türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2009 Pazartesi

Demokratik Açılım Nerede Kaldı?

AKP'nin demokratik açılım adını verdiği açılım bir yerlerde mola vermişe benziyor. Uzunca bir zaman geçmesine rağmen halen verilen ara bitmedi. Halk ve siyasi çevreler gergin. Gerginlik kötü şeylere neden olacak gibi.

Umarız bu açılım güzel sonuçlara ulaşır.. Bir an önce insanların kafa karışıklığı giderilir. Ülkemizin huzura ihtiyacı var.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Ufuk Uras: 12 Eylül’ün izleri sürüyor

ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Türkiye’nin, hala bu darbenin izlerinden ve sonuçlarından kurtulamadığını söyledi.

ANKARA - Uras, 12 Eylül askeri müdahalesinin 28. yıldönümü nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, toplumun 12 Eylül’ün yarattığı Anayasadan ve demokrasi ile alakası olmayan birçok yasadan, seçim ve siyasi partiler yasalarından, demokratik hukuk ilkeleri ile bağdaşmayan yargı sisteminden, çalışana düşman iş yasalarından kurtulamadığını savundu.

Uras, şöyle dedi: “Türkiye, 12 Eylül ile birlikte başlatılan neo-liberal ekonomi politikalarının toplumda yarattığı işsizlik ve yoksulluktan kaynaklanan yıkımı ve yolsuzluklar düzenini düzeltemedi. Toplum, Türkiye’yi 12 Eylül’e iteleyen derin devlet ve Ergenekon ilişkilerinden kurtulamadı.

12 EYLÜL’ÜN İZLERİ
Aradan 28 yıl geçti. Bugün Türkiye’nin gündemi yine demokratikleşmedir, yargı reformudur, aş, iş ve yoksulluğa karşı mücadeledir, yolsuzluğu ezmektir, Ergenekon rumuzlu devlet içi çetelerle, yeni darbe heveslileri ve derin devletle hesaplaşmadır, 12 Eylül darbecilerini yargılamaktır, siyasal ve toplumsal alan üzerindeki askeri vesayetten kurtulmaktır.”

Açıklamasında, “Türkiye’de medya-ticaret-siyaset arasında yolsuzluk ve rüşvet bağlarının güçlenmesi de tarikat-cemaat ilişkilerinin yarattığı yolsuzlukların gelişmesi de bu dönemin ürünüdür” ifadesini kullanan Uras, şöyle devam etti:

İKTİDAR OLANAKLARINI TEHDİT İÇİN KULLANILIYOR
“AKP’nin yolsuzluk ve usulsüzlüğü örtmek için iktidar olanaklarını bir tehdit olarak kullanması da medya sahiplerinin basın-yayın olanaklarını ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanması da 12 Eylül’le birlikte gelişen Özalizmin sonucudur.

İYİLİK DUYGULARI SÖMÜRÜLÜYOR
Deniz Feneri, Şaban Dişli ve belediyelerdeki yolsuzluklar da ‘hayırseverlik’ kisvesi altında patlayan ve insanların iyilik duygularını kullanan yolsuzluk da yılların bataklığının ve hortumculuğunun devamıdır.”

AHLAKİ KRİZ BÜYÜYOR
ÖDP Genel Başkanı Uras, yolsuzluk yapanlardan hesap sorulmadığı müddetçe işin çığırından çıktığını belirterek, olağanüstü bir çürümenin ve ahlaki Krizin “dal budak” sardığını, çalkantı arttıkça da pisliğin her tarafa bulaştığını bildirdi.

6 Eylül 2008 Cumartesi

Topyekün mücadele edilmeli

Orgeneral Başbuğ, terörle mücadelede, sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü bulunduğunu ve bunların başarılarda çok etken olduğunu kaydetti.

Göreve geldikten sonra ilk gezisini 2. Ordu sorumluluk bölgelerine yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Diyarbakır’dan önemli mesajlar verdi.
Başbuğ, dün 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Terminal Komutanlığı’nda kuvvet komutanlarının da katıldığı bir basın toplantısı düzenledi. Türkiye’nin terörden çok çektiğini anımsatan Başbuğ, terörle mücadelenin tüm kurumlarla topyekün sürdürülmesi gerektiğini vurguladı.

Elbirliğiyle çalışmalıyız
Bir ülkenin güvenliğinin mali kaynaklarla ölçülemeyeceğini belirten Başbuğ, “Güvenlik için harcanacaksa harcanacaktır. Bölücü terör örgütü Türkiye’nin başına bela olmasaydı bu kaynaklar bu bölgeye harcanacaktı. 100 milyarlarca kaynaktan bahsediyoruz. Terörle mücadelede önemli mesafeler alındı” ifadelerini kullandı. Başbuğ, şunları kaydetti:
“Güvenlik kuvvetlerimiz artan bir kararlılık ve şiddetle bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini sürdürmektedir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın... TSK olarak terör belasının etkinliğinin mümkün olduğunca kısa sürede sonlandırılmasını hedefliyoruz. Önemli olan biz devlet olarak, millet olarak tüm kuruluşlarıyla kırılma noktasına giden terör örgütüne daha ağır darbeyi vurmak için el birliğiyle koordineli işbirliğiyle omuz omuza bu mücadeleyi daha da artan bir yoğunlukta götürmeliyiz.”
“Terörle mücadelenin sürecini kısaltmayı istiyorsanız, terörle mücadelenin bütün alanlarında, yani güvenlik, ekonomik, sosyo kültürel psikolojik harekât ve uluslararası ilişkiler alanındaki faaliyetlerin aynı zamanda, eş zamanda koordineli olarak yapılması zorunlu” diyen Başbuğ, özellikle ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda terörle mücadelede sivil toplum örgütlerinin çok önemli rolü olduğunu kaydetti. Başbuğ, şöyle devam etti:
“Bu değerli sivil toplum kuruluşlarımızın başkanlarının görüşlerini ve düşüncelerini dinledik. Bu alandaki faaliyetlerin yürütülmesi bizim, TSK olarak olarak direkt sorumluluğumuzda olan bir alan değil. Ancak şu da bir gerçek ki bu alandaki alınacak başarılar terörle mücadelenin sürecini kısaltacaktır. Bu nedenle kendileriyle yapmış olduğumuz çok samimi görüşmeler çerçevesinde, onların önerilerini dinledik. İlk yapacağımız husus buradan aldığımız görüşleri hükümet başta olmak üzere ilgili makamlara aktarmaktır. Çünkü bu konuların fevkalade önemli olduğunu değerlendirmekteyiz.”

14-18 yaş grubu eğitilmeli
“Diyarbakır’ın içinde bulunduğu sorunlar, problemler bizim de problemimiz” diyen Başbuğ, sivil toplum örgütleri ile yaptıkları toplantıda üç önemli tespitte bulunduklarını, Diyarbakır nüfusunun yüzde 64’ünün 24 yaş altında olmasının bunlardan biri olduğunu belirtti. Sözlerini “Bu nüfusu gerçekten etkin olarak kullanabilirsek, dünya ülkelerinin hele Avrupa ülkelerine baktığımız zaman gıpta edilecek bir potansiyel var” diye sürdüren Başbuğ, 14 ile 18 yaş grubunun alınacak tedbirlerle eğitimle nitelikli bir noktaya getirilmesi halinde PKK’nın etkisiz hale getirilmesi sürecinin beklenenden de aşağı çekmenin mümkün olacağını söyledi.
Bölgedeki kadın ve kızların eğitim durumunun düşük olduğuna da işaret eden Başbuğ, üçüncü temel noktanın GAP Eylem Planı olduğunu ifade etti.

Başbuğ’un fotoğrafını çektiler
Diyarbakır’dan sonra Van’a gelen Başbuğ, yol boyunca vatandaşların sevgi gösterileriyle karşılandı. Vatandaşların el sallayıp alkış tutması üzerine makam aracından inen Başbuğ, halkın arasına karıştı. Vatandaşların “Hoşgeldiniz paşam” dediği Başbuğ’un duygulandığı gözlendi. Vatandaşların cep telefonuyla fotoğrafını çektiği Başbuğ, “Vanlısı, Karslısı, Erzurumlusu, Edirnelisi... İşte bu ya. Bir kaç tane münafık ortalığı bozuyor. Bunlara fırsat vermeyelim” dedi. Vali Özdemir Çakacak’ı ziyaret eden Başbuğ, daha sonra Hakkâri Yüksekova’ya geçti. Bazı sınır birliklerini denetleyen Başbuğ, kısa süren incelemesinin ardından tekrar döndüğü Van’dan askeri uçakla ayrıldı.
DHA

14 Ağustos 2008 Perşembe

‘Binmeyeni işten atıyorlar’ iddiasıSERHAT OĞUZ, GÖKHAN KARAKAŞ İstanbul
Tuzla’da kum torbasıyla yapılması gerekirken 19 işçiyle yapılan ve 3 işçinin ölümüyle sonuçlanan filika testiyle ilgili olarak konuşan bir işçi, ‘Filikaya binmek istemeyenler başka şeyler bahane edilerek işten çıkarılıyor’ diye konuştu.

Tuzla’da 3 işçinin ölümü 16 işçinin de yaralanmasıyla sonuçlanan filika (free fall) kazasıyla ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı soruşturma başlattı. Limter İş Sendikası, kum torbasıyla yapılması gereken testin eğitimsiz 19 işçiyle yapılmasını cinayet olarak değerlendirirken, teste katılmayanların işten atıldığını belirten ve ismini vermek istemeyen M.Y ise “Başka bir tersanede çalışıyorum. Bu tür testlerde insanlar içine bindirilip testler yapılıyor. Binmek istemeyenler başka şeyler bahane edilerek işten çıkartılıyor. Bu şekilde daha önce bir iki arkadaşımızın çıkarılışına şahit oldum” dedi. Yakınları konuşmadıİki gün işi durdurulan GİSAN Tersanesi’nde bakanlıktan bir heyet dün inceleme başlattı. Tuzla Devlet Hastanesi morgunda bulunan Ramazan Ergün (34), Ramazan Çetinkaya (36) ve Emrah Varoğlu’nun (22) yakınları kazayla ilgili konuşmaktan kaçındılar. Cenaze sahibi her ailenin yanında bir firma yetkilisinin olması dikkat çekti. Ergün’ün kaynakçı, Varoğlu’nun boyacı, Çetinkaya’nın ise 2 yıllık işçi olduğu, günlük 40 - 60 YTL arasında yevmiye aldıkları öğrenildi. Tersanelerde 10 yıldan beri kaynakçı olarak çalışan 4 çocuk babası Ergün’ün, kazalar nedeniyle tedirginlik duyarak bir çikolata fabrikasına geçtiği, ancak ücretinin az olması nedeniyle tekrar tersaneye döndüğü belirtildi. İşverenin sürekli işe girişini yenileyerek primini asgari düzeyden yatırmasından rahatsız olan Ergün, düzenli bir iş hayali kuruyordu. Varoğlu ise, tersaneye, aynı yerden emekli olan yakınlarının ısrarı üzerine girmiş. Açıköğretim Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyan Varoğlu, Samsun’da, Çetinkaya, Zonguldak Ereğli’de toprağa verilecek. Ergün, Esenyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.Sendika: CinayetLimter İş Genel Başkanı Cem Dinç, filika testlerinin kum torbaları ya da diğer teknolojik donanımlarla yapılması gerektiğini ancak Tuzla’da bu kurala uyulmadığını öne sürdü. Dinç, olayla ilgili kamu davası açılacağını, ancak diğer kazalarda olduğu gibi taşeron firmaya 2 yıl hapis cezası çıkacağını, bunun 15-20 bin YTL para cezasına çevrileceğini ve ana firmanın sorumlu tutulmayacağını söyledi. Bu arada, Dok Gemi-İş Sendikası Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu tersanede incelemelerde bulundu. “Ne yapılacaksa en ağır şekilde yapılması lazım” diyen Nalbantoğlu şunları söyledi: “Filikanın içine bu insanları kimin koyduğunun sorulması gerek. Elbette 19 kişiye deneme yapması için emir veren kişi birinci derecede sorumludur. İşçiler beni tanımasına rağmen sorularıma cevap verilmiyor. Soru sorduğum işçiler kaçıyor.”

Test için 2 işçi yeterliTMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı İlter Çelik yaptığı açıklamada, “GİSAN Tersanesi’nde inşası tamamlanan 12 bin 500 tonluk Panama bandıralı tanker, denetimlerden sorumlu olan ve Fransız loydu olarak bilinen Bureau Veritas firmasınca test edilmekteydi. Bu testlerden biri olan kurtarma filikasının serbest düşme testinde, filikanın düzeneğindeki bir hata nedeniyle gemiye çarpması ve kontrolsüz düşmesi sonucu camları patladı, içine su doldu. İçinde test amaçlı ağırlık kullanılmak üzere emniyet kemerleri bağlı halde oturan 19 işçiden 3’ü öldü, 16’sı yaralandı. Ağırlık testinin kum torbasına bağlı simülasyon düzenekli araçlarla yapılması gerekirken, insanların kum torbası olarak kullanılmaları, ülkemizde insan hayatının ne kadar değersizleştirildiğini bir kez daha gözler önüne sermekte” dedi.Gemi Mühendisleri Odası Genel Başkanı Tansel Timur da, free fall için ilk testin üretim sırasında yapıldığını ve bağımsız kuruluşlarca denetlenerek tersanelere gönderildiğini söyledi. Timur, gemilerde yapılan testte insan bulunmasının şart olduğunu belirterek, şöyle konuştu:“Acil durumda filikayı harekete geçirecek mekanizmayı kullanacak personelin de içeride olması lazım. Ama bunun için en fazla 2 kişi yeterli olur, diğer bölümlere kum torbası konabilirdi. Uluslararası Denizcilik Örgütü bu konuda eğitimli personel kullanılmasını tavsiye ediliyor. Ben olsam bu kadar kazanın olduğu Tuzla’da bu tavsiyeyi kural olarak dikkate alırdım. İşçilerin yüzme bilmemesi kuvvetle muhtemel. Filikanın denize düştüğünde ters dönmemesi ve camının kırılmaması lazım. Ya üretimde bir hata var ya da filika indirilirken bir hata yapılmış.”4 aşamalı test yapılıyorTürk Loydu Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa İnsel, “Filikalara, yangın, ters dönme ve düzelme, düşme ve serbest düşme olmak üzere 4 aşamalı test yapılıyor. En son yapılan düşme testinin ilkinde boş, ikincisinde eğitime tabii tutulmuş 2 uzman gemi personeli kullanılıyor. Kalan bölümünde kum torbası kullanılabiliyor” diye konuştu.

TBMM TUZLA KOMİSYONU’NDAN TEPKİ Akılla açıklamak mümkün değilTuzla’daki filika kazası TBMM’de tepkiyle karşılandı. Tuzla Komisyonu’nun üyeleri şu değerlendirmelerde bulundu:Mehmet Domaç (Tuzla Komisyonu Başkanı, AKP İstanbul Milletvekili): Bu normalde bir iş kazası değil. İş kazası olabilmesi için bir iş yapmak gerekiyor. Burada kazaya uğrayanlar, ölenler bir iş yapmıyorlar. Dolayısıyla bu insanlar boşu boşuna ölmüştür. Bu insanlar akılsızlıktan, akıl dışı davranmaktan, ihmalden, tedbirsizlikten öldü. Bunu akılla anlatmak mümkün değil. O kadar çok hata var ki, düzeltilmesi mümkün değil. Müdahalemize gerek yok, hukuk işliyor. Burada bu denemeyi yaptıran hangi kuruluşsa yetkilisinin cezalandırılması lazım. Yoksa gemi kaptanının bu konuda cezaya uğraması gerekiyor. Hangi kuruluş böyle bir tekneyi 19 insanla dener? Böyle bir şey olmaz. Çetin Soysal (CHP İstanbul): Biz baştan beri ‘ilkel koşullarda yaşam biçimi var’ dedik. Bu önlenebilir ölümlerin bir tanesine daha tanık olduk. Kum torbası yerine insanların nasıl konulduğunu ibretle gördük. Bunları görmek için tebdil-i kıyafete gerek yok. Çalışma Bakanı da Başbakan da raporlarımızı okumaları halinde bile orada çözümlerin olduğunu görürler. Tebdil-i kıyafet yapıp da oradaki sorunları çözemeyen bakanın bir dakika bile kalmadan istifa etmesi lazım. Mithat Melen (MHP İstanbul): Raporumuzda belirttiğimiz gibi mesele sadece bir Tuzla meselesi değil, Türkiye’nin sorunları meselesi. Bugün Nişantaşı’nda bile adamın elinde koca kazma var, inşaatın 8. katında ne emniyet ipi var, ne kafasında kaskı var. İşimiz o kadar çok ki. MANSUR ÇELİK Ankara

İşte ilk inceleme sonucuGemi Mühendisleri Odası İş Güvenliği Komisyonu Üyesi Bülent Çağlar’ın kaza yapan filika ve gemide yaptığı inceleme sonuçları basına açıklandı. Ön inceleme sonucu, geminin rampa bölümünün, projeye uygun yapılmadığı ve filikanın ilk testinde de insanların kullanıldığı ortaya çıktı. Hatalar sıralandıGemi Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Erdal Kılıç, “Filikanın bulunduğu rampada yaptığımız incelemede, Vardevela’nın (güverteyi çevreleyen korkuluk) projeye uygun yapılmadığı ve içeri dönük olması gerekirken düz yapıldığını belirledik. Filika, Mapa’ya çarpmışİkinci hata ise filikanın bağlı olduğu Mapa’nın (filika kancasının bağlandığı halka) 8 cm daha uzun olduğunu belirledik. Bu tespitlere göre, gemiden fırlatılan filika, hareket ettikten sonra Mapa’ya çarpmış, akabinde Vardevela’ya çarparak havada takla atmış. Suya ters düşen filikanın, camlarından önce tavan ve yan kupaları kırılmış” dedi.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Mustafa Hakkinda Hersey

Mustafa hakkında her şey


Size Mustafa'nın hikâyesini anlatacağım bugün. 12 Aralık 1970'de Suriye sınırındaki bir köyde doğdu.Ana karnındayken, babası her şeyini kumarda kaybedince bir kamyonun altına atlayarak intihar etti.
Annesi Behiye, oğluna, ölen eşinin adını verdi. Mustafa 13 yaşındayken, üvey babası, kendisini aldattığı gerekçesiyle Behiye'yi oğlunun gözleri önünde kurşunlayarak öldürdü.
Mustafa cenazeden sonra sokağa terk edildi.
***
İstanbul'a gidip amcasının Kumkapı'daki otelinde çalıştı. Aksaray'da komilik yaptı. 6 sene kebapçılarda masa örtülerini yorgan yapıp masalarda yattı. Birkaç kez bıçakla yaralama gibi suçlardan yakalandı.
1990'da askere gitti. Hap kullanıp kendini kestiği için birliğinde 'Jiletçi Mustafa' diye tanınır olmuştu. 2 kez firar etti. 'Anti-sosyal kişilik' raporuyla terhis edildi.
1995'te Zeynep'e sevdalandı.
Tanışmalarından 15 gün sonra Zeynep, 'Gazi olaylarında' polis kurşunuyla öldürüldü.
***
Mustafa, intikamını almak için yanıp tutuştuğu Zeynep'in cenazesinde örgüte katıldı. Kısa bir silahlı eğitim gördü. Gazi olaylarından 6 ay sonra Maslak jandarma karakolunu taradı. İki eri şehit etti.
'Mustafa Duyar' adını Türkiye'ye duyuracak eylem emrini ise 1996 başında aldı:
Sakıp Sabancı'yı öldürecekti.
Sabancı o günlerde İrlanda ve Bask sorununun nasıl çözüldüğünü inceliyordu; hazırladığı 'Kürt Sorunu' raporuyla 'hoşa gitmeyecek' bir öneriyle ortaya çıkmak üzereydi.
Mustafa, 6 ay önceden Sabancı'da işe alınan Fehriye'nin yardımıyla Türkiye'nin en iyi korunan binalarından birine girdi; Özdemir Sabancı'yı, genel müdürünü ve sekreterini öldürdü. Önce binadan, sonra Türkiye'den rahatça kaçtı.
***
O yılın kasımında Susurluk patladı. Derin devletin birçok faili meçhul cinayette tetikçiler beslediği, Kürtlere para akıtan işadamlarını öldürttüğü ortaya çıktı.
Mustafa, Almanya'dan Şam'a geçmişti ve aklı karışmaya başlamıştı.
Kazada Çatlı'nın bulunduğu arabayı süren İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı'nın, bağlantılı olduğu temizlik şirketi aracılığıyla Fehriye'yi Sabancı'ya yerleştirdiği söyleniyordu.
TV'de Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi olarak fotoğrafını gördüğü ülkücü Yalçın Özbey'le Almanya'da kendi saklandığı evde karşılaştığını hatırladı, dehşete kapıldı:
'İpekçi'yle Sabancı'yı aynı güçler mi öldürtmüştü?'
Mustafa, suikasttan sonra kendilerinden alınan Baretta marka silahın, Sedat Bucak'ın Susurluk'ta kaza yapan aracından çıktığını, konuyla ilgilenen ANAP milletvekili Eyüp Aşık'a telefonla bildirmişti. 'Sabancı'yı Güneydoğu işine el attığı için öldürmemiz istendi' demişti. Suikasttan 3 gün sonra birileri de onu öldürmeye çalışmıştı.
Örgüt kendisini yalnız bırakmıştı. Parasız, barınaksızdı. Nefrete kapıldı. Kullanıldığını anladı. Örgütün bunu hissedip kendisini takip ettiğini fark edince de Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne gidip teslim oldu.
Cezaevinde aynı örgüt davasından hükümlü Semra ile evlendi.
16 Ocak 1999'da doğan oğluna 'Özdemir' adını verdi. Bu, öldürdüğü adamın adıydı.
***
O günlerde büromu arayan 'örgütten' bir kişi 'Suikastçıların, olaydan sonra bir polisin yardımıyla kaçtıklarını' öne sürüyor, 'Bu işi devlet içinde bir kol yaptı. Bir iç hesaplaşma vardı. İşi bize çözdürdüler' diyordu.
İdamla yargılanan, anılarını kaleme almakta olan ve itirafçı affından yararlanmak için 'Bildiğim tüm sırları açıklamaya hazırım' diyen Duyar'la cezaevinde konuşmaya karar verdim.
Adalet Bakanı'na bu röportajın Susurluk'la ilgili ilginç bağlantıları ortaya serebileceğini söyleyerek izin istedim.
Bakan, Duyar'ın da istemesi kaydıyla şifahi izin verdi. Duyar'a sordular, 'Tamam' dedi. Yazılı izin bekliyordum.
Sonradan öğrendim ki, bana izin verecek merci, aynı günlerde Karagümrük çetesinin Afyon'a nakline izin vermiş.
Karagümrüklüler, Afyon'a nakledildikten 2 hafta sonra, 15 Şubat 1999'da Duyar'ı hücresinde öldürdüler.
***
Bugünlerde Belçika'dan gelen bir heyet, Fehriye Erdal'ın yeniden yargılanmasıyla ilgili inceleme yapıyor. Belçika iyi bilir bu işleri...
80'lerde Avrupa'yı istikrarsızlaştırma eylemleri düzenleyen Gladyo'nun bir kolu da Belçika'da çıkmıştı. Dünkü Taraf'ın hatırlattığı gibi 'onlar Gladyo ile hesaplaşmıştı'.
90'larda Belçika Gizli Ordusu'nu çözen Belçika makamları şimdi benzer bir düğümü çözmek için Türkiye'deler...
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek 'Günaydın' diyor, ama Türkiye hâlâ uyuyor.
Çünkü Susurluk yaşıyor ve o yaşadıkça, Mustafa'nın kendisi gibi babasını bilemeden yetim kalan oğlu Özdemir de babasının kaderini yaşamaya mahkûm görünüyor.

Can Dündar

13 Şubat 2008 Çarşamba

Burasi Turkiye..! Burdan Cikis Yok... Yuh artik..

YÜKSEL AYTUĞ - Sabah 5 Şubat 2008


Biz nasıl bu kadar duyarsız hale geldik?


Cumartesi gecesi saat 22.00 suları... Gözüm, Kanal 7'deki Mahmut Tuncer Şov'a takıldı. Birazdan anlatacaklarım, televizyon uğruna hep beraber nasıl "insanlıktan çıktığımızı" gözler önüne sermesi açısından ibret vesikası niteliğindedir. Anlatacaklarımın hepsi, birebir yaşanmış ve iki kez kayıtlardan kontrol edilmiş "gerçek" görüntülerdir. Lütfen "gazetenizin ayarları ile" oynamayın. İşte o "tarihi" program: Mahmut Tuncer her hafta olduğu gibi bir çifte canlı yayında resmi nikah kıyacaktı. Bu sürprizi damadın babasına da telefonla bildirdiler.

Adam araç kullanıyordu. Birkaç dakika sonra adamla yeniden telefon bağlantısı kuruldu. Damadın babası güçlükle konuşarak, "Ben kaza geçirdim. Arabayı yan yatırdım, Şimdi acil servisteyim. Müşahede altına alındım" dedi. Belli ki müjdeli haber dikkatini dağıtmış, buzlu yolda kayan aracı devrilmişti. Bu arada müstakbel kayınpederin stüdyoda bulunan eşi, yani damadın annesi aldığı bu haberle fenalaşıp, yere yığıldı. Hemen reklam arası verildi. Dönüşte Mahmut Tuncer
ne yapacağını bilemez haldeydi. Zira kayınvalide stüdyoda bir sedyede baygın yatıyor, kızı başında ağlıyor, sağlık ekipleri acil müdahalede bulunuyordu.

TÜRKÜLERE DEVAM
Damat Zafer ise babasının ve annesinin durumuyla yıkılmış, başı ellerinin arasında gözyaşı döküyordu. Gelin Şehnaz da en mutlu gününde büyük bir şaşkınlık ve üzüntü yaşıyordu. Mahmut Tuncer, "Bu durumda belki programı yapmayabilirim. Kusura bakmayın" dedi. Bu arada stüdyoda bayılan annenin tansiyonunun 2'ye 5 olduğunu söyleyince damat iyice panikledi. Tuncer daha sonra topu, stüdyodaki türkücü konuklarına bırakmayı uygun gördü. "Kürşat
kardeş sen en iyisi bir türkü söyle ben de bu arada hanım teyzemizle ilgileneyim" dedi. Kürşat söylemeye başladı. "Her dem Azrail gelip, canımı ister. Boynumda bir ilmik, ecel tuzakta. Olsun be güzelim, varlığın yeter..." Bu arada sedyedeki kadına serum takılıyordu. Endişe içindeki kızı,
annesinin ellerine sarılmış, kamera ellere yakın plan çekim yapıyor.

Sanırsınız ki, "fırsat bu fırsat" şarkıya klip çekiliyor!.. Diğer yanda stüdyodaki genç kızların elleri havada, bir o yana bir bu yana sallanıp, şarkıya eşlik ediyorlar. Kürşat coşmuş bir kere: "Boynumda bir ilmek, ecel
tuzakta... Olsun be güzelim, varlığın yeteeer..." Aynı anda gelin Şehnaz, beyaz duvağıyla kayınvalidesinin üzerine kapaklanmış.

Stüdyodaki izleyiciler, şarkıyı bitiren Kürşat'a bağırıyor: "Bi daha, bi daha!.." Mahmut Tuncer acil servisteki babayla yeniden telefon irtibatı sağlıyor: "Baba sen bize dedin ki acildeyim, müşahede altındayım... Biz burada müşahede altına girdik vallahi... Bu arada hanımınızı da tebrik ederiz. Sizi o kadar seviyor ki, düştü bayıldı burada. Ama oğlunuz ağlıyor..." (Yahu, acil servisteki babaya söylenecek söz mü bu?) O sırada babanın sesi kesiliyor. Mahmut Tuncer endişeyle, adamın oğluna yani damada dönüyor: "Baba iyi değil herhalde. İyi olsa konuşurdu çünkü. Baban iyi mi, sen tanırsın! Sesi iyi miydi?" Damat şaşkın: "Değildi herhalde."

HEM SERUM HEM TÜRKÜ

Mahmut Tuncer bu sefer diğer türkücü konuğu Seyfi Doğanay'a dönüyor: "Seyfi Ağabey bir şarkı söyler misin?" Doğanay isteksiz: "Yok, söyleyemem şimdi." Tuncer ısrarlı: "Abi ama hayat devam ediyor. Bir tarafta cenaze bir tarafta düğün. Hayat da böyle bir şey işte..." İkna olan Seyfi Doğanay, acıklı türküsüne başlıyor: "Oldu gelin, oldu gelin, gözleri yaş doldu gelin. Ben
seni sevemedim, neden boynun büktün gelin..." (Sanki bu geceye özel repertuar, önceden hazırlanmış) Bu arada damat, elleri başının arasında gözyaşı döküyor. Gelinin de makyajı akmış. Sağlık ekipleri baygın yatan anneye serum takmaya çalışıyor.

Stüdyodaki kızlar simli mendil sallayıp, oturdukları yerden oynuyor. Bazıları dayanamayarak ayağa kalkıyor ve göbek atıp, halay çekmeye başlıyor... Kadın hala sedyede ve yaralı babadan henüz haber yok... Mahmut Tuncer eline mikrofonu alıp bir uzun havaya başlıyor.

Kürşat ile Seyfi Doğanay da ona katılıyorlar: "Yolcu yoluna kurban oliim, kalmadı derman bendeee..." Stüdyo kızları zılgıt çekiyor, eler havada, mendiller sallanıyor. Sonunda hep beraber "Urfa'nın etrafı dumanlı dağlar" a bağlıyorlar. "Gezme ceylan bu dağlarda, seni avlarlar. Aneyden, babeyden, yardan ayrı koyarlaaaar..." Türkü bitiminde Mahmut Tuncer, "Hazır söz
ceylandan açılmışken bizim Urfa Ceylanpınar'da devlet ceylan yetiştirip, doğaya salıyor, biliyor musunuz?" diyor. Bana göre iş çoktan kontrolden çıktı ama nedense stüdyoda kimse bunun farkında değil. Rejiden ikaz eden de yok.

Damadın annesiyle babası ölüm-kalım savaşı veriyor ama düğün gecesi canlı yayında "tüm hızıyla" devam ediyor. Reklam arasından sonra stüdyoda
nikah masası kurulmuş. Bir belediye başkanı, önünde defterle masada. Gelin ile damat gözyaşı dökmeye devam ediyor. Mahmut Tuncer "Bu akşamki trafiğimiz biraz virajlı oldu ama ne yapalım bu nikahı kıymak zorundayız" diyor. Başkan, "Saat 12'ye kadar kıymamız lazım, yoksa tarih değişecek" diyor. Mahmut Tuncer "Güngören'deki bir sahayı çimlendirdim. Adı Mahmut Tuncer Tesisleri oldu. Bütün halkımız burada ücretsiz spor yapabilir" diyor.

Bu araya bu cümleleri niye sıkıştırdığını kimse bilemiyor. Gözlerini, ceketinin koluna silen damat "Annem orada baygın, babamın ne olduğu belli değil. Telefonlarına ulaşamıyoruz" diye ağlıyor. Mahmut Tuncer, stüdyonun diğer ucuna, sedyedeki kadına sesleniyor: "Anne iyi misin? İyiysen bir el salla bize... Hah, bak el sallıyor." Damat cayıyor: "Ben bu nikahın yapılmasını istemiyorum..." Mahmut Tuncer bozuluyor: "Yahu olur mu? Biz burada her şeyi, sanatçıları filan ayarlamışız. Olan olmuş, kalan sağlar bizimdir." (Vallahi de billahi de böyle söylüyor)

KASAP ET DERDİNDE

Bu arada Şanlıurfa'dan bağlanan "kirve", gelin ve damadın tüm beyaz eşya ihtiyacını karşılama sözü veriyor. Ayrıca, "Mahmut Ağabey her hafta olduğu gibi bize yine keyifli, neşeli bir program izlettiriyorsun" diyor. (Yahu iki kişi can çekişiyor, ne keyfi?) Mahmut Tuncer, "Artık beyaz eşyalara elektrik süpürgesi de dahil oldu, onu da verecek misin?" diyor. Kirve "He, vereceğim"
diyor. Arada damat, telefonla yaralı babasına ulaşıyor. Annesinin yanına gidiyor. İkisinin de "iyice" olduğunu öğrenince rahatlıyor ve nikah kıyılıyor.

İmzalardan sonra vur patlasın, çal oynasın... Tepeden konfetiler yağıyor, sedyedeki kayınvalidenin üzerine... Stüdyo kızları, folklor ekibiyle birlikte halay çekiyor. Bekliyorum ki, finalde Mahmut Tuncer kameranın karşısına geçip, "Bunların hepsi birer şakaydı sayın seyirciler. Biraz eşek şakası oldu ama olsun" diyecek. Yok, demiyor...

Onlar eriyor muradına, ben yanıyorum insanlığımıza...

18 Ocak 2008 Cuma

ODTU'den Bilimsel Gelisme

ODTÜ'lü bilim adamları ekranları çok ucuzlaştıran madde geliştirdi

ODTÜ'den 'plastik devrimi'
ODTÜ'lü araştırmacılar cep telefonu, TV,elektronik gazete gibi görüntü cihazlarının ekranlarını ucuza üretilmesini olanaklı kılan yeni bir malzeme geliştirdi

Yeşil renk oluşturulamadığı için bugüne kadar kullanılamayan plastik malzemeler, ODTÜ'deki ''devrim'' niteliği taşıyan son gelişmeyle kullanılabilir hale geldi. Yeni teknoloji, bina ve taşıtlarda ısı ve ışık yalıtımında kullanılan ''akıllı camların'' literatürdeki eksikliklerini de tamamlarken, maliyetleri de düşürecek yenilikler getiriyor.

Çalışma bilim dünyasının önemli referans dergileri arasındaki ''Chemical Communications'' dergisine de kapak konusu oldu.

AA muhabirine bilgi veren ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, ODTÜ'de başkanlığını kendisinin yürüttüğü ve araştırma görevlileri Görkem Günbaş ve Asuman Durmuş'tan oluşan çalışma grubunun ''Polimer Tabanlı Görüntü Cihazları ve Eksik Renk Yeşil'' adlı çalışmalarını 2 ay önce tamamladıklarını ve patent için başvuru hazırlığı içinde olduklarını söyledi.

Toppare, elektrokromik malzemelerin günümüzde inorganik yapıda olduklarını söyledi. İnorganik malzemelerin görüntü cihazlarında kullanımında bazı eksiklikler bulunduğunu dile getiren Toppare, bu malzemelerin renk çeşitliliğinin kısıtlı olduğunu, ayrıca renk dönüşümü için uzun süreler gerektirdiğini, maliyetlerinin de yüksek olduğunu kaydetti.

Görüntü cihazlarının yapımında yeni bir ''devrim'' yaratacak çalışmalarının temelini oluşturan ''polimerik elektrokromik'' (özel bir çeşit plastik) malzemelerin ise inorganik malzemelere göre pek çok üstünlüğü bulunduğunu ifade eden Toppare, bu konuda şunları söyledi:

''Polimerik elektrokromik malzemelerde renk çeşitliliği sağlanabilmekte ve renk dönüşümleri bir saniyenin altında dahi gerçekleşebilmektedir. Buna ek olarak, polimerik madde, inorganik eşdeğerlerine göre çok daha ucuz elde edilebilmektedir. Bütün bunların yanı sıra polimerik malzeme iletken ve şeffaf plastik malzemelerin üzerine de uygulanabildiğinden elastik elektrokromik cihazları yapmak da mümkün olabilmektedir.''

-EKSİK YEŞİL RENK TAMAMLANDI-


Literatürdeki elektrokromik malzemelerin (iletken plastik malzemeler) genellikle indirgenmiş halde mavi ve kırmızı renkte bulunduklarını, ancak çalışmalarından önce indirgenmiş halde yeşil renkte olabilen tek bir polimer bulunmadığını anlatan Toppare, sözlerine şöyle devam etti:

''Dr. Gürsel Sönmez tarafından ABD'de gerçekleştirilen ve çığır açan bu çalışma ilk indirgenmiş halinde yeşil renkli polimerin sentezi ve elektrokromik özelliklerini içermekteydi. Fakat daha sonra bu polimerin yükseltgenmiş halinin kahverengi olması nedeniyle görüntü cihazlarında kullanımı bugüne kadar mümkün olamamıştı. Bizim bilim dünyasına katkımız, dünyada ilk defa indirgenmiş halde yeşil, yükseltgenmiş halde şeffaf polimerin sentezlenebilmiş olmasıdır. Ayrıca elektrokromik malzemelerin karakterizasyonunda kullanılan pek çok üstün özellikler gösteren bu malzeme, çok yeni olarak yaptığımız bir çalışmada bazı organik çözücülerde çözülebilir hale de getirilmiştir. Dolayısıyla her türlü boyutta elektrokromik cihaz yapma olanağı da ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak doğadaki bütün renklerin sağlanabilmesiyle polimer elektrokromik tabanlı görüntü cihazlarının yapılması artık olanaklı hale gelmiştir.''

Prof. Dr. Levent Toppare, çalışmaları ile özellikli plastik malzemelerin görüntü cihazları yapımında eksik rengin tamamlanmasıyla kullanım yolunun açıldığını belirterek, böylece görüntü cihazlarının bükülebilen, esnek yapıya kavuşturulabileceğini söyledi.

-ÖZEL PLASTİKLER AKILLI CAMLARI UCUZLATACAK-

Toppare, bina ve taşıtlarda ısı ve ışık yalıtımında kullanılmaya başlanan akıllı camlarda da bu elektrokromik malzemelerin rahatlıkla kullanılabileceğini belirtti. Otomobillerin dikiz aynalarında arkadan gelen ışığın engellenmesiyle gözün daha az yorulmasını sağlayacak camların istenildiği zaman karartılması ve aydınlatılmasıyla da ciddi anlamda ısı yalıtımı yapılabileceğini vurgulayan Toppare, bunun da ekonomik getirilerinin çok büyük olacağını kaydetti.

Çalışmalarının bilim dünyasının önemli referans dergilerinde geniş yer bulduğunu aktaran Toppare, çalışmanın ''Chemical Communications'' dergisinde ön kapak olarak yer aldığını söyledi. Yakın zamanda ise ''Chemistry of Materials'' ile ''Advanced Materials'' dergisinde de sonuçların yayına kabul edildigini de dile getirdi.

AA

Ugur Mumcu Yine Hakli Cikti..!

MUMCU HAKLI ÇIKTI !!
20 Kasım 2007 00:43

20 yıl önce yazmıştı


Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilenler devletin üst kademelerine yükseldi.

20 yıl önce yazmıştı.

Bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren yazarımız Uğur Mumcu, ana amacı "Müslüman ülkelerin İslamcı kurallara göre yönetilmesini sağlamak" olan Rabıta örgütüyle ilgili kitabında, Türkiye'den 73 din adamının bu örgütün parasıyla yurtdışında görevlendirildiğini belirtmişti. 20 yıl önce yapılan bu çalışmada adı geçenler arasında bugün rektör yardımcılığı, Milli Eğitim Bakanlığı'nda daire başkanlığı, din ateşeliği gibi görevler üstlenenler bulunuyor.

Milletvekili oldu.

Rabıta'nın sağladığı parayla 1981-1985 yılları arasında Almanya'daki bir camide imamlık yapan Alaaddin Şahin, geçen yıl İETT daire başkanlığına atandı. Yurdışına gönderildiğinde Denizli'de müftü yardımcısı olan Ramazan Yenidede, 1995 yılında Refah Partisi'nden milletvekili seçildi. 73 kişiden biri olan Sabahattin Karasu ise dini amaçlı örgütleri bir araya getiren Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı'nı kurdu.

Uğradığı bombalı saldırı sonucu 1993'te yaşamını yitiren gazetemiz yazarı Uğur Mumcu 'nun, 12 Eylül döneminde Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütünün parasıyla devletin yurtdışına gönderdiğini saptadığı din adamlarının günümüzde kimi kilit noktalarda olduğu belirlendi. Rabıta parasıyla 1981-1985 yılları arasında Frankfurt'un Offenbach kasabasında Yavuz Sultan Selim Camisi'nde imamlık yapan Alaaddin Şahin 'in, AİHM'de Türkiye'ye türban davası açan Leyla Şahin 'in babası olduğu anlaşıldı. Alaaddin Şahin, Nuruosmaniye Camii imamlığını sürdürürken geçen yıl AKP'li İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından İETT Daire Başkanlığı'na atanmıştı. Mumcu'nun 20 yıl önce yaptığı Rabıta çalışmasında adı geçen diğer din adamları arasında bugün rektör yardımcılığı, Milli Eğitim Bakanlığı'nda daire başkanlığı, din ataşeliği gibi üst düzey yöneticilikler üstlenenlerin de olduğu belirlendi.

Cumhuriyet, Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabındaki verilerden yola çıkarak yaptığı araştırmada, ana amaçlarından biri "Müslüman ülkelerin İslamcı kurallara göre yönetilmesini sağlamaya çalışmak" olan Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütünün parasıyla çoğunluğu 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemi sonrası yurtdışına gönderilen din görevlilerinin konumları ile ilgili kimi sonuçlara ulaştı.

Mumcu'nun Rabıta kitabına göre, 17 Ağustos 1980 ve 28 Nisan 1981 tarihli iki ayrı Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye'den toplam 73 din görevlisi Rabıta parasıyla yurtdışında görevlendirildi. Bu görevlilerden bir bölümünün Uğur Mumcu'nun kitabına göre o gün hangi görevde oldukları (ayraç içindeki sıfatlar) ve bugün ise ne yaptıklarına ilişkin döküm şöyle:

Yusuf Altaş (Müftü - Zonguldak): 1980'deki ilk kararname ile yurtdışına gönderildi. Şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Seçici Kurul Başkanı ve Din İşleri Yüksek Kurul üyesi.

Abdullah Demircioğlu (Müftü - Arsin): 1980'de Belçika'nın Gent kentine din görevlisi olarak gönderildi. Şu anda Gent'te kurulu Avrupa İslam Fakültesi Rektörü.

Cahid Baltacı (İstanbul Şer'i Siciller Arşiv Uzmanı, Müftü Vekili-Fatih): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

Yusuf Bilgin (Vaiz - Ankara): Fethullah Gülen' in 1962'de Mamak Muhabere Alayı'ndan askerlik arkadaşı. 1980 tarihli kararname ile Belçika'ya gitti. Müftülük, vaizlik yaptı, 1995'te emekli oldu.

Celalettin Baykoz (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Gemlik/Bursa): Belçika Limburg bölgesi din kültürü öğretmeni, eski Executif üst kurul üyesi.

İsmail Durmuş (Yüksek İslam Enstitüsü Asistanı - Samsun): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

Nurettin Başyiğit (İmam-Hatip Lisesi öğretmeni - Bursa): Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.

Hayrettin Şallı (Diyanet İşleri Başkanlığı uzmanı): Görevlendirildiği Hollanda'da Hollanda Diyanet Vakfı kurucusu oldu. Berlin Din Hizmetleri Ataşeliği yaptı.

Ömer Öztop (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Kartal): Ensar Vakfı ku rucusu ve yöneticisi. "Hutbelerle İslam", "Kaynaklarıyla Müminlere Vaazlar" adlı kitapların yazarı.

Ali Serter (Diyanet İşleri Başkanlığı Hac İşleri Müdürü): Köln Din Hizmetleri Ataşesi.

Yılmaz Güneylioğlu (İmam-Hatip Lisesi öğretmeni - Ankara): DSP'li Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu döneminde Ankara Gölbaşı İmam-Hatip Lisesi öğretmeni iken "meslek lisesinden genel liselere öğrenci geçişini yasaklayan genelgeye uymama" gerekçesiyle soruşturma geçirdi. Mamak Lisesi Müdürü.

Mehmet Erkal (İmam-Hatip - İstanbul): Prof. Dr, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi, Ensar Vakfı kurucusu.

Ö. Faruk Turan (İmam-Hatip - Beyoğlu/İstanbul): Din Hizmetleri Müşaviri ve Belçika Türk İslam Diyanet Vakfı Başkanı.

Abdullah Özgönüller (Milli Eğitim Bakanlığı Din Eğitim Genel Müdürlüğü uzmanı): Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretim Genel Müdürlüğü Daire Başkanı.

Sabahattin Karasu (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Sarıyer/İstanbul): Ensar Vakfı ile Faysal Finans'ın Türkiye'deki ortaklarından Ahmet Tevfik Paksu , Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'ün geçmişte Merkez İcra Komitesi üyeliğini yaptığı eski Milli Türk Talebe Birliği'nin genel başkanlarından Rasim Cinisli , eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek , kapatılan RP'nin Kültür Bakanı İsmail Kahraman , eski AKP İstanbul Milletvekili ve İslami Kalkınma Bankası danışmanı Nevzat Yalçıntaş , Al Baraka Türk özel finans kurumunun ilk ortaklarından Korkut Özal 'ın da kurucuları arasında yer aldığı, içlerinden AKP milletvekilleri de çıkaran 100'e yakın dinsel amaçlı vakıf ve örgütün çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı'nın kurucusu.

Mahmut Sezgin (Vaiz - Kastamonu): Polatlı Müftüsü.

Baki Yıldız (Müftü - Gürün): Tavşanlı Müftüsü.

Halil Uzun (İmam-Hatip - Altındağ/İzmir): Bandırma Müftüsü.

Mürsel Sıradağ (Müftü - Bulancak): Müftülükten emekli.

Hüsamettin Çalışkan (Müftü - Ezine): Mamak Müftüsü.

Yasin Makasoğlu (Müftü - Buldan): Dursunbey Müftüsü.

Alaaddin Şahin

İmamken İETT yöneticisi oldu.

Alaaddin Şahin (İmam-Hatip Lisesi Müdürü - Kartal/İstanbul): Eylül 1981'den Temmuz 1985'e kadar Frankfurt'un Offenbach kasabasındaki Yavuz Sultan Selim Camisi'nde görev yaptı. Kurucuları arasında AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, eski Başbakanlık Müsteşarı ve AKP milletvekili Ömer Dinçer 'in de bulunduğu Ensar Vakfı'nın kurucusu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'ye türban davası açan ve yitiren Leyla Şahin'in babası. Nuruosmaniye Camii imamı iken geçten yıl Kadir Topbaş tarafından İETT Müşteriler Daire Başkanlığı'na atandı.

Ramazan Yenidede (Müftü Yardımcısı - Denizli): Uğur Mumcu'nun Rabıta kitabını yazdığı 1987'den 8 yıl, Uğur Mumcu'nun katledilmesinden de 2 yıl sonra, yani 1995'te Refah Partisi'nden Denizli milletvekili seçildi. RP kapatılınca Fazilet Partisi'ne geçti. Anayasa Mahkemesi'nin FP'yi kapatma gerekçelerinden biri de, Ramazan Yenidede'nin yaptığı bir basın toplantısındaki "Hırsız, ben Atatürkçüyüm ve laikim diyor, soysuz böyle diyor. Hazine yerlerini işgal edenlerin elinden bu yerleri almaya giden kamu görevlilerinin karşısına Atatürk posterleriyle çıkılıyor" sözleri oldu.

Kemal Sandıkçı (Yüksek İslam Enstitüsü-Samsun): Prof. Dr, Rize İlahiyat Fakültesi kurucu Dekanı, Rize Üniversitesi Rektör Yardımcısı.

IŞIK KANSU
Cumhuriyet

ve bugün tarihli bir haber ;

Said-i Kürdi’cilerin sponsoru THY

"Said-i Nursi" lâkaplı (Kürt Sait) sempozyumuna katılan yabancı konukların uçak biletlerine THY sponsor oldu.

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı"nın düzenlediği "Said-i Nursi" sempomyumuna katılan yabancı konukların uçak biletlerine THY sponsor oldu

Türk Hava Yolları, Said-i Nursi"nin “talebelerinden” Mehmet Nuri Güleç"in Genel Başkanı olduğu İstanbul İlim ve Kültür Vakfı"nın İstanbul"da düzenlediği “Said-i Nursi” sempozyumuna sponsor oldu. THY reklam karşılığı, sempozyum için İstanbul"a gelen 90 yabancı bilim adamının uçak biletlerine yüzde 50 indirim uyguladı.

Medine Dilencisi Ulusoy, Saldirgan Sultan Terim..!

Medine dilencisi Haluk Ulusoy, saldırgan Sultan Terim!

Haluk Ulusoy"un ağlayan, bayılan ve sürekli yaratandan yardım dilenen halinden bıkmadınız mı?

Medine dilencisini andırıyor başkanın hali.

Nihayetinde oynanan bir ayak topu…

Ancak Ulusoy açıyor ağzını, başlıyor söylemeye;

Allah dualarını eksik etmeyen analarımızdan razı olsun.

Allah bütün güçlerini harcayan, varını yoğunu ortaya koyan oyuncularımızdan razı olsun.

Allah teknik ekibimizden razı olsun.

Allah bizi ekran başında izleyenlerden razı olsun.

Ne için bu eveleme geveleme…

Bizimle baş etmesi güç olan bir rakibi yendiğimiz için.

Ne kazandık.

Futbol maçı.

Yunanistan"a ne kaybetmiştik?

Futbol maçı.

Eğer Norveç"e de yenilseydik ne diyecekti Medine dilencisi gibi geveleyen başkan?

Allah bize dua etmeyen analarımızın bacılarımızın müstakını versin.

Allah teknik ekibimizin cezasını versin.

Allah doğru dürüst oynamayan topçularımızın belasını versin.

Allah bizi ekrandan izleyen uğursuzlara benim gibi dert versin.

Toplumda salgına dönen milliyetçilik, dincilik bileşkesi her alana sıçramış durumda.

Ben sahaya çıkan bu takımı tutmuyorum, sevmiyorum.

Niye?

Emre Belezoğlu denen küçük adamın, bir sporcuda olması gereken en önemli erdemin ahlaklı olmak olduğu gerçeğini bir türlü kavraması sağlanamadığı için.

Yıllarca Fethullah Gülen"in baş müridi olan Hakan Şükür"e bir türlü rest çekilemediği için.

Fatih Sultan Terim"in kişisel hırs ve ihtirasları milliyetçilik, delikanlılık gibi sunulduğu için.

Dostluk, barış yerine kavgacılık, şiddet öneren bir yapıda olan takım, mafyatik bir havada topluma korku saldığı için.

İsveç maçının cezasını toplum olarak veremediğimiz için.

Delikanlı Terim, delikanlılığını yapmayıp; ilahlar kurban istediğinde Şifo Mehmet"i gözünü kırpmadan verdiği için.

Ersun Yanal"ı göz göre göre federasyon, medya, Terim işbirliğiyle ipe çektikleri için.

Açlık sınırda yaşayan insanların olduğu bu ülkede Terim"e yüz binlerce dolar sorgusuz verildiği için.

Askerler şehit olup, arkada kalanları neredeyse acından ölürken, milli sporculara açık çekler verildiği için.

Toplumun en zayıf, en hassas günlerinde kameralar karşısına geçip, sanki toplumsal bir liderlik yaparmış gibi görünen sultan Terim"e, kimse soru soramadığı için.

Kazanmak için her yolun mübah görüldüğü bir ortam yaratıldığı için.

Başka ülkelerin maçlarına teşvik primleri gönderildiği için.

Resmen sahteciliğe bulaşmış oyunculara milli forma verildiğinde, toplumdan ses çıkmadığı için.

Hakan Ünsal çıkıp; “Evet namazımızı da kıldık, orucumuzu da tuttuk, topumuzu da oynadık. Genç kardeşlerimize kol kanat gerdik. Gece âlemlerine dalsalar, daha mı iyi olurdu?” dediğinde, bir Allah"ın kulu “Sen ne diyorsun?” diye soramadığı için.

Aslında bu itiraf içine düştüğümüz bataklığın belgesi.

Hacılarla, hocalarla, imamlarla gittiğimiz dünya kupası hala belleğimizde!

Kimse soruşturdu mu?

Burası “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” diyen Mustafa Kemal"in laik cumhuriyeti mi?

Yoksa Ulusoy"ların, Terim"lerin, Belezoğlu"ların, Şükür"lerin yönettiği muz cumhuriyeti mi?

Önce kazanmanın, nasıl olursa olsun kazanmanın her şey olmadığını anlamalıyız!

Terim; “Ben ders almam, veririm” dedi.

Çıt yok.

Ders almak, öğrenmek ayıp mı, günah mı, eksiklik mi?

Tersini söyleseydi şaşardım.

Silahların atıldığı, başarıların hazımsızlığa dönüştüğü ve cinayetlere kadar varan acıların yaşandığı ayak topu akşamlarını istemediğim için bu takımı tutmuyorum.

Bu kültürü, anlayışı reddediyorum.

Her uyduruk başarıda Taksim Meydanı işgal ediliyor.

Gösteriler, bağırış, çağırış.

Hangi meydan bu?

Er meydanı mı?

Yoo…

1 Mayıs"larda işçilere çok görülen, emekçinin coplandığı meydan.

Milli takımı milli bulmadığım için tutmuyorum.

Kabadayıların, dincilerin, mafya liderlerinin egemenliği altında olan bir yerden temiz bir başarı edinileceğine inanmıyorum.

Milli takım toplumun tamamını kucaklamıyor.

Kucaklayamıyor.

Kasımpaşalı Başbakan…

İtalyan devşirmesi Sinyor Terim…

Allah"a avuç açmaktan öte hiçbir birikimi olmayan başkan Ulusoy…

Bu arabesk ortamda bu takımı tutamam.

Ben sporcunun zeki, çevik, ahlaklısını sevenin izindeyim.

Cameli'nin Ferhat'ı Dagi Delip Tunel Acti

Çameli'nin Ferhat'ı Dağı Delip Tünel Açtı

Denizli'nin Çameli ilçesine bağlı Taşlıca köyünde çiftçilik yapan Mustafa Baş (65), dağı delerek tünel açmayı başardı ve köye su getirdi. İşe başladığında köylülerin 'Bu işi başaramazsın, vazgeç' dediğini belirten Baş, bu sözlere aldırış etmeyip yılmadan gece gündüz çalışarak 40 günde dağı delmeyi başarmış.

Önce dağda 15 metre uzunluğunda bir delik açan Baş, daha sonra bunu 2,5 metre boyunda 2 metre de eninde bir tünel haline getirmiş. Önceleri bu işin olamayacağını düşünen köylüler ise çalışkanlığından dolayı Baş'a 'Çameli'nin Ferhat'ı' unvanını vermiş. Mustafa Baş, "Çoluk çocuğumu geçindirme ve tarlama su geçirmek maksadıyla bu tüneli kazdım. Su geçirerek tarlamda sebze yetiştirdim. Bunu yaparken hiçbir araç kullanmadım, sadece kazmamla tüneli yaptım." diyor. Çevresindeki kişilerin bu işten kendisini vazgeçirmeye çalıştığını söyleyen azimli çiftçi, "Çevremizden 'bu işi başaramazsın, Ferhat gibi yapamazsın' dediler. Yalnız Allah sayesinde bu işi başardım. Şimdi bana köyde Çameli'nin Ferhat'ı deniyor." diye konuştu.

Ferhat İle Şirin efsanesi

Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaşmış. Sultan Mehmene Banu'nun, kız kardeşi Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görmüş ve sevdalanmış. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetmiş. Sultan, kız kardeşini vermek istememiş. Ferhat'ı oyalamak için Elma Dağı'nı delip şehre su getirmesini şart koşmuş. Ferhat, sevdanın verdiği aşkla dağları delmeye başlamış. Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek Şirin'in öldüğü haberini ulaştırmış. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atmış, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet etmiş ve Ferhat orada ölmüş. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin, korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelmiş. Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamamış ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak can vermiş. Her iki sevgili, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömülmüş.

14 Ocak 2008 Pazartesi

Dünyada bor tükeniyor, Türkiye 2012'de tekel olacak


Türkiye, dünyanın en önemli stratejik madenleri arasında yer alan bor da tekel olma yolunda. ABD Jeoloji Kurumu'nca dünya genelinde ispatlanmış bor rezervi 3,5 milyar ton olarak hesaplanırken bunun yüzde 80'i ise Türkiye sınırları içerisinde bulunuyor.

Uzay sanayinden tarım sektörüne kadar her alanda kullanılan bor madenini uzun yıllardır değerlendirmeyen Türkiye'de tablo değişmeye başladı. Türk kamu şirketi Eti Maden, yüzde 38 payla pazarda liderliği ele geçirirken, rakibi Us Borax ise yüzde 32'lik pazar payıyla ikinci sıraya geriledi. İngiliz-Avusturya sermayeli şirketin rezervleri beş yıl içinde tükenecek. Türkiye 2012'de pazarın tek hakimi olurken, 380 milyon dolar seviyesinde olan hammadde ihracatından elde ettiği gelir ise 2 milyar dola- Ra çıkaracak.

Etimaden Genel Müdürü Orhan Yılmaz'ın talebi üzerine Başmüfettiş Galip Türkmen tarafından hazırlanan 'Bor Pazarında Küresel Trendler' isimli raporda yer Alan tespitlere göre ortaya çıkacak talebin karşılanabilmesi için de yeni yatırımlara ihtiyaç duyulacak.

Finansman için halka arz yöntemine başvurulması önerilen rapora göre, bir devlet şirketi olan Etimaden'in halka açılması ve özerk bir yapıya kavuşturulmasıyla uluslararası ölçekte sermayeye sahip ve kendi kendini finanse Eden bir şirket ortaya çıkacak. Türk Hava Yolları'nda (THY) yakalanan başarının burada daha kolay elde edilmesi mümkün. Bor madeni halen Fiberglas, otomotiv, seramik, nükleer uygulamalar, yakıt teknolojisi, deterjan ve tarım sektöründe yoğun olarak kullanılıyor. Kamuoyunda 'cell' teknolojisi olarak bilinen 'yakıt hücreleri' üretiminde de katalizör olarak kullanılan maden, savunma sanayiinin de vazgeçilmez hammaddesi.

Dünyada kullanımı giderek yaygınlaşan bor pazarında iki Ana firma faaliyet gösteriyor. İngiliz-Avustralya sermayeli Rio Tinto şirketinin bir iştiraki olan US Borax iki sene öncesine kadar sektörün tartışmasız lideriydi. Son dört sene içerisinde hükümetin desteğiyle Etimaden yurtdışı pazarlama faaliyetlerine ağırlık Verdi. 2002'de dünya pazarının sadece yüzde 17'sini kontrol Eden şirket, geçen yıl pazarda lider konuma yükseldi ve pazar payını yüzde 38'e çıkardı. Etimaden'in en büyük rakibi olan US Borax ise yüzde 32'lik payıyla ikinci sıraya geriledi. Bu iki firmanın dışında pazarın geri kalanını Rus, Çinli ve Güney Amerikalı şirketler kontrol ediyor.

Rezerv problemi dışında, petrolde olduğu gibi çıkarma maliyetlerinin de önemli olduğunu ifade Eden uzmanlar, Anadolu'da bor çıkarmak için ton başına ortalama 20 dolar harcanırken, dünyanın başka bölgelerinde bu işlem için 60 ile 100 dolar arasında bir harcama yapıldığına işaret ediyor. Uzmanların dikkat çektiği diğer önemli nokta DA bor talebinin sanayileşmiş Batılı ülkelerden Çin, Hindistan gibi ülkelere kaymaya başlaması. Bu ülkelerin büyüme taleplerine bağlı olarak bor fiyatları DA artacak.

Madenciler Birliği Başkanı İsmet Kasapoğlu, Türkiye'nin bor madenlerinden yeterince istifade edemediğine işaret ederek, bunun temel nedeni olarak DA sektördeki devlet tekelini gösteriyor: "Özel sektör ile devlet işbirliğine giderse katma değeri daha yüksek ürünler üretebilir ve daha fazla gelir elde edebiliriz."

87. YILINDA SEVR ANTLASMASI

87. YILINDA SEVR ANTLAŞMASI
0 Ağustos 1920'de yani 87 yıl önce Paris yakınlarında Sevr Porselen fabrikasında itilaf devletleri ile Osmanlı devleti arasında Sevr anlaşması imzalandı.

Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti'nin bir kısım toprakları itilaf devletlerine veriliyor, bir kısmında yeni devletçikler kuruluyor, orta Anadolu'da Türklere kalan kısmı ise sömürgeleştiriliyordu. Bununla ilgili de Sevr haritası yayınlanmıştı. Türkler orta Anadolu'da dar bir alana kıstırılmıştı. Doğu'da Ermenistan, güneydoğu'da Kürdistan, kuzeydoğu Karadeniz'de Rum Pontus devletleri kurulurken; doğu Trakya ve Ege Yunanlılara, Antep, Maraş, Adana Fransızlara, Akdeniz bölgesi Italyanlara, Istanbul ve Marmara itilaf devletlerine, Batı Karadeniz Ingilizlere bırakılmıştı.

Türklere bırakılan bölgelerde kapitülasyonlar yeniden diriltiliyor, ekonomik imtiyazlar veriliyordu. Mali konular da Itilaf devletlerince oluşturulan bir mali komisyona bırakılmıştı. Yani Türkiye'nin maliyesine Avrupalılar bakacaktı. Anadolu'da itilaf devletlerinin ve yeni kurulan devletçiklerin uyruğuna girmek ise serbest bırakılıyordu. Türk halkı kopkoyu bir karanlığın içine itiliyor ve bin yıldır yaşadığı topraklarda yok olma ile karşı karşıya kalıyordu.

Bugünlere nasıl gelinmişti? Ülkeyi yöneten Osmanlı padişahı Vahdettin ve sadrazamı Ali Rıza paşa gibi gaflet ve dalalet içinde olanlar, 1920'nin başlarında emperyalist güçlerin baskısıyla Osmanlı Mebusan meclisinde; AB'nin baskısıyla bugünkü AKP hükümetinin meclisten geçirdiği yerel yönetimler yasasının hemen hemen aynısını- yerel yönetimler reformu adıyla- meclisten geçiriyordu. Bu yasayla illerin yönetimleri yerel birimlere bırakılacak, kimine özerklik tanınacak, ayrıca yabancılara bunları denetleme yetkisi verilecekti. Çok geçmeden gaflet ve dalalet içinde olan Osmanlı yönetimine, yerel yönetimler reformundan yola çıkan itilaf devletleri, bağımsızlık kazanacak devletleri Osmanlı'ya kabul ettirip imzalatıverdi.

Ancak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak Kuvay-i Milliye örgütlenmesini tamamlayıp Ankara hükümetini kuran, emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerini ülkemizden kovarak cumhuriyetin temellerini atan Mustafa Kemal Atatürk; Sevr'i bir paçavra gibi yırtıp atmıştı. Tam bağımsız Türkiye cumhuriyeti Lozan antlaşmasıyla kesinlik kazanmıştı.

Peş peşe cumhuriyet devrimleri yapılmış, emperyalizmin planları boşa çıkarılmıştı. Emperyalizm 1920'deki yenilgisini bir türlü hazmedemiyordu. Afrika'yı, Latin Amerika'yı, Asya'yı sömürgeleştirmişlerdi. Ancak Türkiye, mazlum milletlere örnek olacak bir kurtuluş savaşıyla emperyalizmi yenmişti. Bunun rövanşı alınmalıydı. Ilk olarak 1920'deki ortaklarına sarıldılar. Kimlere? Gericilere, bölücülere, mandacılara ( 2. cumhuriyetçiler, neoliberal solcular)

1950'lerde Demokrat partiyle birlikte Barış Gönüllüleri adıyla ABD'li genç kadınlar Anadolu'ya salındı. Ikili anlaşmalar imzalanıp NATO'ya girildi. Ardından ekonomik bağımlılık anlaşmaları imzalandı. 1980'den sonra ise emperyalizm, yeni dünya düzeni adlı senaryoyu hayata geçirmeye başladı. Ulus devletler yıkılarak bütün dünya pazar haline getirilecekti.

Bu proje çerçevesinde ulus devletler içindeki etnik gruplar kışkırtılacak, dini ve mezhebi ayrılıklar körüklenecek, işbirlikçiler beslenecekti. Bu çalışmalar meyvelerini 2002'de vermiş, AKP hükümeti Batının büyük desteğiyle iktidar olmuştu.

Artık Atatürk karşıtlığı aleni hale gelmiş, Atatürk'e hakaret edenler veya O'nun devrimlerini ortadan kaldırmaya çalışanlar Avrupa'dan ve Amerika'dan para desteği almaya başlamıştı. Bu tip sözde aydınlar kükümet tarafından da kollanıyorlardı.

2003 yılında AB parlementeri A.Oostlender Atatürk ve Atatürkçülüğün tümüyle Türkiye'den silinmesi gerektiğini AB parlementosuna sunmuştu. Yine 2005'te AB toplantısında parlementer J. Touban Türklere " siz artık Sevr'i kabul edin" diye söylemişti. " Sevr Lozan'dan daha gerçekçidir" diye söze başlayan Avrupalılara bu sözleri kim söyletiyor? Elbette ki içimizdeki işbirlikçiler. Nasıl mı? Ermeni tezlerine destek vererek, Türk kelimesini alt kimliğe indirerek, PKK terörüne hoşgörüyle yaklaşarak, Atatürk ve devrimlerini eleştirerek.

AKP hükümetinin seçim bildirgesinde yer alan ve AKP'Den milletvekili seçilen Zafer Üskül'ün Atatürk ve Atatürkçülüğü anayasadan çıkaralım tezleri kimlerin ekmeğine yağ sürüyor? Destekleyenlere bakınca açıkça görülüyor. Içerde gericiler, bölücüler, 2. cumhuriyetçiler; dışarıda AB ve Amerika. Yani yeni Sevr'ciler. PKK'nın, Ermenilerin, Amerika ve Avrupa'nın Türkiye'yi bölünmüş gösteren haritaları artık NATO toplantılarında önümüze konabiliyor. Hükümet haritalara tepki vereceğine sessizliği tercih ediyor. AB'nin önümüze koyduğu yasaları bir bir meclisten geçiriyor. Aynı 1920'de olduğu gibi yerel yönetimler yasası birçok sakıncaları ile birlikte TBMM'den geçti. Bu yasadan sonra AB fonları başta Diyarbakır belediyesi olmak üzere DTP'li birçok belediyeye hibe yardıma başladılar.

Tarih tekerrür mü ediyor? Tarih tekerrür ederse gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar akıbetlerini görmek için tarihe baksınlar. Sevr haritasını önümüze koyanlara Misak-ı Milli sınırlarını hatırlatalım. Mazlum ulusların birliğini sağlayarak emperyalizme karşı koyalım.

87. YILINDA SEVR ANTLAŞMASI /Ümit ÜLGEN

ATAMIZIN ARSiVi AZERBAYCAN'DA

ATAMIZIN ARŞİVİ AZERBAYCAN'DA

Atatürk Araştırma Merkezi Kurucu Başkanı Prof. Dr. Utkan Kocatürk Atatürk'le ilgili tarihi belgelerin yer aldığı Rus arşivlerinin 60 yıl aradan sonra Azerbaycan'a teslim edildiğini bildirdi. Azerbaycan...
Atatürk Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nizami Caferov ise Rusya'dan alınan belgelerin kitap haline getirilip yayınlanacağını söyledi.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen, 6. Uluslararası Atatürk Kongresi devam ediyor. 70 yabancı, 165 yerli bilim adamının katıldığı kongre 16 Kasım'da sona erecek.

Atatürk'ün fikir ve düşünceleriyle ilgili orijinal bildirilerin sunulduğunu anlatan Prof. Dr. Utkan Kocatürk, kongrede Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihine ışık tutacak konuşmaların yapıldığını belirtti.

-ATATÜRKLE İLGİLİ RUS ARŞİVİ AZERBAYCAN'DA

Atatürk'le ilgili tarihi belgelerin yer aldığı Rus arşivlerinin Azerbaycan'a teslim edildiğini belirten Kocatürk, 60 yıl aradan sonra gün ışığına çıkan bu belgelerin Azerbaycan Atatürk Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nizami Caferov'un girişimleriyle, kitaba dönüştürüleceğini ve böylece Türk devrim tarihine bir katkı daha sunulacağını belirtti.

Azerbaycan Atatürk Merkezi Başkanı Caferov ise açıklamasında, Rusya'dan alınan belgelerin özenle kitap haline getirileceğini söyledi. Bu zamana kadar Atatürk'le ilgili 50 kitabın çevirisini yaptırdıklarını ve Azerbaycan halkının, Atatürk'ü severek anlamasını arzusunda olduklarını kaydeden Caferov, Atatürk ile ilgili belgesel filmler de hazırladıklarını, bunların yanı sıra Türkiye'den bilim adamlarıyla çalışmalar yaptıklarını da belirtti.

Kitap, Türkiye'den ve Azerbaycan'dan Türk bilimadamlarının ortak çalışması sonucunda ortaya çıkacak

13 Ocak 2008 Pazar

Banu Avar'a Yonelik Engellemeler

12 Kasım pazartesi günü TRT 1’de yayına konulması gereken Sınırlar Arasında Programı SURİYE bölümü, TRT haber dairesince yayından kaldırıldı.


Programın yayından kaldırıldığı bilgisi, Haber Program Müdürü Meryem Uysal tarafından ekibe bildirildi. Uysal, programın, ‘Türkiye’yi ziyaret eden İsrail heyetini incitebileceği gerekçesiyle’ yayından kaldırılmasının uygun görüldüğünü bildirmişti. Daha sonra bu söylem değiştirilerek, Sınırlar Arasında ekibine gerekçesiz olarak programın yayınlanamayacağı ve bu konuda bir gerekçe bildirilemeyeceği söylendi.
Sınırlar Arasında programı geçtiğimiz yıllarda da sık sık benzer sansürlemelerle karşı karşıya kalmıştı.
2005 Mart’ında yayınlanan Suriye programının büyük bir bölümü ‘İsrail’i üzer!’
gerekçesiyle sansürlenmiş;

2006 Mart’ında Filistin’le ilgili program yine sansüre uğramış, yayınlanan kısmı da İsrail büyükelçiliği tarafından şikayete uğramış ve tekrar yayını engellenmişti.
2006 Aralık ayında İsveç’in Nobeli adlı program da ‘İsveç’i üzer!’ gerekçesiyle tekrar yayından kaldırılmıştı.
2007 Eylül’ de Hangi Avrupa adlı özel bölüm ‘Avrupalı dostlarımızı üzer!’ gerekçesiyle yayına konulmamıştır.

Banu Avar, TRT tarafından bundan önce 5 kez yayın sansürüne uğramış ve bugüne kadar yayınlanan 75 programın çoğu, 3-10 dakika arası kesilerek yayınlanmıştır.

Mayıs 2007’de habersizce yayından kaldırılan ve tekrar bölümleri de yasaklanan program, TRT yönetim kurulunun muhtelif üyelerinin gayreti, baskı ve teşvikiyle tekrar yayına koydurulmuştur.
TRT bir kamu kurumudur ve kamunun maddi katkısıyla ayakta durmaktadır ve kamu için vardır.

Ama görünen o ki, kamuyu bilgilendiren ve TRT nin en büyük ilgiye mazhar olan programı Sınırlar Arasında ve yapımcısı Banu Avar çeşitli engellerle bezdirilmeye çalışılmakta ve istifaya zorlanmaktadır!

Yeni Yasa ile Neler Geliyor...?

Yeni yasa neler getiriyor?



Kat Mülkiyeti Kanunu tasarısı Meclis Genel Kurul’unda muhalefet partilerinin de desteğiyle Kabul edildi.

Genel Kurul’da tasarıya eklenen Geçici 3. Madde ile toplu yapılarda yeni düzenlemeler için geçiş süreci getirildi. Buna göre, toplu yapılara ait yönetim planları yasanın yürürlük tarihinden itibaren en geç altı ay içinde yasa hükümlerine uyarlanacak. Yönetim planında bu yönde değişiklik yapılması için mevcut kat malikleri kurulunun salt çoğunluğu yeterli olacak. Mevcut toplu yapı yönetimleri geçici yönetim olarak görevlerini sürdürecek. Üç ay içinde yeni yönetim seçimleri yapılacak.

DEPREME KARŞI
Kabul edilen tasarıya göre, muhtemel afetler ve özellikle depreme karşı yapının güçlendirilmesi için yapılacak harcamalar, Ana gayrimenkulün genel giderlerine ilâve edilecek. Bu gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki, ödemede geciktiği günler için aylık yüzde 5 gecikme tazminatı ödeyecek.


ORTAK YERLER İÇİN ÇOĞUNLUK GEREKLİ
Kat malikleri, yapı güvenliğiyle ilgili teknik inceleme ve çalışmalar sırasında, kendilerine ait bölümlere girilmesine izin verecek. Ana gayrimenkullerin ortak yerlerinde yapılacak değişikliklerde, bütün kat maliklerinin yazılı rızası olmadıkça değişiklik yapılamayacağına ilişkin düzenleme kaldırılıyor. Bunun yerine, kat maliklerinden biri, diğer kat maliklerinin “beşte dördünün” yazılı rızası olmadıkça, Ana gayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesis, değişik renkte dış badana veya boya yaptıramayacak. Ancak ortak yer ve tesislerdeki bir bozukluğun Ana yapıya veya bölümlere zarar verdiği ve acilen onarımının veya Ana yapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmesi halinde, kat maliklerinin rızası aranmayacak.

KİRİŞ VE KOLONLAR
Kat maliki, kendi bağımsız bölümünde Ana yapıya zarar verecek nitelikte onarım, tesis ve değişikliğe gidemeyecek.

Binalardaki, kiriş, kolon ve perde duvarlar gibi taşıyıcı sistemin parçaları, Ana gayrimenkulün ortak yerleri sayılacak. Ana yapının tamamını etkileyen sonuçlar doğurabilecek yerlerde, kat malikleri bağımsız hareket edemeyecek.


KAT MALİKİ HER ONARIMI YAPAMAYACAK
Yapılan düzenlemeyle, kat maliki, kendi bağımsız bölümünde Ana yapıya zarar verecek nitelikte onarım, tesis ve değişikliğe gidemeyecek.

Tavan, taban veya duvar ile bağımsız bölümlerin birbirine bağlantılı yerlerinde, bu bölüm maliklerinin ortak rızasıyla Ana yapıya zarar vermeyecek şekilde değişiklik yapılabilecek.

Henüz yapı yapılmamış veya yapısı tamamlanmamış bir arsa üzerinde kat irtifakının kurulması ve tapu siciline tescil edilmesi için, o arsanın malikinin veya bütün paydaşlarının, buna ait istemle proje ve yönetim planı ile Ana gayrimenkulün maliki veya bütün paydaşları tarafından imzalanmış noterden tasdikli listeyi, tapu idaresine vermesi gerekecek.


PARA CEZASI
Yapıları tamamlanmış olan kat irtifaklı binada, yapı kullanma izin belgesinin alındığı tarihten itibaren 1 yıl içinde kat mülkiyetine geçilmesi zorunlu olacak. Belirtilen süre içinde kat irtifak hakkı sahiplerinden birinin veya varsa yöneticinin yazılı uyarısına rağmen, kat mülkiyetinin kurulması için tapu idaresine verilmesi gereken belgelerden eksik olanları tamamlamaktan veya imzalanması gerekenleri imzalamaktan kaçınan kat irtifak hakkı sahipleri, her bağımsız bölüm için para cezası ödeyecek.


DEVİR SÜRECİ
Kat maliki hakkında, bağımsız bölümün mülkiyetinin “hükme en yakın tarihteki değeri” o kat malikine ödenerek, bu mülkiyetin diğer kat maliklerine arsa payları oranında devredilmesi için davanın açılması, aksi kararlaştırılmış olmadıkça diğer kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğuyla karar vermesine bağlı olacak.

Bu karara rağmen kat maliklerinden bir kısmı bu davayı açmak istemezse, davayı öteki kat malikleri açacak ve hakim, hüküm vermeden önce, devir bedelinin ileride hak sahibine ödenmek üzere davacılara uygun bir süre verecek.

Devir bedelinin süresi içinde yatırıldığına ilişkin belge ibraz edildiğinde ve davanın kabulü halinde hakim, davalının bağımsız bölümünün mülkiyetinin, davayı açmış olan kat maliklerine arsa payları oranında devredilmesine ve devir bedelinin işlemiş faiziyle davalıya ödenmesine karar verecek.

Kat irtifakı sahiplerinden biri, kendine düşen borçları, noter aracılığıyla yapılan ihtara rağmen, İhtar tarihinden başlayarak 2 ay içinde yerine getirmezse, hakim, onun arsa payının ve kat irtifakının, dava tarihindeki değeri karşılığında, öteki paydaşlara arsa payları oranında devrine karar verebilecek.


DAVA AÇMA ŞARTLARI
Kat malikleri kurulu kararlarına aykırı oy kullanan veya toplantıya katılmayanlar, Ana gayrimenkulün bulunduğu yerdeki sulh mahkemesine, kararın iptali için dava açabilecek.

Kat sahiplerinden birinin, kiracının veya başka bir sebebe dayanarak devamlı mülkiyetten faydalanan kişinin borç ve yükümlerini yerine getirmemesinden zarar gören kat maliki veya kat malikleri, sulh mahkemesine başvurarak, hakimin müdahalesini isteyebilecek.

Yöneticinin ad ve soyadı ile iş ve ev adresi, Ana gayrimenkulün kapısı yanına veya girişte görülecek bir yere asılacak. Bu yapılmazsa, yönetici veya yönetim kurulu üyelerinin her biri, ilgilinin başvurması üzerine, mahkemece para cezasına çarptırılabilecek.


TOPLU YAPILAR
Tasarıyla toplu yapılara ilişkin özel hükümlerde, toplu yapı kapsamındaki imar parsellerinin bitişik veya komşu olmaları gerekecek. Bu parseller arasında kalan ve imar planına göre yol, meydan, yeşil Alan, park, otopark gibi kamuya ayrılan yerler için bu şart aranmayacak.

Toplu yapı kapsamındaki her imar parseli, kat irtifakının veya kat mülkiyetinin tesisinde ayrı ayrı dikkate alınacak.

Ancak toplu yapı birden fazla imar parselini içeriyorsa, münferit parseller üzerinde toplu yapı hükümlerine tabi olacak şekilde kat mülkiyeti ilişkisi kurulamayacak. Yapılar tamamlandıkça, tamamlanan yapılara ilişkin kat irtifakları, kat mülkiyetine çevrilebilecek.


ORTAK YERLER
Park yeri, okul gibi toplu yapı kapsamında olup, bütünüyle bu kapsamdaki bağımsız bölümlerin ortak kullanma ve faydalanmasına tahsis edilmiş parsellerin malik hanesine; tahsis edildikleri toplu yapı kapsamındaki diğer parsellerin Ada, parsel, blok ve bağımsız bölüm numaraları gösterilerek tapu siciline kaydedilecek ve bu suretle tahsis edildikleri parsellerde bulunan bağımsız bölümlerin ortak yeri olacak.

Toplu yapılarda; yapıların konumları, ortak nitelikteki yerler ve tesisler, bunların kullanılış amaç ve şekilleri, toplu yapı kapsamındaki parsel veya parsellerin tamamını kapsayacak şekilde, bir bütün olarak ilgili makamlarca onaylanmış imar planı hükümlerine uygun olarak hazırlanmış vaziyet planında ve projelerde belirtilecek.

Kamuya ayrılan yerlerin düzenlenmesi, işletilmesi ve bakımı, bu konuda yetkili kamu kurumu ile mutabakat sağlanması halinde, kamunun kullanımını kısıtlamamak şartıyla toplu yapı yönetimince üstlenilebilecek.


YÖNETİM VE GİDERLER
Toplu yapılarda bir tek yönetim planı düzenlenecek, bu plan bütün kat maliklerini bağlayacak. Yönetim planının değiştirilebilmesi için, toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin temsil ettikleri bağımsız bölümlerin tamsayısının 5'te 4'ünün oyu gerekecek.

Toplu yapılarda yönetim seçimlerinin en geç iki yılda bir yapılması hükmü getirildi. Buna göre, toplu yapılarda kurullar iki yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında belirtilen zamanlarda, böyle bir zaman belirtilmemişse ikinci yılın ilk ayı içinde toplanacak.

Toplu yapı kapsamındaki ortak yer ve tesislere ilişkin ortak giderler, o yapılardaki kat malikleri tarafından; bütün bağımsız bölümlerin ortak kullanım ve yararlanmasına tahsis edilmiş tesis ve yerlere ilişkin ortak giderler ise bütün kat malikleri tarafından karşılanacak.

Kat malikleri, toplu yapı kapsamındaki ortak yapı, yer ve tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçerek, bunların başka bir parselde veya kamuya ait alanlarda bulunduğunu, bağımsız bölümlerin kendilerinin durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya ihtiyaç bulunmadığını ileri sürerek, toplu yapı ortak gider payını ve toplanacak avansı ödemekten kaçınamayacaklar.

Kanundan önce kat irtifakı kurulmuş ve yapılar tamamlanıp yapı kullanma belgesi alınmış ana gayrimenkullerde, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç 2 yıl içinde kat mülkiyetine geçilmesi zorunlu olacak.

Belirtilen süre içinde, kat mülkiyetinin kurulması için gereğini yerine getirmeyen kat irtifak hakkı sahipleri, para cezası ödeyecek.

(ANKA)

Gotunde Plakan mi Var?

Kaç Oğlum Kaç!!!

Öğlen saatleri. Trafikteyim. Kırmızı ışıkta dururken yandaki kalabalığı fark ediyorum. Bir polis otosu ve kalabalığın ortasında bir genç elini kolunu sallayarak konuşuyor. Kulak kesilip durumu kavramaya çalışıyorum.

Çocuk yayalara kırmızı yanarken karşıdan karşıya geçmiş, tabii bunu gören polis ceza yazıyor. Çocuk, "Herkes geçiyordu ben de geçtim" gibilerinden kendini savunuyor.

Polis umursamaz bir tavırla ekip arabasına giderken yaşlı bir teyze çocuğa bağırıyor

"Kaç oğlum kaç! G.tünde plakan mı var?!"

Turkler'in ilk sahte parasi

ilk sahte para

Türklerin ilk sahte parası Çanakkale Savaşı sırasında "Muzaffer" isimli bir zabit tarafından yapılmıştır.

Gönüllü olarak Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey;in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzünü ekte gönderiyorum. Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: " Bedeli Dersaadet;te altın olarak tesviye olunacaktır." Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı: "Bedeli Çanakkale ;de altın olarak tesviye olunacaktır." Onun burada altın dediği Çanakkale;de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Olayın gelişimi, sahte paraya daha sonra ne olduğu vs. ile ilgili tamamını okumaya vakti olanlarınız için :

Alay ;ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul;dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey "itimat" ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti;ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul;da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy; de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye;ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbayın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,"Ne alınacak" dedi. " Oto kamyon lastiği" cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer;e dik dik baktı :

" bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!...

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti;nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ;ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı;na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi; nin yanına gitti:

" Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale;ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin..."

Tüccar "peki" dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

"Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler"

yahudi yine "peki" dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi;nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci;ye yollandı. Malzeme şat;a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası;na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: " Bedeli Dersaadet'te altın olarak tesviye olunacaktır."Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

" Bedeli Çanakkale ;de altın olarak tesviye olunacaktır."

Onun burada altın dediği Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul;da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendinin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

10 Ocak 2008 Perşembe

Emekli Komutanlar Ne Anlatti?

Emekli komutanlar ne anlattı?

Fikret Bila, neredeyse bir haftadır Milliyet'te yayımlanan ve dün de kitap olarak piyasaya çıkan son çalışmasında, terörle mücadelede üst düzeyde, yani kuvvet komutanı veya genelkurmay başkanı sıfatıyla görev yapmış bir dizi emekli komutanla mülakatlar yapmış.

Mülakatların neredeyse hepsinde ortak bir nokta var: Komutanlar Kürt sorunundan söz ederken, vatandaşımız olan Kürtlerin dillerini konuşması, kültürlerini yaşaması ve yaşatması gerektiği konusunda olumsuz düşüncelere sahip değiller. Hatta zamanında Kürtçe yasağı uygulamış veya 'Kürtler yokmuş' diye düşünmüş olan komutanlar da bir anlamda günah çıkarıyor, 'Keşke öyle söylemeseydik' diyorlar. 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren daha da ileri gidiyor, 'Güneydoğu'daki memurlar Kürtçe konuşmalı' diyor, herhalde kamu hizmetlerinin Kürtçe de sunulabilmesinden söz ediyor.

Keşke Fikret Bila mülakat yaptığı eski komutanlara, bu görüşlere ne zamandan beri sahip olduklarını da sorsaydı. Acaba bu komutanlar görevdeyken de Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların, kısıtlamaların kaldırılmasından yana mıydılar? Eğer yanaydılarsa, devlet politikalarının oluştuğu toplantılarda, örneğin Milli Güvenlik Kurulu gibi üst düzey zeminlerde bu görüşlerini dile getirmiş miydiler?

Herhalde getirmediler ki, uyduruk bir özel Kürtçe kursu meselesi veya eşit derecede uyduruk Kürtçe yayın meselesini çözmek Türkiye'nin onca vaktini aldı, askeri ve sivil kesimler arasında onca gerginliğe sebep oldu.

Acaba ülkemizde Kürtçe dili neden yıllarca yasak oldu? Acaba ülkemizde devletin radyosu ve televizyonu İngilizce, Fransızca, Almanca yayın yapar, pek çok dildeki filmler orijinal dilinden de yayımlanırken, bir kısım vatandaşımızın ana dili olan Kürtçe dahil çeşitli dillerde radyo-TV yayını yapmak yakın zamana kadar neden yasaktı?
Acaba ülkemizde, Çince, İtalyanca dahil pek çok dili ve onun kültürünü araştıran üniversite bünyesinde akademik kurum varken, kendi vatandaşlarımızın bir bölümünün konuştuğu dillerle ve kültürlerle ilgili bir enstitü, bir fakülte neden yoktur? (Mesela bir Kafkasya dili olan Ibıhçayı son konuşan insan Türkiye'de yaşıyordu ve öldü, bu dili araştırsak, üniversitede kayda alsak, akademik olarak ona önem versek fena mı olurdu?)

Kürtçeyi, Boşnakçayı, Kabartaycayı yıllarca yok sayarak kendi dilimizi, kendi kültürümüzü mü yüceltmiş olduk? Bu dillerin gizlice konuşulmasından, anadan oğula/kıza geçmesinden toplumca ne fayda elde ettik?

Yüzlerce, belki binlerce Kürt köyünün, yerleşiminin yüzlerce, belki binlerce yıllık adını değiştirdik, Türkçeleştirdik, bundan ne kazandık?
Burada siyasi bir konudan değil, insani-kültürel bir konudan söz ediyoruz. Ayrılıkçı terör örgütü PKK'nın Kürt dili ve kültürüyle ilgili kimi talepleri olması işin özünü değiştirmez; bir dilden ve onun kültüründen söz ediyoruz.

PKK yarın, 'Herkes her gün en az iki kez dişini fırçalasın istiyoruz' dese, diş fırçası ve macununu mu yasaklayacağız? Diş fırçalayanları bölücü mü sayacağız?
Kenan Evren, 'Memurlar Kürtçe bilmeli' derken, Diyarbakır'ın Sur Belediyesi'nin başkanı, vatandaşlara Kürtçede de hizmet vermek istediği için görevinden alındı, halen mahkemede yargılanıyor. Önemli olan kamu hizmetinin sunulması değil mi, hangi dilde sunulduğunun ne önemi var? O hizmeti alacak ve verecek olanlar bizim vatandaşımız değil mi?

Bakın Ege'de, Didim'de belediye oraya yerleşmiş İngiliz vatandaşları için faturaları vs. Türkçe ve İngilizce hazırlamaya başladı da kötü mü yaptı? Artık komşumuz olan İngilizler için olan şey, bin yıllık kardeşimiz olan Kürtler için neden olamıyor?
Diyelim ilköğretim okullarının son iki sınıfında veya lisenin bir veya iki yılında 'Kürt Dili ve Edebiyatı' dersi olsa, bu ders de Kürtçe verilse, ne olur? Türkiye bölünür mü?
Daha bu talep korka korka alçak sesle dile getirilirken yarın sabah çıkın ve önümüzdeki yıldan itibaren uygulamanın başlayacağını duyurun, PKK ve onun siyasi kanadı bundan kazançlı mı çıkar, kayıplı mı? Bence destekleri biraz daha erir.
Hakikaten merak ediyorum, emekli komutanlar, bugün sahip oldukları bu görüşleri yüksek görevlerini yaparlarken de hiç dile getirmiş miydiler?

İsmet Berkan

Yillara Meydan Okuyan Camilerimiz

Yıllara meydan okuyan camilerimiz (1)

Prof. Dr. İSA KAYACAN

Yılların gerilerinden seslenenler.. Yıllara meydan okuyup, günümüze kadar gelen camilerimiz. AA’nın Ekim 2007’nin ilk yarısında verdiği, geçtiği haberlerden yararlanarak yaptığım değerlendirme:

1- Ulu Camii: Adana’da Ramazanoğlu Beyliği döneminde 16. yüzyılda inşa edildi. Kentin ilk yerleşim yerlerinden olan ve Taşköprü’ye en yakın mesafede bulunan Karasoku mahallesinde bulunuyor. Kitabesinde 1508, minberin üzerinde 1520, batıdaki avlu girişinde 1541 yıllarının kaydedildiği görülüyor.

2- Sultan İkinci Beyazid Camii: Amasya’da yaklaşık 520 yıllık geçmişiyle dönemin mimari sanatını bugünlere taşımaktadır.

3- Hacıbayram Camii: Başkent’in yüzyıllara meydan okuyan camilerinden Hacı Bayram Veli Camii, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde inşa edildi. Bu camiye adını veren Hacı Bayram Veli, Orhan Gazi, I. Murat, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet ve II. Murat dönemlerini gördü ve kurduğu Bayramilik tarikatı ile Anadolu’nun manevi yapısının şekillenmesine katkıda bulundu.

4- Karacabey (İmaret) Camii: Eyvanlı plan tipinin Ankara’daki tek örneği olan cami, Celaleddin Karacabey tarafından 1440 yılında yaptırıldı.

5- Aslanhane (Ahi Şerafettin) Camii: Ankara’nın ibadete açık camilerinden biri. 1290 yılında Ahi Şerafettin için yaptırıldı.

6- Alâaddin Camii: Başkentin 829 yıl önce inşa edilen ilk camisi. Ankara Kalesi içerisindeki Alâaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad tarafından 1178 yılında yaptırıldı.

7- Ağaçayak Camii: Ankara’nın 18. yüzyılın tarihi dokusunu üzerinde barındıran tarihi camilerinden biridir. İbadete açık olan bu caminin 1705 yılında yapıldığı tahmin edilmektedir.

8- Ahi Elvan Camii: Ankara’nın ibadete açık camilerinden biri olan Ahi Elvan Camii, Ahi Elvan Mehmet Bey tarafından 1382 yılında yaptırıldı.

9- Arap Camii: Ardahan’da 1915 yılında Ermeni çeteciler tarafından, namaz kılan 300 Türk’ün yakılarak öldürüldüğü Arap Camisi’nin adı, bu olay nedeniyle “Yanık Cami” olarak değiştirildi. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından Ermeni saldırısı nedeniyle bu cami, orijinal özelliğini kaybetmiş olup, 1915 yılına kadar ayakta olduğu bilinmektedir.

10- Mevlid Efendi Camii: Ardahan Halil Efendi Mahallesinde bulunan bu cami, 1701 yılında Mevlid Efendi tarafından inşa edilmiştir.

11- Merkez Camii: Ardahan’ın Posof ilçesinde eğimli bir arazide bulunan caminin 1883 yılında yapıldığı bilinmektedir.

12- Ardahan’ın Göle ilçesinin Dedeşen Köyü’nde bulunan cami, mimari tarzı nedeniyle 16. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir.

13- Cihanoğlu Camii: Aydın’da Köprülü Mahallesinde bulunan Cihanoğlu Külliyesi içindeki cami, Müderris Cihanoğlu Abdülaziz tarafından 1756 yılında yaptırıldı.

14- Bey Camii: Aydın istasyon meydanında bulunan bu cami, Cezayir Beylerbeyi Mustafa Paşa’nın oğlu Süleyman Bey tarafından 1683 yılında yaptırıldı.

15- Bey Camii: Aydın istasyon Meydanı’nda bulunan Bey camisi, Cezayir Beylerbeyi Mustafa Paşa’nın oğlu Süleyman Bey tarafından 1683 yılında yaptırıldı.

16- Fatih Camii: Fatih Sultan Mehmet’in, Bartın’ın turistik ilçesi Amasra’yı fethinden sonra kale içinde 9. yüzyılda yapılmış Bizans kilisesinden dönüştürülen camide 547 yıllık kılıçlı hutbe geleneği yaşatılıyor.

17- Köprülü Mehmet Paşa Camii: Köprülü Mehmet Paşa’nın sürgünden kurtulma adağı olarak inşa ettirdiği Safranbolu’daki bu cami 1661 yılında hizmete açıldı.

18- Balaban Bey Camii: Bingöl’ün Kığı ilçesinde bulunan Balaban Bey Camisi, 1401-1402 yılları arasında Akkoyunlu Fahrettin Kutluk Bey’in oğlu, Pir Ali Bey tarafından yaptırıldı.

19- Yakup Bey Camii: Çanakkale’nin Lapseki ilçesine bağlı Çardak beldesindeki cami, 1472 yılında Abdullah Bin Hacı Yakup Bey tarafından yaptırıldı.

20- Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale ve Tuzla köylerindeki Hüdavendigar camileri ile Ezine ilçesine bağlı Kemallı köyündeki ‘Kemallı Cami’si, bölgede 7 asır önce inşa edilen en eski tarihli camilerden olma özelliğini taşıyor.

21- Ulu Camii: Çanakkale’nin Ezine ilçesindeki Ulu Camii (Abdurrahman Bey Camii) Osmanlı camilerinin ilk büyük örneklerinden olması dolayısıyla ön plana çıkıyor.

22- Bolayır Gazi Süleyman Paşa Camii: Gelibolu’nun Bolayır beldesinde, Orhan Gazi döneminde, Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa tarafından 1358 yılında yaptırıldı. 1676 ve 1889 yıllarında onarım gördü.

23- Eski Camii: Osmanlı döneminin en karışık günlerinde yapılan, Edirne’nin anıtsal yapılarının başında yeralmaktadır. 1403 yılında yapımına başlanmış, 1414 yılında bitirilmiştir.

24- Ulu Camii: Burdur’un Pazar Mahallesindeki, pazar düzlüğünde, yüksek bir tepede olan cami, Hamit oğlu Dündar Bey tarafından yaptırılmıştır. Minaresinin yazıtında 1300 yılında yapıldığı yazılıdır.

25- 2. Bayezid Camii: Edirne’nin simgesi durumundaki Selimiye Camii kadar görkemli bir yapıt olan bu cami, Tunca Nehri’nin kıyısına 2. Bayezid tarafından 1488 yılında yaptırılan 2. Bayezid Camii ve Külliyesidir.

26- Ulu Camii: Elazığ’ın eski yerleşim yeri Harput’ta 1156-1157 yıllarında Artuklu Beyi Fahrettin Karaaslan tarafından yaptırıldı. Kervansaray tipi camilerin seçkin bir örneğidir.

27- Lala Paşa Camii: Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa’nın Erzurum’da Beylerbeyi olarak görev yaptığı dönem içerisinde 1562 yılında yaptırıldı. Ünlü edebiyatçı Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından “küçük bir pırlanta”ya benzetilen bu cami, Erzurum’da ilk Osmanlı camisi olma özelliğini taşıyor.