Deutche Welle: "Komünist 'Şirinler' Müslüman oldu"
Popüler çizgi filmi Şirinler’in Türkiye’deki bazı TV kanallarında “İslami usul"de yayınlandığına dikkat çekildi. Alman Deutche Welle, Türkiye’deki bazı "İslami TV kanalları"nın Şirinler çizgi filmini "Müslüman Şirinler"e uyarladığına dikkat çekerken "Şirin Baba’nın Cuma namazına gittiği" Türkiye’deki versiyonda filmde "laylaylaylay" nağmelerinin de "La ilahe illallah, Allahü ekber"e dönüştüğüne işaret etti. Alman yayın kurumu DW, 1980’li yılların popüler çizgi filmi Şirinler’in günümüzde “Müslüman Şirinleröe uyarlandığını belirttiği haberinde, “’Mümin Şirinler’de, Şirin Baba Cuma namazına gidiyor, ’Allah rahatlık versin’ gibi replikler kullanılıyor, ’laylaylaylay’ nağmeleri de ’La ilahe illallah, Allahü ekber’e dönüşüyor" denildi. Şirinler’in komünist bir yaşam biçimini temsil ettiği iddialarına da yer verilen haberde şöyle denildi: "Şirinlerin orijinal ismi ’Schtroumpfs’ idi. Konuştukları dil ve isimleri bir dil sürçmesi sonucu oluştu. İngilizce ismi ’Smurfs’ olarak bilinen Şirinler bir dönem komünist propagandası yaptığına dair eleştiriler ile de karşılaştı. Şirinler’in komünist olduğu iddiaları ise ’Smurf’ kelimesinin ’kızıl bayrak altında yaşayan küçük adam’ anlamına geldiğine dair söylentilerle birlikte Şirinler’in yaşam biçimi ile komünist değerlerin arasında paralellik kurmak mümkün. Komün şeklinde ve maddiyattan uzak yaşamaları, para biriminin olmaması, ’Şirinköy’de herhangi bir tapınağın olmaması, herkesin eşit olması ve kolektif çalışmaları, bu tür iddiaların gerçeklik payı taşıdığı şeklinde yorumlanabilir." DW, Gargamel isimli kötü karakterin ise sadece maddiyat üzerine kurulu yapısının ve sürekli Şirinler’in yaşadığı köyü bulmak istemesinin, kapitalist ve emperyalist dünyayı temsil ettiğini belirttiği haberinde, kendi şatosunda birlikte yaşadığı ve sağ kolu olan kedisi Azman’ın ise kapitalist dünyanın peşinden gelen ülkeleri sembolize ettiği söyleniyor" dedi.
14 Ağustos 2008 Perşembe
Deutche Welle: "Komünist 'Şirinler' Müslüman oldu"
Yazar:
Manitu
Zamanı:
12:01
0
yorumlama
14 Ocak 2008 Pazartesi
Dünyada bor tükeniyor, Türkiye 2012'de tekel olacak
Türkiye, dünyanın en önemli stratejik madenleri arasında yer alan bor da tekel olma yolunda. ABD Jeoloji Kurumu'nca dünya genelinde ispatlanmış bor rezervi 3,5 milyar ton olarak hesaplanırken bunun yüzde 80'i ise Türkiye sınırları içerisinde bulunuyor.
Uzay sanayinden tarım sektörüne kadar her alanda kullanılan bor madenini uzun yıllardır değerlendirmeyen Türkiye'de tablo değişmeye başladı. Türk kamu şirketi Eti Maden, yüzde 38 payla pazarda liderliği ele geçirirken, rakibi Us Borax ise yüzde 32'lik pazar payıyla ikinci sıraya geriledi. İngiliz-Avusturya sermayeli şirketin rezervleri beş yıl içinde tükenecek. Türkiye 2012'de pazarın tek hakimi olurken, 380 milyon dolar seviyesinde olan hammadde ihracatından elde ettiği gelir ise 2 milyar dola- Ra çıkaracak.
Etimaden Genel Müdürü Orhan Yılmaz'ın talebi üzerine Başmüfettiş Galip Türkmen tarafından hazırlanan 'Bor Pazarında Küresel Trendler' isimli raporda yer Alan tespitlere göre ortaya çıkacak talebin karşılanabilmesi için de yeni yatırımlara ihtiyaç duyulacak.
Finansman için halka arz yöntemine başvurulması önerilen rapora göre, bir devlet şirketi olan Etimaden'in halka açılması ve özerk bir yapıya kavuşturulmasıyla uluslararası ölçekte sermayeye sahip ve kendi kendini finanse Eden bir şirket ortaya çıkacak. Türk Hava Yolları'nda (THY) yakalanan başarının burada daha kolay elde edilmesi mümkün. Bor madeni halen Fiberglas, otomotiv, seramik, nükleer uygulamalar, yakıt teknolojisi, deterjan ve tarım sektöründe yoğun olarak kullanılıyor. Kamuoyunda 'cell' teknolojisi olarak bilinen 'yakıt hücreleri' üretiminde de katalizör olarak kullanılan maden, savunma sanayiinin de vazgeçilmez hammaddesi.
Dünyada kullanımı giderek yaygınlaşan bor pazarında iki Ana firma faaliyet gösteriyor. İngiliz-Avustralya sermayeli Rio Tinto şirketinin bir iştiraki olan US Borax iki sene öncesine kadar sektörün tartışmasız lideriydi. Son dört sene içerisinde hükümetin desteğiyle Etimaden yurtdışı pazarlama faaliyetlerine ağırlık Verdi. 2002'de dünya pazarının sadece yüzde 17'sini kontrol Eden şirket, geçen yıl pazarda lider konuma yükseldi ve pazar payını yüzde 38'e çıkardı. Etimaden'in en büyük rakibi olan US Borax ise yüzde 32'lik payıyla ikinci sıraya geriledi. Bu iki firmanın dışında pazarın geri kalanını Rus, Çinli ve Güney Amerikalı şirketler kontrol ediyor.
Rezerv problemi dışında, petrolde olduğu gibi çıkarma maliyetlerinin de önemli olduğunu ifade Eden uzmanlar, Anadolu'da bor çıkarmak için ton başına ortalama 20 dolar harcanırken, dünyanın başka bölgelerinde bu işlem için 60 ile 100 dolar arasında bir harcama yapıldığına işaret ediyor. Uzmanların dikkat çektiği diğer önemli nokta DA bor talebinin sanayileşmiş Batılı ülkelerden Çin, Hindistan gibi ülkelere kaymaya başlaması. Bu ülkelerin büyüme taleplerine bağlı olarak bor fiyatları DA artacak.
Madenciler Birliği Başkanı İsmet Kasapoğlu, Türkiye'nin bor madenlerinden yeterince istifade edemediğine işaret ederek, bunun temel nedeni olarak DA sektördeki devlet tekelini gösteriyor: "Özel sektör ile devlet işbirliğine giderse katma değeri daha yüksek ürünler üretebilir ve daha fazla gelir elde edebiliriz."
Yazar:
Manitu
Zamanı:
11:47
0
yorumlama
Sirinler Uzerine..
Şirinler Üzerine Bir Tartışma
Şirinler yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış ABD'de bir dönem gösterimi yasaklanmıştır.
Bunun nedeni para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin baba'nın Karl Marx'a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı şeyi giyiyordur. Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder, altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve onları yeme (misyonerlik) gibi pek çok gizli unsur bulundurduğu iddia edilmiştir.
Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo, sosyalisttir.. şirinleri ortaya çıkardığı zaman iki kutuplu bir dünya vardı.. bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB.. sosyalist olan Peyo, yaptığı çizgifilmle bir mesaj vermek ve emperyalist amerika'ya karsı bu yolla propaganda yapmak istemiştir..
Şirinler köyünde bir tek bile ibadethane bulunmaz.. ne kilise, ne havra, ne camii..
Şirinler köyünde para kullanan kimseyi gördünüz mü şimdiye kadar hiç?? para kullanılmaz evet, ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir.. tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır(tembellik hakkı).. şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir, bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir..
Gargamel'in kedisi azman ise (orjinalindeki adı azrail'dir bu kedinin) ABD'nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder..
Ayrıca şirinlerin ingilizce yazılımı smurf'tur, bu da “socialist men under red flag” yani kızıl bayrak altında yaşayan adamlar..
Şirinlerin temsil ettiği çok farklı unsurlar da vardır. Örneğin; Şirine feminizmi, Süslü eşcinselliği, Güçlü şirin maço erkeği temsil eder.
BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ????
13 Ocak 2008 Pazar
Kuresel Isinma Bir yalandir !!!
Hala böyle konuşabilenler var demek ki!! İlginç..
Dünyanın en önemli hava durumu kanallarından Weather Channel’ın kurucusu,
''Küresel ısınma tarihin en büyük yalanıdır''
dedi.
Mevsimler şaşırdı", "Dünyanın düzeni bozuldu" ve "kuraklık kapıda" gibi sözler artık herkesin dilinde. Bilim adamları ve çevreciler hemen hergün küresel ısınmaya karşı acil önlem alınması gerektiği yolunda açıklamalar yapıyor. Ancak dünyanın en önemli hava durumu kanallarından Weather Channel’ın kurucusu John Coleman şok bir açıklama yaparak,
“Küresel ısınma tarihin en büyük yalanıdır”
dedi.
Coleman, IceCap adl
ı meteoroloji sitesinde yazdığı makalede, “Birkaç bilim adamı politik hedeflerini gerçekleştirebilmek için iklim verilerini taraflı şekilde yorumlayarak böyle bir fenomen olduğunu ileri sürdü. Washington’daki dostlarından büyük araştırma fonlarını da bu şekilde almayı başardılar. Küresel ısınma dedikleri şeye insanların yol açtığı da büyük bir aldatmacadır.
''Gezegenimiz tehlikede falan değil'' görüşünü savunan John Coleman'ın açıklamalarının ardından, iklim uzmanları, bu görüşlere büyük tepki gösterdi.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
14:28
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: dünya, küresel ısınma
Dunyanin En Pahali Tatlilari
25 bin dolara satılan “Frrozen Haute Chocolate
Sri Lanka’da Wine3 Restoranında satılan 'The Fortress Aquamarine' Fiyatı: 14,500 dolar
'Saint Louis Brownie' Atalantic City'de Brûlée'de satılıyor. Fiyatı: 1000 dolar
Altın süslü Sundae, Serendipity 3'te servis ediliyor. Fiyatı 1000 dolar
'Sultan’ın Altın keki' Çiragan Palace Kempinski'de servis ediliyor. Fiyatı 1000 dolar.
'Dome’den buzlu truff' Bangkok'ta Mezzaluna restoranda 200 dolara satılıyor.
'The Madeleine Truffle' 250 ile 6,000 pound arasında satılıyor.
'Entre' Paris'teki Pierre Hermé Pastanesinde her bir parçası 176 dolara satılıyor.
King-size Imperial Torte Viyana'daki Imperial Oteli'nde 57 dolara satılıyor.
'Valrhona Çikolata Küresi' Dubai'deki Burj Al Arab Oteli'nde 48 dolara satılıyor.
'Golden Plum Sıcak Sufle' İngiltere'deki 'The Waterside Inn' de 48 pounda satılıyor.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
13:59
0
yorumlama
10 Ocak 2008 Perşembe
Dunyaya Benzer Bir Gezegen Bulundu
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nden (NASA) bilim adamları, güneş sistemi dışında, bir yıldızın yörüngesinde dönen 5. gezegenin keşfedildiğini bildirdi.
Gökbilimciler, keşfedilen yeni gezegenin, Dünya'dan çok daha büyük, ancak kendi güneşi olan 55 Cancri olarak adlandırılan yıldızdan Dünya ile benzer uzaklıkta olduğunu açıkladı.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
21:43
0
yorumlama
9 Ocak 2008 Çarşamba
Bir Japonun Gozunden Turk Toplumu
Bir Japon, Istanbul'da geçirdigi bir haftanin sonunda fikri soruldugunda sunlari söylüyor:
Türkler'in evine gittiginizde, tanimasalar da buyur ediyorlar. Siz oturmadan kimse oturmuyor. Siz sofraya geçmeden kimse geçmiyor. En iyi yere sizi oturtuyorlar. Siz yemege baslamadan kimse baslamiyor. Zorla her yemekten tattiriyorlar. Siz kalkmadan kimse, evin çocugu bile sofradan kalkmiyor. Çay, kahve, meyve, ikram bitmiyor. Herkes sizi rahat ettirmek için ugrasiyor. Kumandayi elinize veriyorlar. Sirtiniza, altiniza yastik konuyor. Yorgunluktan ölseler bile siz kalkmadan kimse gidip yatmiyor. Gitmeye yeltendiginizde bu kez birakmiyorlar. Yataklarini veriyorlar, kendileri kanepede, koltukta yatiyor. Sonra evden çikiyorsunuz ayni adamlar 180 derece degisiveriyor. Herkes arabasini üstünüze sürüyor. Arabanin burnunu çikarmazsaniz kimse yol vermiyor. Kornalar, küfürler. Serit degistirmek bile mümkün degil. Yayaysaniz isik olmayan bir geçitten mümkünü yok geçemezsiniz.
Evde öyle, arabada böyle, nasil oluyor? Bu isi çözemedim.
Yilbasi Rezaleti
Bu bir utanç kaynağıdır ülkemiz için.. Ne kadar üzücü bir olay.. Her yıl aynı olayın yaşanması ise başka bir utanç.. Utanç oğlu utanç..! Bu ülkede bu insanlarla aynı havayı teneffüs ettiğime inanamıyorum.. Lanet olsun o anlayıştaki bütün insanlara.. Hiç abartısız "şeyleri kopsun" diyorum!
Yılbaşı REZİLLİĞİ
Yılbaşı kutlamalarının geleneksel alışkanlıgı haline gelen tacizin videosu yayınlandı. Turistleri kameraların önünde taciz eden ahlaksızların aldığı ceza ise çok komik
Türkiye, 2006'dan 2007'ye girdiği gibi, 2007'den 2008'e de tacizle girdi. Geçriğimiz yıl Taksim'de yapılan yılbaşı kutlamalarında, alkol almış bir turistin herkesin önünde taciz edilmesiyle 2007'ye şaşkın bir şekilde giren Türkiye, 2008'e de benzer görüntülerle girdi. 4 kadın turist, erkek arkadaşlarının yanında etraflarına toplanan, çoğunu çocukların oluşturduğu grup tarafından elle ve sözle taciz edildi.
2008'e girişi kutlamak için, erkek arkadaşlarıyla Taksim'e gelen kadın turistlere yapılan iğrenç tacizler herkesi şoke etti. İstiklal Caddesi'nde yürüyen Avustralyalı kızlardan Mandi Keighran'ı kucağına alarak havaya doğru atmaya çalışılmasına vatandaşlar müdahale etse de, şehir magandalarının tacizleri bitmedi.
Tacizcilerin elinden kurtulan Avustralyalı turistler, çareyi bir eczaneye sığınmakta bulsa da, taksiye binmek için dışarı çıktıklarında, tekrar taciz edildiler. Polisin müdahalesiye taksiye binip uzaklaşan turistleri taciz edenlerden gözaltına alınan biri İranlı 5 kişi ise çok komik bir para cezasıyla kurtuldu. Kadınların şikayetçi olmadığı tacizcilere, Kabahatlar Kanunu'na göre 57 YTL para cezası kesildi.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
09:39
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: dünya, insani kirlilik, kültür, toplumsal, türkiye
Tasarim Nobeli Bir Turk'e Verildi
Tasarım Nobeli bir Türk’e verildi 10 Ocak 2008
Tasarım Nobeli bir Türk’e verildi "Tasarımın Nobeli" sayılan ve dünyanın en prestijli yarışmalarından biri kabul edilen Uluslararası Tasarım Ödülleri (IDA 2007) yarışmasında bu yıl bir Türk ödül aldı. Ekim ayında New York’ta düzenlenen yarışmada ODTÜ Öğretim Üyesi ve Endüstri Ürünleri Tasarımcısı Dr. Hakan Gürsu ve ekibi "Volitan" adlı tekne tasarımıyla birincilik kazandı.
YENİLİKÇİ-ÇEVRECİ Dr. Hakan Gürsu’nun "geleceğin en yenilikçi ve çevreci deniz aracı" nitelemesiyle ödüle layık görülen tasarımına Türkiye’de sadece Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ilgi gösterdi. Komutanlık brifing almakla yetinirken, resmi ve özel hiçbir sipariş gelmedi. Ancak Rusya, Avustralya ve Fransa’dan birçok şirketten sipariş geldi. Geminin maliyetinin, siparişin niteliğine göre değiştiği öğrenildi.
PETROL KULLANMIYOR Yarışmada, hem deniz araçları, hem de tüm ulaşım araçları dalında, 1438 projenin içinde birinci olan sıradışı tasarımın sahibi Dr. Gürsu, Türkiye’de ilgi görmemekten yakındı. Gürsu, Hürriyet’e şunları söyledi:
"Bu tasarım ülkemiz için çok önemli. Petrol kullanmadan, kendi enerjisini kendi üreten bir araç. Rüzgar ve güneş enerjisi ile çalışıyor. Çevre kirliliğini önlüyor. Denizcilikte yakıt maliyetinin ne kadar yüksek olduğunu da düşünürsek, önemini daha iyi anlayabiliriz. Bu tasarımla petrol bağımlılığını ortadan kaldırıyoruz."
DENİZ KUVVETLERİ Dr. Gürsu, ödülü alıp Türkiye’ye döndüklerinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın kendilerini ilk tebrik eden olduğunu belirtterek sölerini şölme sürdürdü: "Sahil Güvenlik Komutanlığı’ndan bir ekip, üniversitemize gelerek benden brifing aldı. Onların gösterdikleri bu nazik davranışı hiçbir zaman unutmayacağım. Ancak bunun dışında hükümetten ve siyasilerimizden herhangi bir tebrik almadım. Bu bir zihniyet meselesidir. Bilime ülkemizde ilgi gösterilmiyor. Bu olayın sadece benim başıma gelmediğini biliyorum ve hiç dert etmiyorum. Beni kimin arayıp, kimin aramadığının da hesabını yapmıyorum. Ben ülkem için güzel ve önemli bir projeye imza attım. Yarışmada ödül yerine bir yıllık tanıtımınızı üstleniyorlar. En saygın müzelerde Volitan sergilenecek. 100 bin tirajlı bir kitap basılıp dünyaya dağıtılacak."
VOLİTAN NEDİR?
Volitan, güneş ve rüzgar enerjisi kullanarak hareket eden, deniz suyundan tatlı su çevrimini gerçekleştiren, karbondioksit atık üretmeyen, geleceğin alternatif teknelerinden biri olarak tasarlandı. Güneş panellerini yelken olarak kullanan tekne, dışında yer alan 2 adet hareketli elektrik motoruyla destekleniyor. 32 metre boyundaki Volitan, nokta dönüşü yapabilen ilk deniz aracı. Volitan’ın ömrü 80 yıl. 12 kişinin çok rahat yaşayabileceği, lüks yat konforuna sahip.
Kucuk firmalari bekleyen tehlike
Çin'e kota kalkıyor fason üretici tedirgin markalar ise memnun
Küçük firmaları bekleyen tehlike
Çin'e karşı tüm kotalar 2008 başında kalkıyor. Fason üreticiler sektörün zor durumda kalacağını belirtirken yerli markalar ise Avrupalı markalarla rekabet için kotaların kaldırılmasını istiyor.
Başta tekstil, konfeksiyon, elektronik ve oyuncak sanayi olmak üzere hemen hemen tüm sektörlerin korkulu rüyası haline gelen Çin, 1 Ocak 2008'den itibaren hiçbir koruma önlemi olmadan Türkiye ve Avrupa ülkelerinin pazarlarına girebilecek. Çin'e kota uygulamasının kalması ise Türk tekstil ve konfeksiyon sektörünü ikiye böldü. Sektörün büyük bir bölümünü oluşturan fason üreticiler kota uygulanmasına devam edilmesini isterken, yerli markalar ise üç yıl öncesinin aksine Çin'de ürettirdikleri ürünlerle Avrupa'dan Türkiye'ye giren yabancı markalarla rekabet edemedikleri gerekçesiyle kotaların kalkmasını istiyor.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), serbest ticaret ilkelerine bağlı olarak 1 Ocak 2005'ten itibaren kotaların kaldırılmasını istiyordu. Ancak, kotaların kaldırılması Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki anlaşmayla tekstil ve konfeksiyon sektöründeki bazı ürünlerde 1 Ocak 2008'e ertelenmişti. Bu ertelemede Türkiye'nin anlaşmadaki "Yerel üreticilerin olumsuz etkilenmesi halinde 3 yıl süre ile safeguard (korunma ve gözetim) önlemleri alınabileceği" yönündeki maddeden hareketle uyguladığı ek önlemler etkili olmuştu.
AB ile yapılan anlaşma sayesinde 44 kategoride koruma önlemi alan Türk tekstil ve konfeksiyon sektörü, 2005'te Çin nedeniyle büyük bir yıkım yaşamamıştı. Ancak 3 yıllık sürenin de sonuna gelindi. 1 Ocak 2008 itibariyle Türkiye ve AB ülkeleri Çin'e karşı tüm kotaları kaldıracak. Yani 1 Ocak'tan itibaren Çin malları, hem Türkiye'ye hem de Türkiye'nin en büyük pazarı olan AB ülkelerine serbestçe girebilecek.
Hükümet önlem almalı
Kotaların kalkması aradan geçen üç yılın sonunda sektörde farklı yorumlara neden oluyor. Özellikle AB ülkelerine fason üretim yapan Türk firmaları, kotaların kalkmasıyla ciddi bir sıkıntı yaşanacağı görüşünde. Fason üreticiler hükümetin yeni önlemler alarak sektörde yeni bir çöküşü engellemesini istiyor. Markalarıyla üretim yapan hazır giyimciler ise üç yıl önceki pozisyonlarını değiştirdi. Türk pazarına Çin'de ürettirdikleri mallarla Avrupa'dan giren Zara, Mango gibi markalarla rekabet edebilmek için kendilerinin de aynı şartlara sahip olmasını isteyen Türk markalarının üreticileri artık kotaların kalkmasını savunuyor. Bu üreticiler Türkiye'nin kalite ve zamanlama açısından rekabet gücünün artık arttığı görüşünde.
Öte yandan, Çin'e karşı 3 yıldır 44 kategoride safeguard uygulayan Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan bir yetkili, müsteşarlığın Çin'den yapılan ithalat konusunda çok dikkatli davranacağını ve şikâyet halinde antidamping ve safeguard gibi mekanizmaların hemen devreye alınacağını söyledi.
Hükümete çağrı yapacaklar
İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon Fasoncuları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Kocaoğlu, bu hafta içerisinde yapılacak olan İstanbul Moda Fuarı ile ilgili toplantıda bu konuyu gündeme getireceklerini söyledi. Kocaoğlu, "İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği öncülüğünde yapılacak bu toplantıya 15 sektörel dernek katılacak. Biz de hazır giyim sektörünün tamamı bir aradayken bu konuyu gündeme getireceğiz. Hatta bu toplantıdan hükümete bir çağrı çıkmasını istiyoruz. Çünkü kotaların kalkması ile birlikte fason üreticilerin zaten çok fazla olan sorunları katmerlenecek. Bu nedenle sektörümüzün rekabet gücünü artıracak tedbir ve destekler alınması yönünde hükümete bir çağrı yapacağız" diye konuştu.
Yüzde 10-15 etkilenme olur
Kotaların kalkması ile birlikte Türkiye'de tekstil ve konfeksiyon üretiminin daha da zorlaşacağını ifade eden İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) Başkanı İsmail Gülle de "Türkiye'de üretim zaten çok zor koşullarda yapılıyor. İstihdam üzerindeki yükler zaten çok ağır. Şimdi de elektriğe zam konuşuluyor. Bunların üzerine pazarlarımızı ucuz Çin mallarının dolduracak olması tekstil ve konfeksiyoncuyu mutlaka etkileyip, zorlayacaktır. Ben ilk etapta yüzde 10-15 civarında bir kayıp bekliyorum" dedi.
Tekstilci Şevket Sürek de, kotaların kalkacak olmasının Türkiye'yi olumsuz etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu vurguladı.
Katı ve hızlı olmalıyız
Çin'e karşı kotaların kaldırılması halinde yalnız Türkiye değil tüm dünya ekonomilerinin perişan olacağını belirten Türkiye Tekstil İşverenleri sendikası Başkanı Halit Narin de, "Ben kotaların tamamen kaldırılacağını asla düşünmüyorum. Avrupa mutlaka kendini koruyacak önlemler alacaktır. Önemli olan Türkiye'nin ne yapacağı. Bugüne kadar önlem alma konusunda hep çok geç kaldık. Hiç değilse bu kez elimizi çabuk tutup, Çin'e karşı ne yapabileceğimizi araştırmalıyız. Örneğin Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmadığı için safeguard'ları kullanabilir. Yapıcı, katı ve hızlı hareket ederek, nelere izin veremeyeceğimizi bir an önce resmi olarak açıklamalıyız" açıklamasını yaptı.
Bakan çelişkili konuşuyor
İpekyol Yönetim Kurulu Başkanı Yalçın Ayaydın, Dış Ticaret Müsteşarlığı İthalat Genel Müdürlüğü'nün 1 Ocak'tan sonra da kotaları uygulayabilmenin yollarını aradığını ifade ederek, "Bizim rakibimiz olan Avrupalı markaların hepsi üretimlerinde Çin malları kullanıyor veya direkt Çin'de üretim yapıyor. Biz ise kotalar nedeniyle bunu yapamıyoruz. Bu nedenle de onlarla fiyatta rekabet edemiyoruz. Üç yıldır bu duruma karşı sessiz kaldık. Ancak artık kota konulmasını istemiyoruz. Dış Ticaretten Sorumlu bakanımız kendisiyle çelişki içinde. Bir yandan bize Turquality desteği vererek markalaşın diyor, diğer yandan diğer markalara karşı elimizi kolumuzu bağlıyor" diye konuştu.
Markalarımız yok olur
Kota uygulamasına devam edilirse zaten marka fakiri olan Türkiye'de var olan markaların da yok olup gideceğini vurgulayan Kığılı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kığılı, "Tüm dünya markaları mallarını Türkiye'de serbestçe satıyor. Üstelik bu malların büyük bir kısmı Çin'de üretiliyor. Onlar serbestçe Çin'de üretim yapıp, mal alabilirken bize kota konuyor. Bu durumda nasıl rekabet edeceğiz" dedi.
Park Bravo Yönetim Kurulu Başkanı Kamil Özçoban da, yasakçı zihniyet ile Türkiye'nin ilerleyemeyeceğini belirterek, kotaların devam etmemesi gerektiğini belirtti.
Türkiye tekstilde Çin'in 11'inci büyük pazarı
Türkiye Çin'den hazır giyimden çok tekstil ve hammaddeleri ithalatı gerçekleştiriyor. Bu kapsamda Türkiye tekstilde Çin'in en büyük 11'inci pazarı. Aralarında tekstil ürünlerinin de bulunduğu 44 kategoride kota olmasına rağmen 2005'te Türkiye'ye 542 milyon dolarlık tekstil ihracatı gerçekleştiren Çin, 2006'da bu oranı yüzde 44 artırarak 781 milyon dolara çıkardı.
Avrupa da önlem arayışında
2008 yılı başından itibaren tekstil ürünlerini kota engeline takılmadan AB'ye ihraç etmeye başlayacak olan Çin, Avrupalı üreticileri de düşündürüyor. Avrupa Komisyonu, Çin'in ucuz tekstil ürünlerinin kotaya tabi tutulmadan AB'ye girişine karşı bazı önlemlerin alınması gerektiği görüşünde. Yaz aylarında Referans'a konuşan Komisyon'un ticaretten sorumlu üyesi Peter Mandelson, 2005'ten bu yana sürdürülen ortak denetim sisteminin 1 Ocak'tan itibaren daha sıkı hale getirilmesi ve Çin'in AB'ye yaptığı tekstil ihracatındaki hızlı büyümelerin dizginlenmesini öneriyor. AB Dönem Başkanı Portekiz'den bir yetkili de daha önce Referans'a yaptığı açıklamada, "Çin tekstil ürünleri hiçbir engelleme olmadan AB'ye girecek değil. 2005 yılında imzalanan anlaşma gereği, kotaların kaldırılması sürecinin yumuşak bir geçiş süreci olacağı konusunda da anlaşmaya varılmıştı" demişti.
Kotalı Çin malları
* Pamuklu mensucat
* Suni filament iplik mensucatı
* Yünlü mensucat
* Dokunmamış mensucat
* Selüloz türevlerinden sıvama mensucat
* Keten ve ramiden mensucat
* Anoraklar
GİYİM
* Gömlek tişört, kazaklar, rüzgar kolsuz ceket, dokunmuş kışlık pantolon (erkek/çocuk), gömlekler, fanila atlet, külot ve slip, gece gömleği vs., parka, anorak, rüzgârlık, pijama, astarlı spor kıyafeti, blazer, askılı tulum, kısa pantolon, şort, etek, takım elbiseler, dışı tek taraflı astarlı spor elbiseleri, palto yağmurluk ve ceket (erkek), palto pelerin, manto, yağmurluk ve kaban (kadın), önlük ve iş kıyafeti, örme palto, ceket, plazer, spor kıyafeti, örme bluz ve süveter (kadın), ipekten elbise.
AKSESUVAR
Papyon ve kravat, eldivenler, çorap, külotlu çorap, tayt, sutyenler, yüzme kıyafetleri, şal, duvak, eşarp, peçe.
EV TEKSTİLİ
* Pamuklu havlu, yatak çarşafları, bornoz, robdöşambır, masa örtüleri, perdeler (stor dahil)
8 Ocak 2008 Salı
Biz neden boyleyiz? Nasil adam oluruz?
Biz neden böyleyiz? Nasıl adam oluruz?
Avrupa'ya gittiğinizde tepkili, sabırsız bir toplum olduğumuzu anlayabilirsiniz. Bu yazının sonunda da neden kimi konularda başarısız bir ülke olduğumuzu anlayabiliriz belki.
İnsan duygu, düşünce ve davranış çeşitliliğini belirleyen beyin ön bölgesidir. Dr Yankı Yazgan beynin CEO'su diyor. Ben de beynin beyni demiştim bir yazımda.
Herhangi bir işi başlayıp bitirebilmek için öncelikle dikkati vermek ve sürdürebilmek gerekli. Bir de sabırlı olmak. Her iki özellik ilgiyle beslenir ve beyin ön bölgesinin temel görevlerinden biridir. Örnegin, okuyabilmek için gereklidirler. Beyin ön bölgesi duyarlı insanlar sabırsız ve dikkat eksikliği nedeniyle okumazlar. Bir diğer özellik sorumluluktur ki bu da beyin ön bölgesinin işidir. Banka ile yapılan kredi kartı sözleşmesini kim okudu acaba? Hemen söyleyelim. Takıntılı olan insanlar. Beyin ön bölgesinin tam ortasında yer alan bir bölgenin aşırı çalışması sonucu dikkati dağıtmakta zorluk olur. Yani dikkat eksikliğinin tam tersi. Sonuç olarak beyni normal çalışan bir insan imza atmadan önce, sorumluluğu, gelecekle ilgili öngörüsü olduğu ve sabırla dikkatini verebileceği için o sözleşmeyi okur. Beyin ön bölge duyarlılığı dikkat eksikliği yönünde olanlar şöyle üstünkörü bakar ve geçerler. Takıntılı olanlar okur gibi görünür ama anlamsız bir sürü sorularla görevliyi canından bezdirir.
Çocuğu yanında iken kaldırım kenarına uygunsuz bir biçimde park eden aracın sürücüsü, kendisini uyaran esnafa "İşim 5 dakika hemen gelirim" der. 5 dakikalık işini yarım saatte hallederek aracın başına gelir ve aracı çekmekte olan görevlilerle tartışmaya girer. Buradan sonra yol ikiye ayrılır. 1. Tüm arsızlık özelliklerini başarılı biçimde sergileyerek çocuğuyla birlikte yoluna gider. 2. Aracı görevliler tarafından otoparka götürülür. Sonraki 3 saatini aracı tekrar alabilmek için harcar. Bu süreyi aşırı sinirli, tepkili, sabırsız tavırlarla geçirir. Cezayı ödemiş, oğlu ile birlikte tekrar yola koyulmuştur. Ama kaybettiği zaman, yaşadığı stres etkisiyle sinirli, sabırsız ve aşırı tepkili hali bir süre daha sürer. Yolda gereksiz korna çalar, küfreder, emniyet şeridini ihlal eder. Günü berbat olmuştur. İşlerinde yanlış kararlar verebilir. İş arkadaşlarıyla, patronuyla kavga edebilir. Akşam eve yorgun döner. Eşiyle de kavga ederek günün finalini yapar.
İlla ki bu duruma gelmesi için aracının çekilmesi gibi bir mazeret gerekmiyor. Kıvılcımı başka bir olay da başlatabilir. Sabah uyandığında "Yav kadın binlerce kez söyledik şunu söyle yapma diye" sözleri yeterlidir kıvılcım oluşturmak için. Zaten hazırlıklıdır çabuk sinirlenmeye.
1. duruma geri dönelim. Aracını otoparka çekilmekten kurtardı. Arsızlık galip geldi. Demek ki böyle olunmalı. Altta kalmamalı. Eğer karşılık vermezsen, aracının çekilmesine müsade edersen bak neler oluyor. O halde bu bana ders olsun. Bundan sonra hep "hakkımı" sonuna kadar arayayım.
Bir de 3. madde var. Aracın başına geldiğinde görevli yok ve aracı çekilmiyor. "Oh be, bu gün de otopark mafyasına para kaptırmadım, demek ki kurallara uymayınca oluyor bu işler. Kurallar bozuk düzen üzerine kurulmuş zaten, neden o düzene pirim vereyim"
Araç sahibi toplum kurallarına saygılı olsa tüm bu olasılıklar da olmayacaktı. Saygısız insanın beyin ön bölge duyarlılığı vardır. Hatırlayın bir kadın başbakanımızı. Kaldırıma park ettiği için ceza ödemişti. Hem de Newyork'ta. Adının önünde Prof.Dr ünvanı olan bir kişi. Topluma liderlik etmiş biri.
Örneklerden de anlaşılacağı üzere, medeni-gelişmiş olmanın okul okumakla bir ilgisi yok. Medeni olmak için beynimize öğretim değil eğitim gerekir. Oysa bugün okullarda çocuklar öncelikle verilen bilgi yani öğretimdir. Nasıl saygılı, başarılı, iyi insan olmak gerektiğinden öte nasıl doktor, mühendis, kaymakam olunacağı öğretilir. İnsan sağlığına saygısı olmayan doktorlar, sorumsuz inşaat mühendisleri, insiyatifi olmayan kaymakamlar bu yüzden bizdedir.
Neden?
Beyin ön bölgenin çalışmasında duyarlılık olması.
Neden beyin ön bölgesi duyarlı?
1. Kalıtım ya da tıbbi kader: Nasıl elimiz, kolumuz ana, baba, ataya benziyor ise beyin çalışma özellikleri de öyle. Olaya kişi değil de toplum olarak baktığımızda, geçmişin irdelenmesiye ilgili olarak Emre Kongar'a ihtiyaç olacaktır.
2. Eğitim ve yetişme tarzı: Yukarıda örneklerden birini yaşayan çocuk babasından arsızlığı, sorumsuzluğu, bencilliği öğrenerek beynini o şekilde eğitecektir. Yaşayarak öğrenilen olay ve durumlar beyindeki hafıza merkezine kaydetmeyle, gerek olduğunda hatırlayıp duygu, düşünce ve davranışlarına yansıtma olayı, beynin ve insan hayatının temel özelliklerinden birini oluşturur. Daha bebek iken bellek dolmaya başlar. Beynin çalışma özellikleri açısından en son gelişmesini tamamlayan bölgesi, beyin ön bölgesidir. Bu durum 20'li yaşlara kadar sürer. Bu nedenle reşit olma yaşı 18'dir. (Bence en az 21 olmalı)
21 yaşından önce gençler "delikanlı"dır. Çünkü beyin ön bölge gelişmesi henüz tamamlanmadığından sabır, dikkat, gelecekle ilgili öngörüde bulunma, duyguları ifade etme ve anlama, sağduyu, empati, karar verme, ayrıntılı düşünme gibi özellikleri tam olarak gelişmemiştir. Bu nedenle kızlar reşit olmadan önce evlenemezler. Bunun aksine davranış olsa olsa beyin ön bölgesi duyarlılığı olan babaların işidir. Akraba evliliğinden sakat doğum oranının arttığını bilmesine rağmen buna karar veren bir beyin, hatalardan ders çıkartamadığı, gelecekle ilgili öngörüsünün olmadığı gerekçesiyle, duyarlıdır.
"Konu-komşu, elalem ne der ?", "Ben oğlunu-kızını bilmem ne yaptırıyor dedirtmem" "Aman oğlum yüzümüzü kara çıkartma" Bunlarla büyüyen bir çocuk gelecekte de bu düşüncelerin esiri olacaktır. Düşünce jimnastiği ile örnekleri binlere ulaştırabiliriz. Sonuçta çocuklar ailenin ve toplumun aynasıdır. Beyin ön bölge gelişimi tamamlanmadığından dolayı çocuklardaki duygu, düşünce ve davranışların yaşına uygun olup olmadığı şeklinde değerlendirilir, yetişkinlerle kıyaslamaz.
Babada yetişkin tipi dikkat eksikliği olan çocuk (araba örneğinde olduğu gibi) gördüğü kötü örnekle gelişmekte olan beyin özellikleri etkilenecek, beynini eğittiği bir kötü özellik, diğer özelliklerin de etkilenmesine yol açabilecektir. Çünkü milyarlarca beyin hücresi multi milyarlarca ağ ile birbirlerine bağlıdır ve sürekli ilişki halindedir. Yangın çıkan bir bölgenin etkisi komşulara da sıçrayabilir. Sonuç itibariyle görülen hasar derecesi farklı olabilir. Örneğin çok sabırlıdır ama dikkati azdır. Kolay kolay sinirlenmez ama sinirlenince de öfkesini kontrol edemez. Beyin ön bölgesinin duyarlılıklarını grinin tonlarına benzetebiliriz. Her bir özelliğin tonları farklı olacaktır. Ton farklılıkları sonucu insan kişiliği çeşitlik gösterir. Beyin yapısını göz önüne alırsak, yer yüzünde yaşayan ve ölen tüm beyinlerin tek olduğunu söyleyebiliriz. Aynı yumurta ikizlerinde bile benzerlikleri en çok %99 olabilir.
Oysa fizyolojik çalışma özelliklerine bakıldığında hayvanlarla insan beyni aynı prensiple çalışır. Beynin tam ortasında yer alan talamus’a, vücuttan ve beynin diğer bölgelerinden gelen bilgiler, burada işlenerek beynin en üst bölümüne gönderilir. Beynin üst bölümünün görev dağılımları farklıdır. Bilgileri alan bölümler, kendi görevleri doğrultusunda alınan bilgileri uygularlar. Böylece vücudun dengeli ve eşgüdümlü çalışması sağlanır. Bir bölge yürümek için kol ve bacakları çalıştırırken diğer bir bölge aynı anda kalbin hızını bu tempoya göre ayarlar. Bu temel çalışma prensibi tüm canlılarda benzerlik gösterir.
Her canlının diğerlerinden ayrılan üstün özellikleri, beynin o özellikle ilgili bölgelerinin farklı yapısından ve çalışmasından kaynaklanır. İnsanı üstün kılan, beyin ön bölge özelliklerinin daha farklı olmasıdır. Diğer canlılardaki gelişimi insanlar kadar olmadığından, aynı tür içinde olan hayvanlar da farklılıklar gözlenmez. Aynı tür içindeki inekleri birbirlerinden ayıramazsınız. Zebra, zürafa, balıklar da öyle. Kişilikleri farklı olan milyarlarca insanın sahip olduğu bu özellik, beyin ön bölge farklılığından kaynaklanır. Saydığımız ve sayacağımız etkenler, grinin tonlarında farklılıklar yaratır. Bu nedenle Almanlar, Türklerden farklıdır.
Çocuklarda, dikkat eksikliği üzerine yapılan çalışmalarda Almanya da görülme oranı % 3,8, ABD'nde % 8, Birleşik Arap Emirliklerinde %14,9 bulunmuştur. Kozmopolit yapısıyla ABD'ni dünya ortalaması olarak alabiliriz. Bu değerler coğrafik farklılıklar sonucu kazanılan toplumsal özelliklerin yansıması olabileceği gibi diğer toplumsal dinamiklerin de önemli payı vardır. Almanlar çocuklarını disiplinli yetiştirirler. Kurallara bağlı olarak büyüyen çocukların beyin ön bölgelerinin daha sağlıklı olduğu değerlerden belli olmaktadır. Bu sonuçlarla zengin ya da fakir bir arap ülkesinin medeniyet yarışında Almanları geçmesini beklememek gerekir.
3. Anne karnında gelişen sorunlar bebeğin beynini etkileyebilir.
4. Doğum sorunları.
5. Çocukluk dönemi ateşli hastalıkları ve diğer beyni etkileyen durumlar.
6. Aşılar: Nadiren deli dana hastalığına yol açabilen aşıların beyni biraz da olsa etkileme riski yok mudur?
7. Kafa darbesi: 50 km sabit hızla giden aracın ön koltuğundan kemeri bağlı bir biçimde oturan kişi, aracın aniden durması ya da çarpıp durması sonucu bedeni duracak, kafası duracak ama beyni duramayıp kendi kafatası içine çarpacaktır. Dikkat edin, kafaya dışarıdan gelen bir darbe yok. Olay sonrası bir an şaşkınlık yaşanacak ve bir şey olmadığı sonucuna varılacak. Ya da hastaneye gidilip beyin tomografisi çekilecek ve kazanın ucuz atlatıldığı düşünülecek.
Ani fren ya da çarpma sonucu beyin ön bölgesi ve ardından beyin arka bölgesi, ivmeli hareketler sonucu, aldığı hasar nedeniyle duyarlılık gelişmesine neden olacaktır. Duyarlılık beyin çalışmasıyla ilgilidir. Bu nedenle tomografi ya da MRI da görülmez. Duyarlı olan beyin yaşanan günlük streslerin etkisiyle duyarlılığı daha da artacaktır.
3 ay içinde ya da daha sonraları başlayan isteksizlik, çabuk yorulma, iştah değişiklikleri, tembellik, dikkati verememe, baş dönmesi, baş ağrısı, bel, boyun, sırt ağrıları, aşırı sinirlilik-gerginlik hali belki de doktor doktor gezmeye, gereksiz tetkiklere neden olacak, strese stres katacaktır. Bu arada uygulanan gereksiz ilaç tedavileri, duyarlılığın daha da artmasına yol açabilecektir.
Burada 2 önemli konu var:
1. Kafa darbesi ya da diğer nedenlerden dolayı beyin duyarlı hale gelmiştir. Duyarlı çalışan beyin stresten daha kolay etkilenecektir. Stresin asıl etkisi duyarlı beyinler üzerinedir. Stres altında yakınma yaratmayan beyin iyi çalışan beyindir. Her strese giren insan da yakınma bu yüzden ortaya çıkmaz. Stresin etkisi hem stres şiddetine hem de beyin ön bölge duyarlılık derecesine göre değişir. Sinirsel ya da psikolojik olarak tabir edilen yakınmaların nedeni beyin duyarlılığıdır.
2. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarda beyin ön bölgesinin diğer beyin bölgelerini yönettiği belirtilmiştir. Bu nedenle bu bölgenin duyarlı olması sonucu vücudun çalışmasını kontrol eden beyin merkezlerinin çalışması bozulacak, bir çok hastalığın gelişmesinde beyin ön bölge duyarlılığının önemli etkisi olacaktır.
Hipotalamus, beyin ortasında yer alan, vücudun çalışmasını kontrol eden yapıdır. Verdiği emirler hormonal ve sinirsel yollar aracılığıyla tüm bedene ulaşır. Talamus aracılığıyla vücuttan ve beyin ön bölgesinden gelen bilgiler doğrultusunda çalışmasına yön verir. Kalbi yavaşlatır ya da hızlandırır. Damar içinde yer alan kasları kasarak ve gevşeterek tansiyonu ayarlar. Karaciğer çalışmasını düzenler. Kadınların regl olmasını sağlar. Mide asit salınımını, bağırsak hareketliliğini kontrol eder. Solunum yollarını kasar, gevşetir. Mesane çalışmasını düzenler. Tiroid bezini kontrol eder. Yağ, kemik ve kas dokularının çalışmasını düzenler.
Hipotalamusun düzenli çalışmasıyla homestaz sağlanır. Çalışmasının bozulmasına allostaz denir. Hastalıkların temel nedeni ise allostatik yüklenmedir. Sonuç olarak beyin çalışması bozulan insanlar hasta olurlar. (kazalar, zehirlenmeler haricinde)
Vücudun patronu beyindir. Beyin gözardı edilerek hastalıkların düzeltilmesini sağlamak bu nedenle anlamsızdır. Günümüzde kullanılan ilaçlar ve diğer tedavi yöntemleri nedene değil sonuca yöneliktir. Tansiyon yüksekliğini, tansiyon düşürücü ilaçlarla tedavi edemezsiniz. Kolesterol yüksekliği, guatr, astım, mide ülseri, regl düzensizlikleri, epilepsy, migren, dikkat eksikliği, depresyon, panik atak vb.. hastalıkların gerçek tedavisi, beyin duyarlılıklarını düzeltmekle mümkün olacaktır.
Beyinde yer alan duyarlılıkları az ya da çok düzeltebilen tüm yöntemler bu açıdan önemlidir. Ancak çok faydalı bir yöntem bile olsa, sektörel açıdan destek görmezse ve önünde bu yönteme engel büyük sektörler olursa, doktor ve hastalara ulaşımı engellenir.
ABD’de doğan ve son 30 yıldır yaygınlığı giderek artan nöroterapi yöntemiyle beyin duyarlılıkları önemli ölçüde tedavi edilebilmektedir.
Dr Güçlü Ildız
Nöroloji Uzmanı
ABD'nin Turkiye Dusmanligi Tarihi
ABD'den Türklere yönelik düşmanlığın tarihi
İnsanlarımız keşke ABD'nin 28. cumhurbaşkanı Thomas Woodrow Wilson'ı tanısalardı. Wilson, dünyaya barış ve demokrasi getirme iddiasıyla elinde satır ortaya atılan zırtapoz ABD başkanlarının ilk ünlü örneğidir. 1918 yılında ortaya attığı ve "Wilson prensipleri" diye anılan 14 maddelik programı kapsamında Osmanlı'nın ve bu arada Anadolu'nun parçalanmasının gereğini ortaya koyan odur. Yurtdışına çıkan ilk ABD başkanıdır ve bu yolculuğa çıkışının tek nedeni de dünyanın parselasyon çalışmalarına öncülük etme amacıdır. 18 Ocak 1919 günü başlayıp dört gün süren ve Paris Konferansı olarak anılan toplantılarda İngiltere, İtalya ve Fransa başbakanları ; Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando ve Georges Clemenceau'ya önderlik etmiştir. Sevr işte bu konferansın ürünüdür. Dolayısıyla Sevr'in baş mimarının ABD olduğunu kafamıza çakmamız gerekir.
ABD'nin düşmanlığının başlangıcı olarak Sevr'in düşünülmesi ise büyük hata olur.
ABD Başkanı Wilson daha Birinci Dünya Savaşı bile başlamadan çok önce Türkiye'yi yok etmekten, haritadan silmekten söz etmiştir. 1912 yılında kendisine ABD büyükelçisi olarak Türkiye'ye Morgenthau'nun gönderilmesi önerildiğinde, "Öyle bir memleket olmayacak ki, elçi göndermek gereksin" cevabını verir. Elçi topraklarımıza, "O halde izin verin de bunu yerinde izlesin" gerekçesiyle gönderilebilecektir".
2)
ABD, Türk topraklarında Rumluk ve Ermenilik davası güdülmesini kışkırtıp desteklemek amacıyla daha Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce muazzam bir örgütlenme gerçekleştirmiştir. 1914 yılında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Amerikan Misyonerler Kurulu örgütüne bağlı 174 misyonerlik vardır. Kurul, 17 büyük misyonerlik merkezine ve 9 hastaneye sahiptir. 426 okulu ya doğrudan işletmekte ya da kontrolu altında tutmaktadır. Bu okulların öğrenci
sayısı 25 bindir.
3) Bu örgütlenmenin küçümsenmesini önlemek ve Ermeni soykırımı iddiasını başımızın üzerinde Demoklesin kılıcı gibi tutan ABD'nin maskesini düşürmek için iki belgeye değinelim. Bunlardan birincisi, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi arşivlerinde bulunan Merzifon Amerikan Koleji Direktörü George White'ın mektubu. White, Haçlı Savaşı zihniyetini şöyle ortaya koyuyor : " Hristiyanlığın en büyük rakibi müslümanlıktır. Müslümanların da en kuvvetlisi Türkiye'dir. Bu devleti yıkmak için Ermeni ve Rum dostlarımızı terketmemeliyiz. Hristiyanlık için Ermeni ve Rum dostlarımız tarafından o kadar çok kan feda edildi ki, bunlardan birçoğu İslamlara karşı mücadelede şehit oldular. Unutmayalım ki, kutsal hizmetimizin sonuna kadar daha pek çok böyle şehit kanı akıtılacaktır. Alevîlere de mezhep hususunda serbestlik tanırsak, onlar da bize katılacaklardır. Bizim görevimiz bu fırsatı kaçırmamak, gereğine uygun hareket etmektir. Hristiyanların şimdiye kadar görmüş oldukları zulümlere karşı onların zekâtını ödeyecek bir ruh aşılamalıyız. Biz bunu şimdiye kadar yaptık ve başarılı olduk ".
4) Şimdi bir de Amerikalı profesör Earle'e kulak verelim : " Amerikan misyonerlerinden ve misyoner okullarından Ermeniler dillerini ve tarihsel geleneklerini yeniden üstün tutmayı öğrendiler, Batı'nın siyasal, toplumsal ve ekonomik ilerleme ideallerini tanıdılar, bulundukları duruma karşı daha etkin bir hoşnutsuzluk duymayı ve köylü müslüman komşularına karşı keskin bir üstünlük duygusu beslemeyi elde ettiler" 5)
( Anadolu'da bu kışkırtmacılığı yapan ABD'nin utanmazlığında elbette sınır olmayacaktır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, çoğu Rum ve Ermeni olan Amerikan vatandaşlarının zarara uğradığı iddiasıyla yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nden tazminat ister. İsteği 55 milyon Dolar'dır ama, bir at pazarlığı niyetinde olduğu Cumhuriyet Hükümeti tarafından farkedilir ve kendisine yüz verilmez. Pazarlıklar uzun sürer ve nihayet 1934 yılında yakamızdan düşmelerini sağlamak için 1,3 milyon Dolar tazminat kabul edilir. 6) )
Şimdi ABD'nin o dönemlere ait bir başka küstahlığına değineceğiz.
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na katılış tarihi 29 Ekim 1914'tür. Günümüzde Ermeni soykırımı iddialarının, tehcir kararının alınmış olduğu Mayıs 1915 ve sonrası döneme dayandırıldığını da biliyoruz. Halbuki, Türkiye'de hristiyan kırımı yapıldığı, bunu önlemek amacıyla Türkiye'ye bir donanma gönderilmesi gerektiği yönündeki bir kampanyanın ABD basınında başlatılması, tüm bu tarihlerden çok önceye rastlar. Böyle bir kampanyanın başlatılması üzerine ABD'de büyükelçi olarak bulunan Ahmet Rüstem 8 Eylül 1914 tarihli Washington Evening Star gazetesine bir demeç vererek, yürütülen bu kampanyanın ABD'yi savaşa sokma amaçlı bir kışkırtma olduğu konusunda Amerikan kamuoyunu uyarmaya çalışır. ABD yönetimi Ahmet Rüstem'e büyük tepki gösterir, özür dilemesini, ABD'de kalıp göreve devam edebilmek istiyorsa bir pişmanlık belgesi vermesini ister. Ahmet Rüstem bu isteği kabul etmeyince de 20 Eylül 1914 günü ABD'den kovulmuş olur. 7)
O döneme ilişkin ABD tarihinden bilmemiz gereken bir başka önemli isim, "Colonel (albay)" takma adıyla tanınan "Colonel House" ya da tam adıyla Edward Mandell House'dır. Bu kişi ABD başkanı Wilson'un danışmanı sıfatını taşımasına karşın, bazı çevrelerde "ABD'nin gerçek başkanı" olarak nitelendirilecek kadar güçlü ve yetkili bir politikacıdır. 1. Dünya Savaşı süresince de, ilgili devletlerle tüm ilişkileri o yürütmüştür. İşte bu "Albay" House, 1916 Şubat'ında Londra'da İngiliz Savaş Kabinesi ile toplantı yaptığı bir günün ardından güncesine şunları yazar : "Türkiye'yi hem Asya'da, hem de Avrupa'da neş'e içinde paylaştık". 8)
( Dikkatinizi çekeriz, bu laf edildiğinde daha 1. Dünya Savaşı'nın bitmesine ve bizim yenilerek Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya mecbur kalmamıza iki yıl sekiz ay, Sevr'e dörtbuçuk yıl vardır).
Bu topraklara ve bu toprakların insanlarına karşı ezelden beri akıl almaz, ama hayâsız olduğu tartışılmaz bir kin duyan ABD'nin öyküsüne merak edenler için devam edeceğiz.
____________________
1) Evans, Laurence ; "United States Policy and the Partition of Turkey : 1914-1924 ", s.29.
2) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 285.
3) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1
s. 289
4) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.287-288.
5) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.289
6) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1 s.292
7) Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1s. 292-300
8) . Avcığlu, Doğan ; "Millî Kurtuluş Tarihi", Tekin Yayınevi, İstanbul, 1996, Cilt 1, s. 302
Turk Lokumu Rum Lokumu Oldu!!!
Bize birşey bırakmadılar. Rumlar, önce baklavaya sahip çıktılar şimdi de lokuma
.
Türk lokumu Rumların oldu
Daha önce baklavayı Milli Tatlı olarak tanıtan Kıbrıs Rum Yönetimi, Türk Lokumu olarak bilinen lokumu da Kıbrıs Lokumu adıyla AB'de tescil ettirdiler.
Coğrafi işaret zengini Türkiye'de lokumun tesciline yönelik herhangi bir başvuru bulunmuyor.
Türkiye'nin aralarında Antep Fıstığı, Türkmen El Halısı, Türk Tazısı, Gemlik Türk Atı ve Kars Türk Çoban Köpeği'nin de bulunduğu 93 tescilli coğrafi işareti bulunurken, Ayvalık Tostu, İznik Çinisi, Kayseri Mantısı gibi çok bilinen coğrafi işaretler de tescillenmeyi bekliyor.
Kamuoyunda ''Turkish Delight'' olarak bilinen, reklamları yapılan Türk Lokumu'nun tescili için ise Türk Patent Enstitüsüne (TPE) yapılmış herhangi bir başvuru yok. Sadece Safranbolu Lokumu için tescil girişimi mevcut.
AA muhabirinin TPE yetkililerinden aldığı bilgiye göre, Türkiye, Avrupa Birliği'ne üye olmadığı için korumalar, Türkiye içinde sınırlı kalıyor. Türk Lokumu'nun da aslında geleneksel özellikli bir ürün olduğu için yani sınırları tüm Türkiye olduğu için coğrafi işaret olarak değil de geleneksel ürün olarak tescillenmesi gerekiyor, ancak bu konuda yasal eksiklik var.
Lokum için Türk Lokumu adıyla da bir başvuru gelirse kabul edileceğini ve üretim sınırları Türkiye olarak belirtilip tescillenebileceğini vurgulayan TPE yetkilileri, enstitü tarafından hazırlanan ''Coğrafi İşaretlerin ve Geleneksel Özellikli Ürün Adlarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı'' ile de yasal boşluğun doldurulacağını belirtiyor.
Geleneksel özellikli ürün, ''Geleneksel ham maddeler kullanılarak üretilen veya geleneksel bir terkip ya da doğrudan doğruya geleneksel bir üretim biçimi ile karakterize edilen, yahut doğrudan geleneksel bir üretim biçimine dayanmamakla birlikte, böyle bir üretim tarzını yansıtan işlemlerden geçirilmiş olması nedeniyle aynı kategorideki benzer ürünlerden açıkça ayrılabilen ürün'' olarak tanımlanıyor.
Rum Kesimi AB'ye üye olduğu için AB ülkelerinin tümünde koruma aldığını ifade eden yetkililer, anılan lokumun belki de Türk Lokumu'nun ayırt edici özelliklerini taşımadığını, bunu anlamak için tarifnamesine bakılması gerektiğini söylüyor.
''Bu lokum muhtemelen Türk lokumundan farklı'' diyen yetkililer, ürün Türk Lokumunun tüm özelliklerini taşıyorsa Türkiye'nin AB nezdinde itiraz hakkının bulunduğunu ifade ediyor.
AA
En Aptalca 10 Deney
En Aptalca 10 Deney
Tanınmış İngiliz bilim dergisi New Scientist, dünyanın bugüne kadar tanık
olduğu en aptal 10 deneyin listesini hazırladı. İşte dergiye göre en aptal
deneyler ve sonuçları:
* LSD maddesinin deliliğe neden olup olmadığını belirlemek isteyen 2
psikiyatrist, 1962'de Oklahoma'daki Lincoln Hayvanat Bahçesi'ndeki Tusko
adlı erkek file, 3 bin insanı etkileyebilecek dozda LSD enjekte etti.
Sonuç: 14 yaşındaki Tusko, birkaç dakika içerisinde öldü. (Başarısız)
* 1960 yılında ABD Hava Kuvvetleri'nde görevli 10 asker, bir kargo uçağına
bindirilir. Uçak 5 bin feet'e çıktığında pilot motorda ve iniş takımlarında
sorun çıktığını, okyanusa zorunlu iniş yapmayı deneyeceğini söyler. Daha
sonra ise bir görevli askerlere sigorta poliçesi dağıtarak bunları
dikkatlice doldurmalarını, başlarına birşey gelirse ailelerinin ancak bu
sayede para alabileceğini söyler. Ancak askerlerin farkında olmadığı şey,
gizli bir deneyin parçası olduklarıdır. Amaç, denek askerlerin ölüm
korkusunun doğurduğu aşırı stresin algılama yeteneğini etkileyip
etkilemediğini ortaya çıkarmaktır. Askerlerin doldurduğu formlarda birçok
imla hatası vardır.
Sonuç: Aşırı stres algılama kapasitesini etkiler. (Başarılı)
* 1954'te Rus cerrah Vladimir Demikhov, bir Alman kurdu ile bir yavru
köpeğin başlarını aynı bedende birleştirir. 2 başlı denek, 6 gün hayatta
kalır. Amacı, organ naklinin başarılı olup olmayacağını anlamaktır.
Demikhov, aynı deneyi farklı hayvanlarla 15 yıl boyunca 19 kez daha yapar.
Deneklerden en uzun hayatta kalanı 1 ay yaşar.
Sonuç: Doku uyuşmazlığı deneklerin ölümüne neden olur. (Başarısız)
* 1933'te ABD'li Clarence Leuba adlı profesör, gıdıklanınca gülmenin
doğuştan bir tepki mi, yoksa daha sonradan öğrenilen bir durum mu olduğunu
anlamak için küçük oğlunu ve karısını gıdıklar.
Sonuç: Gıdıklanınca gülmek, doğuştan gelen bir tepkidir. (Başarılı)
* 1942'de Lawrence LeShan adlı ABD'li psikolog, tırnak yeme alışkanlığı olan
bir grup çocuğu, karanlık bir odada uykuya yatırır. Ardından tüm gece
boyunca odada kısık sesle 'Tırnaklarımın tadı korkunç" cümlesinin kayıtlı
olduğu bir kaset çalar.
Sonuç: Çocuklardan 40'ı tırnak yemeyi bırakır. Uykuda öğrenme mümkün bir
tekniktir. (Başarılı)
* 1804'te Sarı Humma'nın bulaşıcı bir hastalık olmadığını kanıtlamaya
çalışan Stubbins Ffirth adlı doktor, Sarı Humma hastalarının kusmuklarını
içer.
Sonuç: Doktor hasta olmaz, ancak ileriki yıllarda yapılan testlerde
hastalığın özellikle kan yoluyla aşırı derecede bulaşıcı olduğu ispatlanır.
(Başarısız)
* 1930'larda ABD'de Robert E. Cornish adlı araştırmacı, ölü köpeklerin
kanına adrenalin enjekte ettikten sonra tahterevalliye yerleştirerek, aşağı
yukarı sallayarak hayvanları hayata döndürmeyi dener.
Sonuç: Köpeklerden 2'si körlük ve aşırı beyin hasarıyla hayata döner ve
birkaç ay yaşar. (?)
* 1960'ların ortasında ABD'li araştıtmacılar, erkek hindilerin cinsel olarak
uyarılması için dişilerin vücudunun ne kadarını görmeleri gerektiğini
araştıran bilim adamları, dişi hindi maketlerini parça parça azaltarak
erkeklerin vereceği tepkileri inceledi.
Sonuç: Maketlerin üzerinde sadece baş kısımları kalıncaya kadar erkek
hindilerin çiftleşme dürtüsüyle harekete geçtiği belirlendi. (?)
* İnsanların her türlü ortamda gözleri açık olsa da uykuya dalabileceğini
öne süren ABD'li uzmanlar, gözkapaklarını bantla tutturdukları 3 deneğe
yüksek sesli müzik çalınan ve flaşlar patlayan bir odada, elektrik şokları
verdi.
Sonuç: Denekler, tüm olumsuz şartlara rağmen 12 dakikada uykuya daldı.
(Başarılı)
* Duyguların karakteristik yüz ifadelerini harekete geçirip geçirmediğini
test etmek isteyen Carney Landis adlı psikolog, deneklere amonyak koklatır,
caz dinletir, porno resimler gösterir, ellerini kurbağa dolu bir kovaya
sokturur, son olarak bir farenin kafasının kopartılmasını izletir.
Sonuç: Landis, deneklerin kopan fare kafasına karşı temel bir yüz ifadesi
sergilemedikleri sonucuna varır. (?)
Musul Turkiye'yi Istiyor
Musul Türkiye'yi İstiyor...
Aslında 1926 Ankara Anlaşması bize hukuken Musul Vilayetini geri alma hakkını veriyor ama hükümet bunu dillendirmek ve uygulamaya sokmak düşünce ve kararlılığına sahip değil.
Ancak şu anda Musul Vilayeti BM daimi temsilcisinin de benzer bir uluslararası hakkımız olduğundan bahsediyor olması oldukça ilginç.
Önemli bir diğer konu da şudur ki: MUSUL VİLAYETİ; Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını kapsamaktadır ve 1. Meclisin (1920) kabul ettiği Misak-ı Milli sınırları içindedir.
MUSUL TÜRKİYE'Yİ İSTİYOR!
63 Kürt aşireti Türkiye'yi istiyor.
Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor.
Musul Vilayet Konseyi'nin BM daimi temsilcisi İsviçreli hukukçu Keller, Türkiye'nin müdahale hakkı bulunduğunu ve aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanmak istediğini söyledi.
Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor. 1925'te kurulan Musul Vilayeti 1992'de dönemin Cumhurbaşkanı Özal öncülüğünde Körfez Savaşı nedeniyle yaşanan bölünme ihtimalleri üzerine Ankara'da bir araya gelerek harekete geçti ve İsviçreli hukukçu J. Anton Keller'i BM daimi temsilcisi seçti. Son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine Konsey'in Türkiye ile konuyu görüşmek için toplanma kararı alması üzerine Keller İstanbul'da toplantı yapmak için girişimleri başlattı.
PASAPORTA EL KONULDU
Ancak Keller'in yapacağı toplantıya 63 aşiret liderini temsilen katılması beklenen Kuzey Iraklı 4 aşiretin liderleri Türkiye'ye gelemedi. Aralarında Almanya'da sığınmacı olarak yaşayan eski Dohuk valisi, Saddam dönemi eski Tarım Bakanı ve yazar Musul Vilayet Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Sıddık Mahmut, Hollanda'da sığınmacı olarak yaşayan ve Kerkük bölgesindeki petrol yataklarında önemli bir paya sahip olan Mama Seny aşiretinin lideri Müşir Hadi Ahmet, Musul vilayetine ait tapu kayıtlarını elinde tutan ve şu anda Kuzey Irak'ta bulunan Surçi aşiretinden Nedim Surçi, Süleymaniye'de yaşayan ve tapu sicillerinden sorumlu olan Şeyh Saleh'in de bulunduğunu söyleyen Keller, Barzani yönetiminin bu kişilerin pasaportlarına el koyarak ve telefon iletişimlerini keserek Türkiye'ye gelmelerine engel olduğunu söyledi. Keller, Türkiye'nin acil olarak devreye girmesi gerektiğini belirtti.
Keller bu durum üzerine Türkiye'de Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, MHP İstanbul Milletvekili Gündüz Aktan ile muhalefet partisi milletvekilleriyle görüşerek durum hakkında bilgi verip, aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanma isteklerini iletti. Keller önceki gün ise Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi'nin düzenlediği "Musul Vilayeti'nin Yeniden Doğuşu mu?" başlıklı bir panele katıldı. Emekli orgeneral Edip Başer'in de katıldığı toplantıda, "Türkiye'nin Musul'a müdahalesi için tarihsel, hukuksal ve sosyolojik zemininin bulunduğu" belirtildi.
MUSUL VİLAYET KONSEYİ
1925 yılında Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala 'Musul Vilayet Konseyi' çatısı altında bir araya geldi. Kurtuluş savaşı bitince Türkiye 'Musul Vilayeti' ile ilgili durumu tartışmaya başladı. İlk sıkıntı 1922'de yaşandığı için konu o zaman görev yapan Milletler Cemiyeti'ne yansıdı. Cemiyet, 1925'te 'Bölge, Milletler Cemiyeti'nin kontrolündedir. Bölgede yaşayanların hakları belirlenmeli' kararı aldı. Musul Vilayeti, 1932 yılında Irak Krallığı'na bağlanırken iki önemli şart koşuldu: 'Birincisi, bölgedeki bütün halkların insan hakları nezdindeki kuralları güvenceye alınmalı. İkincisi bölgedeki aşiretlerin veya şahısların petrol ya da maden imtiyazları güvence altında tutulmalı'. Bu şartlarla Musul Vilayet Konseyi'ne imtiyaz verildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Musul, Irak devletinin parçası oldu. Konsey, Körfez Savaşı'yla birlikte Irak'ta bölünmenin ilk ateşi yakılınca harekete geçti ve 1992'de İsviçreli hukukçu Keller'i BM nezdinde temsilci seçti.
TÜRKİYE'NİN 75 KM İÇERİ GİRME HAKKI VAR
Türkiye ile Irak arasında 1946 yılında imzalanan dostluk ve sınır anlaşmasına göre her iki ülkenin sınırları içinde bulunan 75 kilometrelik bir bölge içinde eğer komşu ülke o bölgede asayişi sağlayamıyorsa, saldırıya maruz kalan ülkenin sıcak takip yapabilme hakkını kabul ettiğini kaydeden Keller şöyle konuştu: "Dönemin Başbakanı Özal'ın Barzani ve Talabani üzerinde çok önemli bir etkisi vardı. Ankara'daki toplantıda Talabani ellerini masanın üzerine koyarak bu oluşuma destek olacağına dair yemin etti. Barzani ise Musul Vilayet Konsülü'ne destek olabileceği sözü verip diğer Kürt aşiretlerle birlikte hareket edeceği konusunda teminat verdi."
MUSUL'A GİRME HAKKIMIZ VAR
1992'de Özal'ın direktifiyle yapılan toplantının baş aktörlerinden olan eski Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak da Türkiye'nin bölgeye müdahale hakkının olduğunu savundu. Koçak Musul Meselemiz, adlı bir kitapçık hazırlayarak Başbakan Erdoğan başta olmak üzere bir çok üst düzey yetkiliye gönderdi. Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının odak noktasının Kerkük değil Musul olmasını öneren Koçak, Türkiye'nin o dönem Musul'u bağımsız bir Irak devleti olmadığı için şartlı olarak Irak Krallığı'na bıraktığını ifade etti.
28 Aralık 2007 Cuma
Dunyada Bir Ilk
| ||
Türk bilim adamları dünyada ilk defa uygulanan bir yöntemle kağıt fabrikalardan çıkan atık suyu elektrokimyasal olarak arıttı.Yeni yöntemle biyolojik olarak mikroorganizmalar tarafından parçalanamayan ve dere, nehir ve kanalizasyona verilerek çevre kirliliği yaratan atık sular, daha da arıtılabiliyor. Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Mühendislik Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Tanyolaç, A.A muhabirine yaptığı açıklamada, Avrupa'da kağıt fabrikalarının arıtılmış atık sularında atık madde oranının litrede 100-150 miligram olmasına karşın Türkiye'de 600-700 miligram olduğunu belirterek, geliştirdikleri yöntemle bu değeri 350 miligrama kadar düşürebildiklerini kaydetti. Kağıt fabrikalarının atık sularını önce “çökeltme havuzlarına” aldıklarını, burada suda erimeyen kağıt elyafı gibi maddeleri toplayarak yine kağıt ve karton yapımında kullandıklarını, geri kalan suyu da biyolojik arıtmadan geçirdiklerini anlatan Tanyolaç, klasik biyolojik arıtmanın bazı kağıt üretimlerinde atıkları en fazla 600 miligram/litre seviyesine düşürülebildiğini belirtti. Kağıt üretiminde kullanılan kimyasalların hepsinin biyolojik olarak parçalanamadığını anlatan Tanyolaç, Türkiye'de kanalizasyon deşarj sınırının 1000 miligram/litre gibi yüksek bir değerde olduğunu, bu nedenle Türkiye'deki kağıt fabrikalarının litrede 600-700 miligram kirliliğin bulunduğu arıtılmış sularını kanalizasyona verebildiklerini kaydetti. Avrupa'daki fabrikaların, mevzuatları gereği, bu değeri litrede 100-150 miligrama düşürmek zorunda olduğunu belirten Tanyolaç, biyolojik arıtmadan sonra pahalı sistemler kurularak ozonlama ve ardından ikincil biyolojik arıtma gibi yöntemlerle istenilen değere düşürebildiklerini anlattı. “Kağıt fabrikası atık suyunda karboksilik asit, sakkarit ve fenolik bazlı bir çok kimyasal bulunuyor ve bu maddelerin bazıları mikroorganizmalar tarafından yok edilemiyor. Biyolojik olarak mikroorganizmalar tarafından parçalanamayan maddeleri elektrokimyasal olarak biz burada parçalıyoruz” diyen Tanyolaç, geliştirdikleri yöntemin biyolojik arıtmanın ardından destekleyici olarak kullanması gerektiğini bildirdi. Geliştirdikleri yöntemde kağıt atık sularında biyolojik olarak arıtılamayan maddelerin demir elektrotlar üzerinde reaksiyona girmesini sağladıklarını anlatan Tanyolaç, bunun ozonlama yöntemine göre daha avantajlı olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Abdurrahman Tanyolaç, “Bu yöntemin ozona göre avantajı; hidroksil radikalleri üretmesi ve ucuz olması. Hidroksil radikallerinin parçalama gücü ozon gazından daha fazla, dolayısıyla daha verimli” dedi. Tanyolaç, “AB çevre mevzuatı Türkiye'de uygulanmaya başlayınca kağıt fabrikaları litrede 650-700 miligrama düşürebildikleri atık miktarını 100-150 miligrama düşürmek zorunda kalacak. Bu yöntemle kirlilik değerini 1 litrede 350 miligrama kadar düşürdük, daha da düşürmek için çalışıyoruz” diye konuştu. |
Yazar:
Manitu
Zamanı:
13:03
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: bilim, dünya, küresel ısınma, türkiye
24 Aralık 2007 Pazartesi
Duvar Yazisi Okul Kapatti
Duvar yazısı okul kapattı İsviçre'de bir okulun tuvaletlerinin duvarında yazılı katliam tehdidi yüzünden 3500 öğrencinin okuduğu okul kapatıldı.Thoune'daki yerel polisten yapılan açıklamada, meslek okulunun tuvaletinin duvarında "20.12.07'de katliam" yazısının görülmesi üzerine okulun kapatılmasına karar verildiği belirtildi. Duvara bu tehdidi kimin yazdığı ve yazan kişinin ciddi olup olmadığının anlaşılamadığını belirten yetkililer, yine de polisin başka ülkelerde benzer olayların meydana gelmesinden hareketle önlem olarak okulun kapatılmasına karar verdiğini kaydetti. Okul, dönem sonuna kadar kapalı kalacak ve dersler ocak ayında yeniden başlayacak. Son olarak, Finlandiya'da 18 yaşındaki Pekka-Eric Auvinen, kasım ayında 8 kişiyi öldürdükten sonra intihar etmişti. |
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:55
0
yorumlama
17 Kasım 2007 Cumartesi
Akdeniz'deki tehlike!
Akdeniz'deki tehlike!
Dünya Doğayı Koruma Birliği(IUCN), Akdeniz'deki köpek balığı ve kedi balığı türlerinin yüzde 40'tan fazlasının soyunun tükenme tehlikesi bulunduğunu bildirdi.
IUCN'nin açıklamasında, bölgede 30 türün soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ve dünya genelinde en büyük yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan köpek balığı ve kedi balığı türlerinin bu bölgede bulunduğu belirtildi. Açıklamada, Birliğin uzmanlarının 71 türü incelediği ve konuyla ilgili bir raporun yarın yayımlanacağı belirtildi. Raporda, bu türlerin özellikle aşırı avlanmaları nedeniyle soyunun tükenebileceği kaydedildi. Türlerin soyunun tükenmesine yol açan nedenler arasında, çevre koşullarının kötüye gitmesi ve hobi amacıyla yapılan balıkçılık da yer aldı. IUCN'nin açıklamasında, derin sularda avlanmada uygulanacak bazı yasaklarla bu türlerin soyunun tükenmesinin engellenebileceği belirtildi.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
00:45
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: duyarlılık, dünya, hayvanlar, yardım
Ayda 8 bin Turk Moldova Yolcusu
Ayda 8 bin Türk, Moldova kapılarında
İstanbul’a sadece 1 saat 15 dakika uzaklıkta bir ülke, Moldova. Biz Moldova’yı, ülkemize çalışmaya gelen kadınları ile tanıyoruz. Onlar ise bizi, Moldova’yı mesken tutan Türk erkekleriyle tanıyor. Moldova Başbakanı Vasili Tarlev’in verdiği bilgiye göre, geçen yıl tam 90 bin Türk erkeği Moldova’ya gitti. Peki neden gitti? Yerinde inceledik
Yasemin Yurtman / Tempo Dergisi
Uzun bir yazının giriş cümlesini bulmak çok zor. En iyisi doğrudan konuya girmek. Geçen hafta Cricova Şarap Mahzenleri’nin davetlisi olarak Moldova’daydık. Mihmandarımız, ünlü tarihçi Cemal Kutay’ın oğlu Ömer Faruk Kutay’la birlikte mahzenleri dolaştık, ülkenin Başbakanı Vasili Tarlev ile görüştük. Keşişlerin yaşadığı Orhei Bölgesi’ne de gittik, gece kulüplerine de... Döndük. Şimdi Moldova üzerine söyleyecek çok sözümüz var.
Türk Hava Yolları ile gidiyoruz Moldova’ya. Haftanın iki günü sabah, iki günü de akşam uçuş var. 1 saat 15 dakikalık uçuş mesafesinde bir ülkeye gideceğimiz için, şehirlerarası yol yapıyormuşçasına rahatız. Önceden vize alınması gerekmiyor. Vize, uçaktan indiğiniz anda pasaport kontrolüne girmeden, görevli ile yapacağınız konuşma sonrasında veriliyor. Yani görevli, tipinizi beğenmezse, gerisin geri sizi ülkenize gönderme hakkına sahip. Vize ücretleri son derece pahalı. Bir aylık tek giriş vize için 60 dolar ödemeniz gerekiyor. Zaten özel bir davetiyeniz yoksa, bir aylık vizeden fazlasını almanız mümkün değil. “Uçak, silme güzel Moldovalı kızlarla dolu, galiba giden tek Türk biziz'' diye düşünürken, yanıldığımı saatlerce beklediğim vize kuyruğunda anlıyorum. Moldova’ya gelenlerin hepsi, nedense erkek. Moldova’da kaldığımız günlerde, gece kulüplerini dolaşırken, geliş nedenlerini açıkça anlıyoruz.
Dikkat! Bitlenebilirsiniz
Moldova çok fakir bir ülke. Nüfusu da Türkiye’deki pek çok şehirden bile az. Sadece 700 bin. Bu nüfusun yarısı, bağlarda ve şarap fabrikalarında çalışıyor. Pek çok Moldovalının, ülkesini, ailesini bırakıp neden başka ülkelerde çalıştığını, aylık gelirlerini öğrendiğimizde gayet iyi anlıyoruz. Aylık ortalama 60 dolar kazanıyorlar. Gittiğimiz ilk gün, başkent Kişinev’de, troleybüslere binmememiz yönünde uyarılıyoruz. “Aman bitlenirsiniz'' diyor Ömer Faruk Kutay. Nedeni, insanların neredeyse 15 günde bir banyo yapabilmeleri. Ülkede elektrik ucuz, su pahalı. Bu yüzden, ülkenin insanlarının en büyük derdi uyuz ve bitlenmek. Uyarı üzerine, tıklım tıklım olan troleybüse binmiyoruz.
Başkent Kişinev, ülkenin kalbinin attığı yer. Kişinev’e gelen yabancıların kalabildiği tek otel var: Hotel Leo Grand. Geçen yıla kadar Dedeman Oteller zincirinin bir halkasıyken, bu yıl el değiştirmiş. Ama sahibi yine Türkler. Burada boş oda bulmak kolay değil. Moldova’nın, gelecekte Romanya gibi Avrupa Birliği’ne gireceğini düşünen yatırımcılar ülkeye akın akın geliyor. Sadece onlar değil elbette. Moldovalı kızları yakından görmek isteyen Türkler de burada. Gece kulüpleri, hafta içi bile tıka basa dolu. Gecenin sonunda, herkes yanında bir kızla çıkıyor. Kızlar, ülke şartlarında 1.5 ayda kazanabilecekleri parayı fuhuş sektöründe bir gecede kazanıyor.
Kişinev’in her yanında, bankadan çok para transfer ofisleri var. Ve o ofislerin önünde hep uzun bir sıra... Para gönderenler, dünyanın hemen her yerine çalışmaya giden Moldovalı kızlar. Sırada bekleyenlerse aileleri. Yurtdışında çocuk bakan Moldovalı kızlar, ülkelerinde krallar gibi karşılanıyor. Çünkü hem aileleri hem ülkeleri için çalışmış oluyorlar.
Dev şantiye gibi
Kişinev’in girişinde ve içinde, çok sayıda bitmemiş villa var. Bitmemelerinin nedeni, çoğunun yurtdışında yaşayan Moldovalı kızlara ait olması. Kızlar para biriktirdikçe ailelerine gönderiyor, aileleri de villaları bitirmeye çalışıyormuş. İnşaatların hızla yükseldiği tek yer başkent Kişinev değil. Ülke, dev bir şantiyeyi andırıyor. İnşaat yatırımı yapanlar Türkler. Evleri alanlarsa yine Türkler. Onlardan biri olan Ömer Faruk Kutay, Moldova’dan ev almasının nedenini, ülkenin yakında Avrupa Birliği’ne girecek olması olarak açıklıyor. Şimdi 50 bin dolara aldıkları evlerin fiyatının, Ukrayna örneğinde olduğu gibi, Avrupa Birliği’ne girince üç, dört katına çıkmasını bekliyorlar. Avrupa Birliği yüzünden sadece ülkeden ev değil, vatandaşlık için kız da alan Türklerin sayısı az değil.
Bir de yerleşik yaşayan Türkler var Moldova’da yüzyıllardır. Gagavuz Türkleri’nden bahsediyoruz. Başbakan Tarlev, “İlişkilerimiz güçlü. Gagavuz Türkleri ile aramızda hiçbir sorun yok'' dese de, Kişinev halkı çoğu hırsızlık olayında, Gagavuzların başrolü oynadığına inanıyor. Gagavuzları çekik gözlerinden tanıyan Moldovalılar, onları gördüklerinde, çantalarına sıkıca sarılıyorlar. Bu durumu gözlemlemek bizi üzüyor. Gece yarısı dışarı çıkarken de yanınıza pasaport ve fazla para almamanız gerekiyor. Tabii ülkenin her yanına yayılmış çok sayıdaki kumarhanelerden birine girecekseniz o başka. Bu durumda hem pasaportunuza hem çok miktarda paraya ihtiyacınız olacak.
Seks ve kumar
Seks turizmi için Moldova’ya gelen Türklerin yanı sıra, kumar oynamak için gelen Türk ve Rusların sayısı da hayli fazla. Moldovalı erkekler de kumara çok düşkün. Las Vegas’ın ünlü kumarhaneleri, her sokakta birer ofis açmış sanki. Kollu makine Jack Pot’lar, poker, black jack... Kumarhanelerde ne ararsanız var. Kumar oynayan beylere, birbirinden güzel Moldovalı kızlar eşlik ediyor. Gece kulüplerinin ikisinde, Dejavu ve Nostalgie’de, gizli de olsa fotoğraf çekebiliyoruz. Ama kumarhanelerde ve ülkenin ünlü striptiz kulübü Caligula’da fotoğraf çekmeniz olası değil. Çünkü daha içeriye girerken üstünüz aranıyor. Ve fotoğraf makinenize el konuyor. Kumarhanelerde geceyi kötü bitiren, “Bari aşkta kazanayım'' dercesine kızlardan birini seçiyor ve bu işle ünlü Cosmos Oteli’nin yolunu tutuyor. Casino Vegas, Casino Napeoleon, Casino National, Casino Royal, Imperial en ünlü ve büyük olanları. Ama gündüz de canınız kumar oynamak istiyorsa, bakkal dükkânı gibi yerlerde kurulan Jack Pot’lar sizi bekliyor.
Her ay Moldova’ya giren Türk sayısı konusunu başbakana soruyoruz. ‘Ayda ortalama 8 bin Türk’ün ülkeye geldiğini’ söylüyor. Bu arada, bir es verip not düşmek gerekiyor. Gece beraber kalmak için alınan kızların büyük bir çoğunluğu, Türkleri soyuyor. Eğer deneyimsizseniz, kızı kaldığınız odaya götürüyorsunuz, o da aynı Türk filmlerindeki gibi içkinize ilaç atıyor. Sabah kalktığınızda ne pasaportunuzu, ne dolarlarınızı bulabiliyorsunuz ki, Moldova polisinden de bu konuda iyilik beklememeniz gerekiyor.
Ülkenin para birimi Lei. Bir dolar yaklaşık 10 Lei yapıyor. Yanınızda götürdüğünüz paraya çok fazla şey gelecek sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü ülkenin fakirliğiyle fiyatlar ters orantılı. Örneğin bir kulüpte iki bardak portakal suyu içtiniz, gelen hesap 300 Lei. Yani 30 dolar. Bir bardak viski ise en az 50 dolar. Türkiye’ye döndükten sonra kaba bir hesap yaptığınızda, aslında dünyanın en pahalı ülkelerinden birine gittiğinizi anlayabilirsiniz. Kaldığımız otelin günlük oda ücreti 180 dolardı. Fiyata sadece kahvaltı dâhildi. İnternet, minibar, öğle, akşam yemeği ekstraydı ki, eğer Moldova’ya gitmeyi düşünüyorsanız ve kısıtlı bir bütçeniz varsa, yemeklerinizi dışarıda yemeniz tavsiye edilir. Ülkenin en ucuz ve en güzel şeyi şarapları. Gerçekten Cricova Şarapları fiyatıyla ters orantılı ve çok güzel.
Milliyet
Yazar:
Manitu
Zamanı:
00:40
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: dünya, insani kirlilik, kadin-erkek, kültür, türkiye, yaşam
30 Ekim 2007 Salı
Alzheimer Artiyor
Alzheimer artıyor
Alzheimer Derneği Genel Sekreteri ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Davranış Nörolojisi ve Hareket Bozuklukları Birimi Öğretim Üyesi Dr. Haşmet Hanağası, alzheimer hastalığının dünyada giderek artan yaşlı nüfus nedeniyle her geçen yıl daha büyük bir sağlık problemine dönüştüğünü söyledi.
Trabzon'da düzenlenen Ulusal Farmakoloji Kongresi'ne katılan Hanağası, AA muhabirine yaptığı açıklamada, alzheimer hastalığının 65 yaşından sonra görülen en sık bunama nedeni olduğunu belirterek, Alzheimer 65 yaş üstündeki hastalarla yapılan çalışmalarda tüm bunama nedenlerinin yaklaşık 3'te 2'sinin oluşturduğunu kaydetti.
Hanağası, Alzheimer hastalığının, dünyada giderek artan yaşlı nüfus nedeniyle her geçen yıl daha büyük bir sağlık problemi olarak karşımıza çıktığını ifade ederek, “Bu artış büyük oranda gelişmekte olan ülkelerde olacak. Şimdiye kadar alzheimer için kanıtlanmış en önemli risk faktörü yaştır. Alzheimerin görülme sıklığı 65-70 yaşları arasında yüzde 4-5 iken, her 5 yılda bir katlanarak, artarak 90'lı yaşlarda yüzde 50'ye kadar ulaşır.
Tamamı kesin olmamakla beraber alzheimer için diğer risk faktörleri arasında kadın cinsiyet, düşük eğitim, ailede bunama, down sendromu öyküsü, kafa travması, öz geçmişte tedavi gerektiren depresyon, hipertansiyon, inme gibi koroner hastalıklar ile diyabet ve obezite gibi nedenler sayılabilir” diye konuştu.
Hanağası, klinik olarak alzheimerin, başta bellek olmak üzere tüm düşünce işlevlerini etkileyerek, hastaların geçen zaman içinde günlük yaşam aktivitelerinde giderek daha bağımlı hale geldiklerini belirterek, şunları söyledi:
“Hastalığın son evresinde hastalar tamamıyla bakım hastası halindedir. Klinik bulgulara sıklıkla nöropsikiyatrik-davranışsal semptomlar da eşlik eder. Yürüme bozukluğu ve nöbetler hastalığın geç evrelerine kadar görülmezler. Günümüzde alzheimer hastalığı için elimizdeki tedavi seçenekleri sınırlıdır. Ayrıca kullanılan ilaçlar hastalığın nedenleri ve ilerlemesinden çok sonuçlarına etki eder gibi gözükmektedirler.
Alzheimer hastalarında depresyon, halüsinasyon, hezeyan, uykusuzluk gibi nöropsikiyatrik davranışsal semptomlar sıklıkla görülür.
Alzheimer hastalıklarda davranışsal semptomlara yönelik ilaçları seçerken çok dikkatli olunmalıdır.”
Son yıllarda alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçların maliyetleri konusunda Türkiye ve dünyada yoğun tartışmalar yaşandığına dikkati çeken Hanağası, “Bu ilaçların maliyetlerinin tedavideki yararları ile karşılaştırılınca çok fazla olmadığı konusunda fikirler ve yayınlar vardır. Dünya genelinde 25 milyondan fazla olan alzheimerli hastaların sayısının 2050 yılında 100 milyonu geçeceği tahmin edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda alzheimer hastalığının tedavisi kadar koruyucu tedavi yaklaşımları da önemli yer tutacaktır.”
Hanağası, alzheimer hastalığı için risk faktörleri bulunan bireylerin belirlenerek kişiye özgü tedavi yaklaşımlarının yakın gelecekte geliştirileceğini kaydetti.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
20:16
0
yorumlama
Türk bilim adamları dünyada ilk defa uygulanan bir yöntemle kağıt fabrikalardan çıkan atık suyu elektrokimyasal olarak arıttı.
İsviçre'de bir okulun tuvaletlerinin duvarında yazılı katliam tehdidi yüzünden 3500 öğrencinin okuduğu okul kapatıldı.