herşeyden önce her vatandaş bir insandır. Kriter din, dil, ırk değil kriter insanlık olmalıdır.

Soruyorum bu katillerin ve azmettiricilerin avukatlarına ve her ortamda savunucularına;

- Siz bu ülke için masum kanı dökmekten, halkları ayrılığa sürüklemekten başka ne yaptınız?

Türkiye'de yaşayan her insan, okuyup bu ülkeyi çağdaş toplumlar seviyesine çıkarmakla yükümlüdür. Ve siz herkesten çok milliyetçiyim diyen insanlar neden okumazsınız? Neden okumak yerine illegal yollara saparsınız. İnsan öldüren insan değildir. Kınıyorum sizleri. Sadece Türkiye'de değil, sadece ülkemde değil dünyanın neresinde kimler cana kıyıyorsa onları da kınıyorum. Zalim zulmünün karşılığını alır umarım.

Ülkemizde artık canlar yanmasın. Siz duyarlı insanlar; unutmayın ki bu canım ülke sizler sayesinde ayakta duruyor. Güzel insanlarımız var çok şükür. İyi ki varsınız duyarlı vatandaşlarımız. Önünüzde saygıyla eğiliyorum..

Toplumsal


"Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım.
Sevginin ürünüdür insan, nefretin değil kızım.
Zulmün önünde dimdik tut onurunu,
Sevginin önünde EĞİL kızım...

Ataol Behramoğlu"

22 Haziran 2007 Cuma

Savaşa Hayır!! No War!

The cranberries - Bosnia

Görüşümü belirtmek isterim,

hayat hiçte adil değil

biz kendi güvenli çevremizde yaşarken

dışarda bir sürü insan ölüyor

Bosna çok kötüydü,

Sarayevo Aklımı aldı(fikrimi değiştirdi)

Hepimiz Umutsuzca bağırdık(çığırdık),

ihtiyacımız olan sevgi burda değil

Hepimiz odalarımızda şarkılar söylüyorken Sarayevo başka bir mezar daha kazıyor
Sarayevo Sarayevo...

Bosna,çok kötüydü.

Eminim isteseydik bazı şeyler değişebilirdi

Çocuklar daha fazla korkmasın

Yataklarında bebekler var,

kafalarında da terör

Yaşam aşkı için sevin (yaşama isteği için sevin)

Azizler ne zaman yürüyüşe geçecek?