medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2008 Pazar

Osmanlı Cumhuriyeti

Filmimi 10 milyon seyirci izleyecek

Ata Demirer: 3-5 milyon seyirci iyi bir rakam kabul ediliyor ama filmimiz bu rakamı ikiye katlayacak


Senaryosunu ve yönetmenliğini Gani Müjde’nin üstlendiği, başrollerini Ata Demirer, Vildan Atasever, Sümer Tilmaç gibi isimlerin paylaştığı Osmanlı Cumhuriyeti filminin çekimleri başladı. Kültür ve Turizm Bakanı Günay’ın devreye girmesiyle Milli Saraylar’dan alınan izinle çekimi Topkapı Sarayı’nda yapılan filmde ’Kurtuluş Savaş yapılmamış olsaydı Osmanlı İmparatorluğu’nun bugün ne durumda olacağı’ mizahi bir dille işleniyor. Padişah Seyid’i canlandıran Ata Demirer, “Topkapı Sarayı’na girdik ve padişahların çok kolay şeyler yaşamadığını gördük. O kapıların ardında bir imparatorluğu yönetmek zor bir şeymiş” dedi. Fragmanını 1.5 milyon kişinin izlediği filmin gişesinden de çok umutlu olduğunu belirten Demirer iddialı konuştu: “Bir film için 3 ve 5 milyon seyirci iyi rakam gibi kabul ediliyor. Ancak ben 10 YTL harcayabilen bütün insanların bu filme gelmesini bekliyorum. Filmi 8-10 milyon kişi izlesin istiyorum. Bu hedefe de ulaşacağımızı umuyorum.”

Erdoğan’la Baykal birlikte izler

Gani Müjde filmiyle ilgili şunları söyledi: İşgal altında bir ülke tasarladım. O işgal altından kurtulmaya çalışan iyi niyetli bir padişahın çabalarını yansıtıyor. Ne Osmanlı’yla ne de Türk tarihi ile dalga geçmiyor. Tersine bunları yücelten bir film. Bütün siyasi akımlardan iyi niyetli olumlu tepkiler geleceğini düşünüyorum. Deniz Baykal, Başbakan Erdoğan ve Devlet Bahçeli yanyana keyifle izleyebilir.

21 Haziran 2007 Perşembe

Derin Devlet ve Zararları Üzerine

Türkiye'de dengeler çok değişti. Koyu milliyetçilik ağır basmaya başladı. Bu sağduyunun kaybetmesi anlamına geliyor. Patlayan bombalar, şehit cenazeleri derken Doğu Sorunu alevleniyor.

Bütün bunların yanında ise derin devlet ilişkileri gündeme geldi yeniden. Şemdinli Olayları ve şimdi de Ümraniye vakası. İşler çok karışık, birileri bu vatanın altını oymaya çalışıyor. Recep Tayyip Erdoğan'a bu konuda katılmamak elde değil. Önce içerideki hainler görülmeli. Bittiler mi ki sınır ötesi harekat yapılsın..! İçeride tahrikte bulunanlar yüzünden bu ülke çok zarar gördü-görüyor. Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalar, Danıştay Saldırısı, Şemdinli Bomba Olayı ve bildiğimiz - bilmediğimiz daha neler neler....

Bugün Hasan Cemal'in köşesini okurken onun alıntı yaptığı ve dikkat çekmek istediği Zaman Gazetesi köşe yazarı Leyla İpekçi'nin bu konuda yazmış olduğu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ağzına ve kalemine sağlık Leyla Hanım.. Kim vatana hizmet adı altında zarar veriyorsa bilinmeli, teşir edilmeli. Ne zaman tam anlamıyla şeffaf olduk, o zaman huzur dolu bir ülke olduk demektir. Bu hasret bizim!


Türkiye'de kıyamet kopmalıydı...

Ümraniye'deki bir gecekonduda ele geçirilen gizli cephaneliğin Dink,
Pamuk, Mağden ve Şafak gibi yazarların davalarında çeşitli eylemler düzenleyen
emekli bir astsubaya ait olduğu ortaya çıktı ve kıyamet kopmadı.

Cumhuriyet mitinglerinde Türk bayrağı sallayarak, halkının bir kısmını
düşman ilan edenler arasında bulunan Kuvayı Milliye Derneği'nin kurucularından
olan bu kişi, Danıştay saldırısında adı geçen emekli yüzbaşının arkadaşı çıktı
ve yine olay olmadı.

Ele geçirilen bombaların Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla benzer
özellik taşıdığının ortaya çıkması da 'makul çoğunluk' tarafından bir vakıa
olarak ele alınmadı. Atabeyler çetesi, Sauna çetesi deşifre edildi, gizli
iktidarını sürdürenler açısından bir şey olmadı. Veli Küçük'ün adı hemen her
şaibenin arkasından yankılandı, Dink soruşturması kapsamında ele alındı, yine
bir şey olmadı. Olayların iç yüzü, rejimi koruyan kitlelerin ilgi alanına dahil
değildi.
Şemdinli'de kitapçıya bomba atanın bir asker olduğu, halk
tarafından kıskıvrak yakaladığında anlaşıldı ve yine kıyamet kopmadı. Davayı
araştıran savcının meslekten ihraç edilmesi çoktan unutuldu. Tıpkı Susurluk
skandalında uç veren derin devletin bir postmodern darbenin arkasına gizlenerek
iyice unutturulmuş olması gibi.

Cumhurbaşkanı adayının seçilmesi -bugüne dek sanki hep aynı tür bir
uzlaşmayla seçilmiş gibi- eski adaylardan daha fazla oy almasına rağmen bir
muhtırayla ve Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla engellendi. Ortaya çıkan
belirsizliğin tüm aktörleri sorgulanamadı. Seçimlere doğru artan terörü gerekçe
gösterip K.Irak'a girmemizi savunan resmî görevlilerin ABD'deki bir düşünce
kuruluşunun toplantısında ortaya çıkması her fırsatta Batı karşıtlığı yapanların
manşetine giremedi.

Ankara'da ve Manisa'daki şehit cenazelerine katılan hükümet üyelerine
saldırıp siyasi sloganlar atanların üye olduğu kurumlar arasında mitingleri
düzenleyen Atatürkçü Düşünce Derneği, İzmir Ülkü Ocakları, CHP İzmir Gençlik
Kolları olduğu tespit edildi. 'Cenaze tahrikçileri'nin şehir şehir gezdiği
belirlendi, protestocular arasında bazı kamu görevlilerinin ve devlet
memurlarının olduğu kaydedildi. Şehit kanlarının iç siyasete alet edilmesi hiç
dehşete düşürmedi K.Irak'ta belirsiz bir savaşa girmek için haykıranları.

Buldukları her yüksek tepeye bayrak dikmekte yarışanlar İzmir
Limanı'nın yabancı sermayeye satılmasını emperyalizmle savaş gerekçesi olarak
görüp gündemi işgal ederlerken asıl işgalin yanı başımızda sürdüğünü,
Ortadoğu'nun salt K.Irak'tan ibaret olmadığını görmediler.
Ahmet Kaya
tişörtü giydikleri için linç girişiminden son anda kurtulanları duyunca yer
yerinden oynamadığı gibi, bu linç kültürünü meşru hale getirircesine, halkı
'kitlesel refleks'e çağıran bir e-bildiri daha yayınlandı. E-bildirileri kaleme
alanların kullandığı 'bozuk Türkçe' güçlü ve tam bağımsız Türkiye isteyenleri
pek endişelendirmedi.

Bugün kitapçıların best seller raflarında Erdoğan çiftini ve Abdullah
Gül'ü Davut yıldızı içine alanlar karşısında zımni bir suskunluk oluştu. Her
vesileyle "Yahudi düşmanlığı yapılıyor" diye ayağa kalkanlar şimdi bu antisemit
uygulama karşısında ortalıkta görünmedikleri gibi, mitinglerde yabancı
azınlıklara karşı atılan sloganları da sorgulamadılar. Türklük yemini ederek
Türk kanı dışında bir başka kan taşıyanlara karşı silahlı örgüt kuranlar ile
miting düzenleyen dernekler arasındaki bağ pek sorgulanmadı.

Mitinglerini düzenleyen akademisyenlerden birinin intihal vakası
yüzünden üniversiteden uzaklaştırılmış olması, bir diğerinin kurduğu kanalın
sermayesinin tartışmalı oluşu, kapatılan Nokta dergisinin belgelediği gibi
çeşitli STK'ların TSK güdümlü olması şeriat korkusu nedeniyle meydanlara akın
edenlerin gündeminde bomba etkisi yaratmadı. Bu kitleler askerin siyasete
karışmasını çeşitli korkuları canlı tutulduğu sürece onaylamaya devam etti.

Bu ilgisizlik, duyarsızlık ve vicdansızlık yüzünden meşrulaşmıyor mu
zaten bu vesayet düzeni?

19 Haziran 2007, Salı - LEYLA İPEKÇİ

26 Mayıs 2007 Cumartesi

Organ Bağışı Yapın - Yaptırın!

Zincirlikuyu Mezarlığı - Her Canlı Ölümü Tadacaktır!






İnsanlar var,


hastane köşelerinde beklerler.


Umut onlar için bir haberden ibaret.


Başka bir umut yok.


Haberi alınca bir yandan yaşayıp bir yandan ölüyorlar hastalar,


belki de organını bağışlayan kişinin acısını hissediyorlar..



Çaresiz organ beklemek son buluyor


bir başka kişinin gidişiyle.


Ama her son bir başlangıçtır aslında.


Giden etrafına saçtığı ışık ile ölümsüzleşiyor adeta.



Bu yüzden ki Organ Bağışı Kutsaldır!


Bu yüzden ki giden ölümsüzdür.




Nice aileler umutla bekliyorlar. Her canlı ölümü tadacaktır yazar "Zincirlikuyu Mezarlığı" kapısında.. Ve her canlı ölümü elbet tadacaktır. Ama o gün geldiğinde hiçbir şeyin anlamı olmayacaktır. bir insanın öldükten sonra organlarını saklaması gerektiği anlayışı İslami anlayışa terstir. Akla-mantığa aykırı bir safsatadır. Tam tersi İslami anlayış güzel ahlakı ve iyiliği işaret eder. Organ bağışı kutsaldır ve dinen en büyük sevaplardan biridir.
Şu an Türkiye'de organ bağışının tek ve en büyük düşmanı yanlış dini bilgilerdir. En büyük dini kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı bile bunda sakınca olmadığını söylerken yanlış ağızlardan yanlış sözler çıkıyor.
Organ bağışı kutsaldır. ben öldükten sonra faydası olacaksa ve eğer olsaydı keşke organlarımı tekrar tekrar kullansalardı. Bundan güzel bir gidiş olabilir mi?
İnsanların vücudunda hayat buluyor giden! Ailelere umut oluyor. Bir yaşam daha devam ediyor. Eğer hasta hikayelerini okursanız ya da organ beklerken güzel haber alan kişilerin haberlerini TV ya da diğer medya yayınları yoluyla okursanız bu olayın ne kadar yüce, ne kadar kutsal olduğunun farkına varırsınız. İnsanlarımız duyarlılar aslında. Tek yapmamız gereken toplumda bilinçlenmeyi sağlamak.

Organ Bağışı ile ilgili yazılar ONKOD derneği web sitesinden alınmıştır. Bilgileri aşağıdadır.




AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİB BLOK G 4026 NOLU ODA
ANTALYATel: 0242 227 59 81 Faks: 0 242 227 44 44
E-mail:
info@onkod.org

18 Nisan 2007 Çarşamba

Medyanın Toplumsal Gücü

Dr. D. Ali Arslan - Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi


Medya bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilme ve bunları değiştirebilme gücüne sahiptir.

Kitle iletişim araçları, kitleleri eğlendirmek ve onların hoşça vakit geçirmelerini sağlamanın dışında, çok daha farklı ve önemli işlevler icra ederler. Öyle ki, yaşanan teknolojik gelişmelerin kitle iletişim sektörüne de yansımasıyla medya toplumdaki en etkin güç merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak medya yöneticileri, editörler ve etkin köşe yazarlarını da içine alan medya elitleri de, toplumsal yapı içinde en önemli güç odaklarından biri haline dönüşmüştür (Astiz, 1969). Medya ulaştığı bu gücüyle, bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilmenin, etkilemekle de kalmayıp bunları değiştirebilmenin en etkin yöntem ve araçlarına sahip hale gelmiştir.

Bu etki bireyler bazında da sınırlı kalmaz. Toplumun geneli boyutunda da olanca ağırlığıyla gözlemlenebilir. Medya, toplumun yapısını, kurulu düzenini ve bireyler arasında cereyan eden toplumsal ilişkileri yeniden yaratma, yeniden şekillendirme, yeniden üretme ve yorumlama gücüne ve yeteneğine sahiptir. Semboller, işaretler, sayılar, sözcükler ve resimlerden ya da bunların bileşkesinden oluşan iletiler yalnızca mesaj taşımazlar. Aynı zamanda insanların dünyasını yeniden şekillendirip yorumlar, ona yeni boyutlar kazandırır. Medyanın bu şekillendirme ve değiştirme etkisi bireyler ve genel anlamda toplum boyutuyla da sınırlı kalmayıp, toplumsal ve siyasi yapı içinde etkin bir konuma sahip olan siyasi liderleri ve meşru hükümetin politikalarını da kapsayacak boyutlara ulaşabilmektedir (Rivers, 1982: 213). Bu konuda Amerikalı sosyalbilimci Rivers’ın (1982: 7-20) saptamaları ve medyaya yönelik olarak “ikinci ya da öteki hükümet” şeklindeki betimlemeleri oldukça dikkat çekicidir.
Elbette ki medyanın, bireylerin ve toplumun iletişim ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı çok önemli hizmetleri hiç kimse yadsıyamaz. Bununla birlikte madalyonun bir de öteki yüzü vardır. İnsanlık için böylesine büyük hizmetler yapan medya, istenirse çok etkin bir propaganda aracı, bunun da ötesinde geniş halk kitlelerinin beyinlerini yıkamak için güçlü bir silah olarak da kullanılabilir. Kitle iletişim araçlarının sahipliğini ya da kontrolünü elinde bulunduran kişi ya da gruplar, haberleri ve iletileri ilgi ve istekleri doğrultusunda tahrif (deforme) edip değiştirebilirler. Böylece insanların kanaatlerini, düşüncelerini ve şeylere yükledikleri anlamları şekillendirme yetisini kendi tekellerinde bulundurmak isteyebilirler. Yine medya kültürel sömürü ve kültür asimilasyonu amacıyla kullanılabilir. Bunun da ötesinde medya kimi güçler tarafından, ulusal kimliği köreltmek, ulusal birlik ve beraberlik duygularını zayıflatmak, toplumsal huzur ve barış ortamını bozup, toplumu kaos ve kargaşanın içine sürüklemek amacıyla kullanılma potansiyeline de sahiptir.

Öte yandan, başta Miliband olmak üzere birçok araştırmacı (Barrett & Braham, 1995: 54), “kapitalist toplumlarda medyanın en başta gelen işlevinin devleti meşrulaştırmak; hatta bununla da yetinmeyip, toplumdaki etkin güç odaklarına karşı ya da rakip olarak varolabilecek karşıt odakları ya da grupları da gayri meşru hale getirmek” olduğunu savunurlar. İşte böylesi potansiyellere sahip medyanın gücü ve etkilerinin boyutları konusunda bir çok düşünür tarafından araştırmalar yapılmıştır. Bu konuda yapılan çalışmaları üç kategori içinde inceleyebiliriz:

1. Liberal Yaklaşım
2. Pluralist (Çoğulcu) Yaklaşım
3. Marksist Yaklaşım

Curran ve arkadaşlarının da özetlediği gibi (Barrett & Braham, 1995: 57-58), yapılan araştırmalar da şu temel bulgular ortaya konmuştur:
1. Kitle iletişimi alanında ileri derecede gelişmiş teknolojilerin kullanılması medyaya, çok geniş dinleyici ve izleyici kitlelerine ulaşma olanağı ve fırsatı tanıdı.
2. Hızlı kentleşme ve sanayileşmeye paralel olarak dengesiz yapıda, anomik ve yabancılaşmış bir toplum türü ortaya çıkardı. Kendine ve toplumuna yabancılaşmış, kaypak, boşluk-anlamsızlık-değersizlik duyguları içinde, bunlarla ilişkili olarak da protest eğilimlere sahip bireylerden oluşmuş bu toplumlar, doğaları gereği kolay yönlendirilebilir (manipülasyona açık) bir konuma gelmişlerdir

3. Kent insanı, kitle iletişim araçları karşısında göreceli de olsa savunmasız, çaresiz ve onlardan kolay etkilenir hale gelmiştir. Oysa, kırsal alanlarda yaşayan insanların hayatı, şehir insanına oranla daha oturmuş, kararlı ve dengeli bir görünüm arz eder. Halbuki şehir insanı da hızlı şehirleşme ve sanayileşme girdabına kapılmadan önce kararlı ve dengeli bir toplumsal ilişkiler ağına dayalı bir yaşantısı vardı. Yaşanan hızlı değişmeler, bu insanların yaşamlarından böylesi varlıkları alıp götürdü.

4. Birinci Dünya Savaşı yıllarından dünyada yaşananlar medyanın gücünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Bu dönemde kitle iletişim araçları, geniş halk kitlelerinin beyinlerinin yıkanmasında ve Avrupa’da faşizmin doğup gelişmesinde büyük rol oynadı.
Bir çok araştırmacı medyanın amansız propaganda gücü ve beyin yıkama etkisi karşısında insanların, çaresiz, savunmasız, kolay etkilenir durumda olduğunu savunurken; bir başka grup araştırmacı da, durumun hiç de sanıldığı kadar vahim olmadığını savunurlar. Onlara göre bireyler medya karşısında pasif değil, aktif konumdadırlar. Fakat sonuçta medyanın, öyle ya da böyle, az ya da çok herkesi etkilediği gerçeğini onlar da teslim ederler.
Kuşkusuz bu araştırmacıların bazı değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Onların da belirttiği gibi kitle iletişim araçlarının bireyler üzerindeki etkisinin farklı biçimlerde ve miktarlarda olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Gerçekleşen etkinin niteliği ve derecesi kişiden kişiye değişir. Bu durum bireylerin yaş ve cinsiyetlerinin yanı sıra, eğitim ve kültür düzeyleri gibi faktörlerle yakından ilişkilidir. Katz ve Lazarsfeld’in de vurguladığı gibi (Barrett & Braham, 1995: 59), özellikle de medyanın etkisinin derecesi ile bireylerin toplumsal statüleri arasında doğrudan ve ters bir ilişki vardır: Yüksek toplumsal statüye sahip olan bireyler, medyadan daha az oranda etkilenirken; düşük sosyal-ekonomik düzeydeki bireyler daha yüksek derecede etkilenmektedirler.
Medyanın toplumsal gücü konusunda, bir birleriyle taban tabana zıt 2 temel görüş vardır:

1. Medya “edilgen bir iletici” (passive transmitters)’dir: İletilerin yayılmasında pasif bir konumdadır.
2. Medya iletişim olayında “etkin bir katılımcı” (active interveners)’dır: Mesajların şekillendirilmesinde aktif roller oynar.
Birinci görüşün takipçilerine göre medya, gerçekleri olduğu haliyle yansıtan bir ayna gibidir. Objektiflik ve yansızlık, medyanın profesyonellik ideolojisinin temel ilkelerini oluşturur. Bu düşünürlere göre medya, mevcut durumu nesnel ve tarafsız bir şekilde ortaya koyar. Bunu da büyük ölçüde, her türlü ön yargıdan ve baskıdan uzak şekilde gerçekleştirir (Barrett & Braham, 1995: 70).
Öte yandan, Marksist yaklaşım ise medya konusunu çok daha farklı bir perspektiften ele alınır. Çoğulcu (plüralist) düşünürlerin görüşlerinin karşıtı bir yaklaşımla, medyanın nesnel gerçekliği çarpıtıp tahrif ettiğini belirtirler. Marksist geleneğin takipçisi düşünürlere göre medyanın, ön yargıdan ve baskıdan kurtulması olanaksızdır. Çünkü toplumdaki bir takım güç odakları, ki biz bu güç odaklarını “elitler” olarak adlandırmıştık, bir çok toplumsal konuda olduğu gibi medya üzerinde de etkin bir güce sahiptirler.

Medya ve onun ürünleri de genellikle, toplumun ve bireylerin kaderlerini belirleyici konumda ve makro düzeyde karar verici durumda bulunan, bu hakim ekonomik ve siyasi gruplar tarafından şekillendirilir. Connell’in deyimiyle (ibid: 71) medya, bir bakıma hakim toplumsal sınıfların düşüncelerini dile getirmede bir megafon görevi yapmaktadır. Konu bu açıdan ele alındığında, medyanın gücünün mevcut toplumsal sınıfların güçleriyle yakından ilişkili olduğu görülür. Marksist düşünceye göre, (Marx & Engels, 1970: 64), maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda, bu sahip bulunuşluğun bir getirisi olarak, düşünce ve zihinsel

üretim araçlarını da kontrolleri altında tutarlar.
En azından potansiyel olarak kitle iletişim araçları, bireylerin duygu, düşünce ve inançları üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Bunun bir sonucu olarak da bireylerin tutum ve davranışlarını değiştirebilecek bir güce sahiptir. Meydana getirilebilecek bu değişikliğin yönü olumlu yönde olabileceği gibi, olumsuz yönde de olabilir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olarak toplumdan topluma, ya da aynı toplum içinde zamana bağlı olarak farklılık gösterebilir.
Toplumun ve medyanın içinde bulunduğu şartların yanı sıra, medyayı kontrolleri altında bulunduran hakim güçlerin durum ve tutumları da bunda etkili olur. Özellikle, kitle iletişim araçlarının kontrolünün belli merkezlerde ya da sınırlı sayıda güç odaklarının elinde toplanması, kitle iletişim ürünlerinin de söz konusu merkezlerce kontrol edilmesi gerçeğini beraberinde getirir. Bu durum son aşamada da, medyanın gücünün belli güç odaklarının elinde yoğunlaşması sonucunu doğurur. Böylesi bir medya, bazı Marksist ve eleştirel düşünürlerin de vurguladıkları gibi, hakim güç odaklarınca önem atfedilen baskın toplumsal norm ve değerlerin kuvvetlendirilip yaygınlaştırılmasının yanı sıra, toplumsal sistemin meşrulaştırılmasında da stratejik roller oynar.
Medya ile ilgili olarak “semiyoloji” (semiology: işaretler bilimi) ve dilbilimi (linguistics) alanlarında yapılan çalışmalar sonucunda ortaya konan bulgular, Marksist yaklaşıma bazı yeni açılımlar kazandırdı. Bu yeni gelişmeler, araştırmacılar tarafından genellikle “üçlü Sorunsal (problematic)” veya “ikili paradigma” olarak adlandırılır (Barrett & Braham, 1995: 72). Bu paradigmalar, kendi aralarında bazı önemli teorik farklılıklar gösterir. Aşağıda, söz konusu paradigmalara çok öz olarak bir göz atılacaktır. Bu durumda konu daha bir netlik kazanacaktır.

a) Yapısal Nitelikli Çalışmalar:
Medya alanında yapısal nitelikteki çalışmalar, Lewi Strauss’un “yapısal antropolojik” çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Bunun yanı sıra, bu çalışmaların Roland Barthes’ın semiyoloji (işaretler bilimi), Ferdinand Saussure’ün linguistik (dil bilimi) ve Lacanean’ın psiko-analiz alanındaki çalışmaları ile olan yakın ilişkileri asla gözden kaçırılmamalıdır. Yapısalcı yaklaşımı izleyen araştırmacıların en çok baş vurdukları yol, “metinsel analiz” yöntemidir. Böylesi araştırmalar daha çok film, fotoğraf, televizyon programları, yazınsal metinler, haberlerin içeriği, ...vb. gibi metinsel nitelikli iletiler üzerinde odaklanır.
Yapısalcı yaklaşım çoğunlukla, Althusserci (Althusserian) Marksist düşüncenin izlerini taşır. Fransız düşünür Louis Althusser, Marksist gelenek içinde hümanist ve Hegelci düşünceye karşıt bir tutum sergiler (Jary & Jary, 1991: 16-17). Althusserci düşünce, özellikle ideoloji konusuna ayrı bir önem verir. Bu düşünüre göre ideolojik üst yapı, ekonomik alt yapının sıradan bir yansıması olarak ele alınıp değerlendirilemez. Tam tersine ideoloji, belli ölçüde ekonomiyi de etkileyen, gerçek toplumsal ilişkilerin çok önemli bir boyutunu oluşturur. Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995: 73), Althusser ideolojiyi, gerçek yaşam koşullarında var olan bireylerin imgesel ilişkilerinin bir temsilcisi olarak algılar. Böylesi bir şekilde ele alınan ideoloji, gerçekliğin çarpıtılmış, tahrif edilmiş bir yansımasını oluşturma düşüncesinden uzak bir görünüm sergiler.
Althusser, Marksist düşüncenin önemli argümanlarından biri olan “yapı/üst yapı” görüşünü reddetmez. “Son aşamada ekonomi tarafından belirlenme” düşüncesini de özde karşı değildir. Fakat bununla birlikte, Althusser’e göre, ekonominin son aşamada belirleyiciliği zorunlu olsa bile, “ideolojik üst yapının” varlığını, oluşumunu ve doğasını açıklamada yetersiz kalır. Bu açıdan ele alındığında medya da, ağırlıklı olarak ideolojiden etkilenir. Althusser’in deyimiyle, kitle iletişim araçları, belirli ölçülerde devletin ideolojik aygıtları olarak da nitelendirilebilir.

b) Siyasi Ekonomi Görüşü:
Yapısalcı paradigmanın, medya çalışmalarında, ekonomik temelden çok ideolojiye öncelik verdiğini yukarıda vurgulamıştık. Politik ekonomi ile ilgili teorik görüş ise daha çok, kitle iletişim ürünlerinin yapısı ve içeriği üzerinde durur. Tabi bunu yaparken de ekonomik temeli ön planda tutar. Siyasi ekonomik görüşün savunucularına göre, Kültürel üretim sürecinde, olayın ekonomik boyutu her şeyin temelini oluşturur. Bu süreçte ideoloji ekonomiden çok daha az önem taşır. İletilerin şekli ve içeriği ekonomik temellerce şekillendirilir.
Kitle iletişim araçları ile ilgili olarak sahiplik ve kontrol konusu çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen çok önemli etkenlerdir. İşin ekonomik boyutu ön plana alındığında, bu konu bir başka çok önemli konuya da çağrışım yapmaktadır: Ki o da medyada tekelleşme gerçeğidir. Bu durum yalnızca ülkemizin değil, gelişmiş ya da gelişmekte olan hemen her toplumu yakından ilgilendiren bir konudur. Dünya genelinde, kültür endüstrisi alanında hızlı bir artış gösteren tekelleşme, toplumlar için çok ciddi tehlikelerin de beraberinde taşımaktadır.
Görüldüğü gibi hem “idealizm”hem de “ekonomizm”, Marksist terminoloji çok önemli iki kavramdır. Her iki kavram da, tarihsel maddeciliğin özüyle çelişmez niteliktedir.

c) Kültür Temelli Çalışmalar:
Kültür temelli çalışmaların en temel özelliği, “ekonomik indirgeme” (ekonomik belirleyicilik) görüşüne karşıt bir görüşe sahip olmalarıdır. Kültürcü (culturalist) araştırmacılar, Marksist gelenek içinde çok önemli bir yer tutan, düşünsel ve maddi güçler arasındaki ilişkileri anlayıp açıklamayı amaç edinen “alt yapı-üst yapı” formülasyonunu reddederler.
Medya konusunu kültür temelinde ele alıp inceleyen araştırmacıların başında öncelikli olarak İngiliz araştırmacılar Williams, Thomson ve Hoggart’ın isimlerini saymak gerekir. Bu geleneği benimseyen araştırmacılar kültürü, tarihsel koşulların ve ilişkilerin bir ürünü olarak varlık gösteren temel toplumsal sınıfların ve grupların, kendi iç dinamiklerinden ve aralarındaki etkileşimden doğan değerlerin ve araçların oluşturduğu bir bütünlük olarak algılarlar (Barrett & Braham, 1995: 76). Bu düşünürler medyayı, halkın bilincinin, beğeni ve tercihlerinin çok güçlü şekillendiricileri olarak kabul ederler.
Marksist düşüncenin “medyanın gücü ideolojiktir” şeklindeki değerlendirmesini, bir çok kültürcü düşünür de kabul eder. Fakat bu düşünürlerin ideolojiye yükledikleri anlam, Marksist düşünürlerinkinden çok daha farklıdır. Liberal düşünürler olarak da adlandırabileceğimiz bu düşünürler, medya ile ilgili olarak daha bir çok alanda Marksist düşünceden farklı, hatta kimi zaman onlarla taban tabana zıt bir görüşe sahiptirler. Örneğin, medyanın birey ve toplum üzerinde yapabileceği etkiler konusunu ele alalım. Marksist düşünürler, konuyu olduğundan daha abartılı bir şekilde ele alırken, liberal düşünürler medya konusunu gerçek boyutlarından çok daha hafife alırlar. Olayı gerçek boyutlarından saptırarak, bilerek ya da bilmeyerek, etkisini daha azmış gibi göstererek, medyanın üzerinde yöneltilebilecek dikkatlerin ve eleştirilerin azaltılmasına hizmet ederler.
Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995; 63), medya konusunda Marksist düşünürlerin dile getirdikleri eleştiriler, yalnızca araştırmacıların akademik ilgisini konuya çekmekte çok önemli görevler yerine getirmekle kalmayıp, halkın konuyla ilgili olarak bilgilenmesinde ve bilinçlenmesinde büyük rol oynadılar. Bu sayede, medya konusundaki bilgi birikimine çok önemli katkılar sağlayan, iletişim ile ilgili. bir çok ampirik çalışmanın hayata geçirilmesine de zemin hazırladılar. Bütün bu çalışmaların ürünü olarak, bireylerin hayat anlayışları ve dünyayı algılayış şekillerine medyanın yapabileceği etkiler konusu, yapılan deneye ve gözleme dayalı araştırmaların bulgularıyla da desteklenerek, daha bir açıklık kazanmış oldu.
Kaynakça
ARSLAN, A. (2001-a), Dünyada ve Türkiye’de Medya Gerçeği, Tokat: Gaziosmanpaşa
Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü (Yayına hazır kitap).
ARSLAN, A. (2001-b), Elit Sosyolojisi, Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
(Yayına hazır kitap).
ARSLAN, A. (1999), Who Rules Turkey: The Turkish Power Elite and the Roles, Functions and
Social Backgrounds of Turkish Elites, Guildford: University of Surrey, Department of
Sociology (PhD Thesis).
ASTIZ, C.A. (1969), Pressure Groups and Power Elites in Peruvian Politics, London: Cornell UP.
BARRETT & Braham (1995), Media, Knowledge and Power, London: Routledge.
DAVIES, M. (1985), Politics of Pressure, London: BBC Publications.
ETZONI, H. (1993), The Elite Connection, London: Polity Press.
JARY, D. & Jary, J. (1991), Dictionary of Sociology, Glasgow: Harper Collins.
MARX, K. & Engels, F. (970), The German Ideology, NewYork: International Publishers.
RİVERS, W.L. (1982), The Other Government: Power and the Washington Media, New York:
Universe Books.
RUBİN, B. (1981), Press, Party and Presidency, London: Norton.
SCANNELL, et. al. (1992), Culture and Power: A Media, Culture and Society Reader, London:
Sage.

http://ilef.ankara.edu.tr/id/yazi.php?yad=2356
Dr. D. Ali Arslan