1 Eylül 2007 Cumartesi

Fast Food'un Sagliklisini Tercih Edebilirsiniz!

Bu fast-food daha sağlıklı!


Yüksek kalorili ve sağlıksız olarak kabul edilmesine karşın, özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşan fast-food alışkanlığı, uzmanları da bu beslenme türünden uzaklaşmadan daha sağlıklı yemek yemenin mümkün olup olmadığına yönelik çalışmalara yöneltiyor.

Mayo Clinic tarafından hazırlanan rapordan derlenen bilgilere göre, fast food yeme alışkanlığından vazgeçemeyenler, menülerinde ufak değişiklikler yaparak, "daha sağlıklı" beslenme konusunda ilk adımlarını atabiliyorlar.

Rapora göre, mönüye dahil olan içecek ile yan ürün olarak kabul edilen salata ya da tatlının türü ya da boyutunda yapılacak değişiklikler, kişinin bir öğünde yüzlerce kalori "kar etmesini" sağlıyor.

Bir öğünün hem hızlı hem de sağlıklılığının, zor bir olasılık olduğu vurgulanan raporda, dikkatli yapılan seçimlerle kilo verme ya da kilo kontrol programları uygulayanların da fast food restoranlara gidebilecekleri kaydedildi.

RAPORDAKİ ÖNERİLER
Raporda, sağlıklı beslenme kaygısı taşıyan, ancak "fast food"dan vazgeçemeyen kişilere altı başlık altında çeşitli öneriler sunuluyor. Bu öneriler, şöyle sıralanıyor:

Porsiyonları küçük tutmak: Eğer gittiğiniz fast food restoran birden fazla boyut seçeneğine sahipse öncelikle en büyük olanından uzak durun. Birden fazla köfte içeren bir hamburgerde yaklaşık bin kalori ve 70 gram yağ bulunuyor. Onun yerine tercih edeceğiniz normal boy bir hamburgerle kalori miktarını yarıya indirmeniz mümkün olacaktır.

Hamburgeriniz ile birlikte servis edilen patates kızartmasının da boyutunu küçültmeniz, 300 kalori almaktan da kurtulmanızı sağlayacak.

Yan Ürünleri Sağlıklı Seçmek: Birçok fast food restoranında, ana yemeğin yanında tüketilen yan ürünler için sağlıklı seçenekler de sunuluyor. Örneğin, pizza ve patatesten oluşan menüde, patates seçeneğini soslu olmayan salata ile değiştirmek, öğünün kalori değerini yarıya indirmeyi sağlıyor.

Uzmanlar, bol kalorili bir yemeğin ardından en azından tatlıyı bol kremalı bir seçenek yerine meyve salatası olarak seçmek gerektiğini belirtiyorlar.

Yeşil Seçeneklere Yönelmek: Uzmanlar, bol soslu ve malzemeli bir salata yiyerek, "Bu öğünde sadece salata yedim" diyenlere de kendilerini kandırmamalarını öneriyor.

Yağda kızartılmış et ya da tavuk, ekmek parçaları, peynir ve en önemlisi de yüksek kalorili soslarla süslenen bir salatanın, "sağlıklı bir öğün" olarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden uzmanlar, "daha sade ve yeşil" salatalar öneriyor.

Izgara Seçenekler, Pişirme Yöntemleri: Gerek evde gerekse fast food lokantalarda, yemeğin nasıl piştiğine dikkat etmek ve tercihleri buna göre yapmak, sağlıklı beslenmenin öncelikli koşulları arasında yer alıyor.

Patates kızartması yerine kumpir, galeta unuyla kızartılmış tavuk yerine ızgara tavuk yemek, fast food restoranlarda bile sağlıklı beslenmeyi mümkün kılacak.

Kendi Menünüzü Yaratmak: Öncelikle alışkanlıklardan vazgeçmek ve restoran tarafından sunulan menüleri olduğu gibi kabul etmemeyi öğrenmek gerektiğini belirten uzmanlar, özellikle sos ve yan ürünlerde farklı tercihlerin dile getirilmesini ve fast food restoranda olsanız ve zamanınız kısıtlı olsa bile 2 dakikanızı menüyü şekillendirmek için harcamanızı öneriyorlar.

İÇECEKLERE DİKKAT
İçeceklere Dikkat: Çoğu fast food müdavimi, yediklerinin kalorisinin yüksek olduğunun farkında olmasına karşın, içeceklerden aldığı kalorinin farkında olmuyor.

Çoğu kez, bol çeşitli bir menünün yanında "masum" duran büyük boy bir asitli içecek, yaklaşık 400 kaloriyle başlı başına diyetteki bir kişinin bir öğünde alması gereken kaloriye mal oluyor.

Tatlı olarak tüketilen kremalı, dondurmalı içecekler ise yaklaşık bin kalorililik değerlerinin yanı sıra kişinin bir günde alması gereken doymuş yağ oranını tamamını bir bardakta karşılayarak, günlük beslenme tablosunu alt üst edebiliyorlar.

Uzmanlar, hazırladıkları raporun sonuna fast food severler için bir not eklemeyi ihmal etmiyor:
"Evinizin dışında, hatta fast food restoranlarda bile sağlıklı yemekler tüketebilirsiniz. Ama seçici olun, menünüzü akıllıca düzenleyin ve porsiyonlarınızı restoran değil, siz seçin."

Degisik Bir Doktordan Siradisi Tavsiyeler

Enteresan bir doktordan samimi yanıtlar !! :)

SAĞLIKLA İLGİLİ SORU & CEVAPLAR


S: Kardiyovasküler eksersizlerin hayatı uzattığını duydum, doğru mu?
C: Kalbinin ömrün boyunca atış sayısı bellidir, hepsi bu işte.. Eksersizle bu sayıyı yeme.
Herşey zamanla eskir.Kalbini hızlandırmak hayatını uzatmıyor; Bu, arabayı hızlı kullanınca ömrü de uzar demek gibi birşey. Uzun mu yaşamak istiyorsun ? O zaman uyu

S: Eti bırakıp daha fazla meyve ve sebze mi yemeliyim ?
C: İşin özünü yakalamalısın. İnek ne yer ? Saman ve mısır. Bunlar ne ? Sebze. O zaman
bonfile yemek sebzenin vücuda en uygun kazandırılma mekanizmasıdır.
Hububat mı yemek istiyorsun, Piliç ye. Yeşillik mi istiyorsun, biftek ye.

S: Alkolü azaltmam mı lazım ?
C: Asla, Şarap üzümün suyudur, Brandi damıtık şaraptır, daha özlüdür, Bira tahıldır , kafana dikebilirsin

S: Vücut yağ oranımı nasıl hesap etmeliyim ?
C: Bir gövdeniz ve yağınız varsa oran bire birdir. İki gövdeniz bir yağınız varsa ikiye birdir, bunun gibi

S: Düzenli Jimnastiğe devam etmenin faydaları nedir ?

C: Bir fayda bile düşünemiyorum. benim mantığım; ağrı yoksa.. her şey yolunda!

S: Kızartmalar kötü müdür ?
C: SEN BENİ DİNLEMİYORSUN GALİBA !!! Yiyecekler nebati yağda kızartılıyor.
Hatta yağa doyuyor. Daha fazla bitkisel gıdanın neresi kötü


S: Çukulata benim için kötü müdür ?
C: Deli misin, HEY. Kakao tanecikleri !! Yani, Başka bir cins bitkisel gıda !!!. Çevredeki en mükemmel tat verici yiyecek

S: Yüzmek formum açısından iyi midir ?
C: Yüzmek formun açısından iyi olsaydı, Balinayı bir düşünsene

Umarım bu açıklamalarla yiyecekler konusunda kafandaki tüm karışıklıklar
netleşmiştir

Ve Unutma :

Hayat , mezara en çekici ve düzgün formla gidilecek bir seyahat değildir. Aksine, yalpalaya yalpalaya, bir elde Chardonnay şarap, diğerinde çukulata, vücut bitmiş tükenmiş halde ama çığlıklarla...

Turkiye'nin En Yaygin Hastaligi: "Depresyon"

Türkiye'nin En Yaygın Hastalığı: Depresyon


Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Betül Girayalp, Türkiye'de depresyon ve anksiyete bozukluklarının 15-55 yaş arasında en yaygın hastalıklar içinde ilk beşte yer aldığını bildirdi.

Girayalp, yaptığı açıklamada, dünyada yaklaşık 450 milyon kişinin ruhsal sorunları bulunduğunu, bunların 20 milyonunun da bu sorunları nedeniyle yardım arayışında olduğunu söyledi.

Depresyonun, kişisel, ailesel, toplumsal ve sosyal kayıplara yol açabildiğini belirten Girayalp, ''Depresyon, maliyeti yüksek, doğru teşhis ve iyi tedavi ile tedavi başarısı yüksek bir psikiyatrik hastalıktır'' dedi.

Depresyonun, kişinin kendisini suçlu, endişeli, değersiz hissetmesine neden olduğunu belirten Girayalp, ''Hastalık, başkalarından uzaklaşma, uyku saatlerinin azalması veya artması, iştah kaybı, tekrarlayan ölüm düşüncesi, halsizlik, enerji veya cinsel istek kaybı, her zaman yaptığı faaliyetlere karşı ilgisiz olma, dikkat ve konsantrasyon güçlüğüyle belirginlik kazanır'' diye konuştu.

Girayalp, depresyon tanısı konulabilmesi için, o kişinin iki hafta veya daha uzun süre boyunca, depresyon belirtilerinden en az 5 tanesini göstermesi gerektiğini ve bu belirtilerden birinin ''çökkün duygu durum veya ilgi-istek kaybı'' olması gerektiğini bildirdi.

''Deneyimlenen kaygı, korku, gerilim ve sıkıntı halinin, denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksatması, anksiyete bozukluklarıdır'' diye konuşan Girayalp, birçok kişinin, yaşamının bazı dönemlerinde stres ve kaygıyla birlikte depresif özellikler gösterebildiğini, bu tür davranışların depresyon olarak değerlendirilmemesi gerektiğini anlattı.

Girayalp, ''çarpıntı, nefes alamama hissi, uyuklama ve karıncalanmalar, konversif tarzda bayılmaların'' bedensel belirtiler olduğunu ifade ederek, depresyondaki kişilerde gürültüye, kalabalığa tahammülsüzlük, küçük şeylere öfkelenme, alınganlık, öfke patlamaları görülebileceğini ve alkol, sigara, kahve tüketimi ve madde kullanımının artabileceğini söyledi.

Depresyonda olan kişinin genellikle dışarıdan gözlemlenebildiğine dikkati çeken Girayalp, depresyondaki kişinin konuşmaya isteksiz olduğunu, konuşulanları anlamak için çaba harcadığını, sorulara kısa cevaplar verdiğini, yavaş, duraklayarak ve aynı ses tonuyla konuştuğunu vurguladı. Girayalp, depresyondaki kişilerin, genellikle yalnız olduklarını, sorunlar karşısında çözüm yolu aramak yerine kendilerini suçladıklarını ve yaşama karşı umutsuz olduklarını söyledi.

İNTİHAR GİRİŞİMİ ORANI YÜZDE 15

Depresyonda, yaşam boyu intihar girişimi oranının yüzde 15 olduğunu belirten Girayalp, kadınlarda intihar girişiminin, erkeklerde ise ölümle sonuçlanan intihar girişimlerinin daha fazla olduğunu bildirdi.

Girayalp, depresyonda en korkulan komplikasyonun ''intihar'' olduğunu ifade ederek, ''Yoğun ruhsal sıkıntı içinde olan hastalar hayatı yaşamaya değer bulmayabilir, intiharı tek kurtuluş yolu olarak görebilirler'' diye konuştu.

İntihar düşüncesi olan hastaların, genellikle kullandıkları ilaçları yüksek dozda alarak intihar girişiminde bulunduklarını belirten Girayalp, intihar riski olan, geçmişinde yüksek dozda ilaç alarak intihar girişimi öyküsü olanlarda, yüksek dozda alındığında öldürücü olabilecek antidepresan ilaçların kullanılmaması gerektiğini kaydetti.

KADINLARDA, ERKEKLERE GÖRE DAHA YAYGIN

Girayalp, Türkiye'de yapılan psikiyatri çalışmalarına göre, tüm ruhsal bozuklukların, genellikle kadınlarda erkeklere göre daha yaygın olduğunu, yaşla birlikte ruhsal sorun ve bozuklukların yaygınlığının arttığını ve evli kadınlarda evli erkeklere göre daha yaygın görüldüğünü söyledi.

Genel olarak ruhsal bozukluk yaygınlığının kırsal kesimden kente doğru artış gösterdiğini belirten Girayalp, ''Düşük sosyoekonomik kesimlerde ve öğrenim görmemiş kişilerde daha sık olduğu tespit edilmiştir'' dedi.

Girayalp, ruhsal hastalıkların önemli kısmının tedavi edilebildiğinin altını çizerek, hastaların toplum tarafından dışlanmalarının ve damgalanmalarının, ruh sağlığı sorunu olanların tedavi başvurusundan kaçınmasına yol açtığını söyledi.

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) araştırmasına göre, 2020'de, gelişmekte olan toplumlarda ve özellikle kadınlarda depresyonun sık karşılaşılan bir ruh hastalığı olacağını ifade eden Girayalp, ''Aynı araştırmaya göre, birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yaklaşık her dört kişiden birinin başvuru nedeni ruhsal sorunlardır'' diye konuştu.

20 MİLYON İNSAN YARDIM ARAYIŞINDA

Girayalp, insanların yüzde 25'inin yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilendiğini belirterek, 75 yaşına gelmiş kişilerin yarıdan fazlasının, hayatının bir döneminde herhangi bir ruh hastalığı yaşadıklarını bildirdi.

Bugün dünyada yaklaşık 450 milyon kişinin ruhsal sorunları olduğunu kaydeden Girayalp, bunların 20 milyonunun da bu sorunları nedeniyle yardım arayışı içerisinde olduğunu söyledi.

RUH SAĞLIĞI HASTANELERİ YETERSİZ

Türkiye'de ruhsal hastalıkların sıklığına ilişkin yapılmış kapsamlı yeni bir çalışma olmadığını belirten Girayalp, ''Mevcut çalışmalara göre en sık görülen ruhsal hastalıklar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır. Türkiye'de 15-55 yaş arasındaki en yaygın hastalıklar içinde depresyon ve anksiyete bozuklukları ilk beşte yer almaktadır'' dedi.

Girayalp, Türkiye'deki ruh sağlığı hastanelerinin, yatak sayısı, teknik ve altyapı olanakları açısından Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında yetersiz olduğunu söyledi. Bu alanda çalışan psikiyatri uzmanı ve diğer sağlık personeli sayısının da ülke nüfusuna oranla oldukça az olduğunu savunan Girayalp, ''Türkiye'de yüz bin kişiye düşen ruh sağlığı hekimi sayısı 1,6 dır. Bu sayı 3,6 olan dünya ortalamasının yarısı, Avrupa ortalamasının 6'da biri düzeyindedir. Çocuk ruh hekimlerinin oranıysa çok daha düşük'' diye konuştu.

Girayalp, hastanelerin zaman zaman bakım kurumları şeklinde kullanıldığını öne sürerek, ''Kronik hasta gruplarının takibinde belirli merkezlerin olmaması, tedavi ve sonrası tüm bakım ve izlemlerin hastanelerin bünyesinde yapılıyor olması, hem maliyet hem de hizmet anlamında ciddi sıkıntılar doğurmaktadır'' dedi.


Real Age

Sonbahar Kabusunuz Olmasin

Sonbahar Kabusunuz Olmasın


Ağustos’un ortasından Kasım’ın başına kadar süren sonbahar mevsimi, aynı zamanda pek çok kişinin mevsimsel alerjik rinit (saman nezlesi) nedeniyle rahatsız olduğu bir dönemdir.

Amerikan Alerji, Astım ve İmmünoloji Akademisi (AAAAI), hapşırma, burun akıntısı, gözlerde şişlik ve kaşıntı gibi semptomların, kişinin iş veya okuldaki normal fonksiyonlarını olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor.

Akademi, ayrıca mevsimsel alerjilerin uyku problemlerine, ve dolayısıyla gün içinde yorgunluğa ve konsantrasyon zayıflığına neden olduğunu belirtiyor.

AAAAI’nın mevsimsel alerjilerden korunmak için bazı önerileri:

• Özellikle yol kenarları, nehir kenarları, boş araziler, ve ağaçlık bölgeler gibi alerjiye neden olabilen otların yetiştiği bölgelerden uzak durun.

• Bu mevsimde bulunduğunuz mekanın pencerelerini kapalı tutmaya özen gösterin, böylece polenlerin yaşadığınız ortamlara girmesini önlemiş olursunuz. Ayrıca havayı temizleyen, kurutan ve ısıtan klima kullanabilirsiniz.

• Arabanızın camlarını kapatın.

• Polenlerin fazla olduğu dönemlerde, dışarıda daha az zaman geçirmeye dikkat edin.

• Dışarıda vakit geçirdikten sonra, duş alarak cildinizdeki ve saçınızdaki polenlerin temizlenmesini sağlayabilirsiniz.

• Sonbaharda diğer alerjenleri de minimal düzeye indirmeye çalışmalısınız. Saman nezlesi genellikle pek çok alerjenin biraraya gelmesinin bir sonucu ortaya çıkar.

• Yaşadığınız bölgede sonbahar mevsimi başlamadan 10-14 gün öncesinde alerji ilaçları kullanmaya başlamalısınız.


RealAge

Insan Olmanin Kurallari

Insan Olmanın Kuralları

Doğarken dünyaya bir kullanma klavuzu ile gelmediniz; aşağıdaki kurallar yaşamınızı daha iyi kılmak içindir.

1. Size bir vücut verilecektir. Onu beğenebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz, ancak kesin olan bir şey varsa o da ömrünüzün geri kalanı boyunca ona sahip olacağınızdır.

2. Dersler öğreneceksiniz. "Yeryüzünde Yaşam" isimli tam zamanlı gayrı resmi bir okula kaydoluyorsunuz. Her kişi veya her olay birer Evrensel öğretmen'dir..

3. Hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. Büyümek bir deneyim sürecidir. "Başarı" kadar "yenilgiler" de bu sürecin bir parçasıdır.

4. Bir ders öğrenilene kadar tekrar edilir. Bu ders, ta ki siz öğrenene kadar size çeşitli biçimlerde anlatılır -- ancak ondan sonra bir sonraki derse geçebilirsiniz..

5. Eğer kolay dersleri öğrenemezseniz bu dersler giderek zorlaşırlar. Dışsal sorunlar içsel durumunuzun kesin bir yansımasıdır. Içsel engelleri ortadan kaldırdığınız zaman dış dünyanız değişir. Acı, evrenin sizin dikkatinizi çekme şeklidir.

6. Davranışlarınız değiştiği zaman bir dersi öğrenmiş olduğunuzu anlarsınız.. Bilgelik egzersizdir. Bir şeyin bir parçası, hiç bir şeyin bir çoğundan daha iyidir.

7. "Bura"dan daha iyi bir "orası" yoktur. "Orası" dediğiniz yer "burası" olduğu zaman gene "bura"ya kıyasla daha iyiymiş gibi görünen bir "orası" olacaktr."

8. Diğer insanlar yalnızca sizin aynanızdırlar. Diğer bir kişinin bir yönü sizin kendinizde sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yönünüzü yansıtmadıkça onu sevmeniz ya da ondan nefret etmeniz mümkün değildir.

9. Yaşamınız size bağlıdır. Yaşam size tuvali sunar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınıza sahip çıkın -- yoksa başkası sahip çıkacaktır.

10. Daima ne isterseniz onu alırsınız. Bilinçaltınız kendinize çektiğiniz enerjileri, deneyimleri ve insanları doğrulukla belirler, dolayısıyla ne istediğinizi bilmenin en güvenilir yolu neye sahip olduğunuzu görebilmektir. Kurbanlar yoktur, yalnızca öğrenciler vardır.

11. Doğru ya da yanlış yoktur, ama sonuçlar vardır. Ahlaki yaklaşımların faydası olmaz. Yargılamalar ise yalnızca davranış kalıplarını korumak içindir. Yalnızca yapabildiğinizin en iyisini yapın.

12. Cevaplar kendi içinizdedir. Çocukların başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır; bizler ise olgunlaştıkça "Ruhun Yasaları"nın yazılı olduğu kalbimize güveniriz. Bildikleriniz duyduklarınızdan, okuduklarınızdan ya da size söylenenlerden çok daha fazladır. Yapmanız gereken yegane şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.

13. Tüm bunlaır unutacaksınız.

14. Ne zaman arzu ederseniz hatırlayabilirsiniz.

Yazar: Cherie Carter-Scott
"If Life is a Game, These are the Rules" adl kitabndan...

Yaraticiliginizi Nasil Gelistirebilirsiniz ?

Yaratıcılığınızı Nasıl geliştirebilirsiniz ?

"Yaratıcılık nedir?" sorusuna verilebilecek pek çok cevap bulunabilir, belki de herkes kendi açısından bu cevabı verebilir. Kimisinin aklına yaratıcılık deyince Bethooven, Mozart gibi dahiler gelirken, kimisinin aklına Da Vinci, Picasso gelir. Kimisi için J.R.R Tolkien, kimisi için ise Edison yaratıcıdır. Peki ama genel anlamda yaratıcılık nedir? Yaratıcılık kimlerde bulunur? Yaratıcılık geliştirilebilir mi?

Tüm bu sorulara birlikte cevap bulmaya çalışalım.Öncelikle "yaratıcılık nedir?" sorusuna bakalım. Bunun için bazı tanımlara göz atmakta yarar var.


Yaratıcılık;

*Ressamların sahip olduğu bir şey

*Problemlere alışılmadık ya da orijinal bir yaklaşım

*Uyuşmaz bilişsel unsurların ya da fikirlerin bir araya getirilmesi

*Zahmete değer bir ürüne götüren süreç

*Karmaşık bir sistem olan beynin kendi kendine ortaya çıkan bir özelliği

*Yeni, işe yarar bir şeyin meydana getirilmesi

*Orijinal ve değerli bir şey üreten süreç

*Başkalarıyla aynı şeyi görmek ama farklı bir şey düşünmek

*İnsan olmanın yegane karakteristiği


Tüm bu tanımlara siz kendi bakış açınızla bir tanım ekleyebilirsiniz belkide, ama yukarıdaki tanımlar "Yaratıcılık nedir?" sorusuna bir nebze olsun ışık tutmuştur sanıyorum.

Zaman zaman düşünüp "Ben hiç yaratıcı değilim keşke daha yaratıcı özelliklerim olsaydı" dediğiniz oldu mu? Eğer cevabınız evet ise bunun sizin kaderiniz olmadığını söyleyebilirim. Araştırmalara göre; yaratıcı zekanın orta ve üst seviyede IQ'su(zeka seviyesi) olan herkesin sahip olduğu, üstelik geliştirebilceği bir zeka türü olduğunu biliyor muydunuz?

Yapılan incelemelerde ve deneylerde; yaratıcılık doğuştan gelen bir yeti olduğu ve araştırma gruplarının %70-%80 gibi bir bölümünde çeşitli nedenlerle köreltilmiş olsa bile yaşam deneyimleri ve özel programlarla yeniden kazanılabilir, güdülenebilir ve geliştirilebilir olduğu görülmüştür.

Eğer Pranga üyesiyseniz ve şu anda bu yazıyı okuyorsanız, bu FRP ve fantastik edebiyatla ilgilendiğinizi gösteriyor. FRP 'nin en temel noktalarından biri yaratıcı olmaktan geçer. Fantastik edebiyat türündeki eserleri yakından takip edenler bilecektir ki, daha önce gerçek hayatta karşılaşmadığımız yaratıcı zeka ürünü pek çok dünyayla, karakterle ve ırkla her an karşılaşabilirsiniz. FRP oynayanlar işe kendi karakterlerini yaratmakla başlar , daha sonrasında kendi yarattığınız bu karaktere yaratıcılığınızı kullanarak yeni özellikler katarsınız, bir süre sonra bununla da yetinmeyip belki de kendi dünyanızı kurgulamaya başlarsınız. Tıpkı o peri masallarındaki gibi gerçekte var olmayan şeyler vardır dünyanızda. Yaratıcılık FRP ile ilgilenen herkesin yakından tanıdığı bir olgudur. Önemli olan bu yaratıcılığı ne kadar kullandığımız, ne kadar geliştirdiğimiz ya da yaratıcılığımızı kullanarak ne kadar üretkenlik sergileyebildiğimizdir. Aslında yaratıcılığımızı geliştiren sır burada saklı denebilir. Siz de bu türden yaratıcılık sergileyebilirsiniz, bunun için öncelikle kendinize inanmanız ve bu konu üzerinde biraz çabalamanız gerekebilir. Ancak unutmamanız gereken şey yaratıcı özelliklerden yoksun olduğunuz fikrini asla aklınıza getirmemektir.

Yaratıcılığı Geliştirmek: Sizlere yaratıcılığınızı geliştirmekle ilgili bazı kısa bilgiler vermek istiyorum;

Yaratıcılığınızı geliştirebilmenizin en önemli maddelerinden biri, yaratıcı olabileceğinize inanmaktır. Bir şeyi yapabileceğinize inanmalısınız. İnsanın yaratıcı girişimlerinin çevreden kabul göremeyeceği gibi kimi korku ve ön yargılar, bizi yaratıcılıktan uzaklaştırabilir. Aslında bir şeyleri deneyip, içimizdeki çocuğu yüreklendirmeli ve bir çocuğun hayal gücü ve yaratıcılığına ulaşabilmeyi hedeflemeliyiz.

Zihninizi yeni fikirlere açmalısınız, bunun için yakınsak düşünmeden kurtulup ıraksak düşünme becerisini kazanmaya çalışmalısınız.


Peki bu yakınsak ve ıraksak düşünme nedir?

Yakınsak düşünme, ihtimalleri daraltmak ve en uygun çözüme "yakınsamak" için bilgi ve mantık kurallarını uygulamak olarak tanımlanmıştır. Aklımıza kolayca gelen ilk fikirler geçmiş deneyimlerimizden çıkardığımız fikirlerdir. Bu tutumdaki kişi; yanlış yapma riskinden kaçan; belirsizlik toleransı daha düşük; en iyi tek bir yol ya da doğru tek bir cevap olduğuna inanan kişidir.

Iraksak düşünme ise, olası çözümler hatırlama ya da yeni çözümler üretmedir. Iraksak düşünme, yakınsak düşünmeye göre daha esnektir; yalnız eldeki bilgilerle yetinmeyen bir düşünme yöntemidir; daha zengin fikirler akımına açıktır ve dolayısıyla yeni çözümlere ve yaratıcılığa daha yatkındır. Elimizdeki mevcut bilgiye dayanarak yeni, özgün ve yaratıcı cevaplar üretmeyi gerektirir.

Iraksak düşünme becerimizi ne kadar geliştirirsek yaratıcılığımızı arttırmamıza o kadar yararı olacaktır. Bunun için tavsiye edilen bazı alıştırmalar var. Bunlardan bazılarını örnekle belirtmek gerekirse;

"Durumlar"; Örn: Düşünebildiğiniz kadar çok sayıda teker üzerinde hareket eden şeyler.

"Anlamsal birimler"; Örn: Uyumaya ihtiyaç duymamanın getireceği sonuçların sıralanması.

"Şekilsel Sınıflar"; Örn: Olabildiğince çok sayıda şekil kümeleri ya da sınıflandırmaları bulmak.

"Şekilsel birimler"; Örn: Temel geometrik şekillerden olabildiği kadar çok sayıda nesne çizmek.

Örnek Durumlar Testi alıştırmalarını yapmak için bir çok şeyi aklınıza getirebilirsiniz Örn: Çatırdama, kayma, çıt sesi çıkarma, düşme, tekme atma, şişme, tersyüz olma vb. Fiilleri bir sözlükten rastgele seçebilirsiniz ve bu fiilleri ıraksak düşünme becerilerinizi geliştirmek için alıştırma yapmada kullanabilirsiniz.

Kullanımlar Testi denen bir testte çok bilinen "Bir tuğlayı/bir kibrit çöpünü vs. kaç farklı şekilde kullanabilirsiniz? Sıralayınız" şeklindeki sorulara cevap verilmesi gerekebilir. Alışkanlık olarak kendinizin ıraksak düşündüğünüzü görürseniz, bilin ki yaratıcı zekanız hızlı bir şekilde artmakta ve beyninizi daha iyi bir şekilde kullanmaktasınızdır.

Diğer başka testler; kelime çağrışımı, iç içe yerleştirilmiş şekiller, bir hikayenin sonunu bağlama, bir şey kurma, desen ve çizgi yorumları gibi şeyler vardır. Bunlar gerçek dünyada kullandığımız yaratıcı süreçlerin türlerini yansıtır.

Bu tür zihin alıştırmaları sizi zihnen formda tutacaktır, böylece gerçek problemlerle karşılaştığınızda başarı kazanma şansınız artar. Bu alıştırmaların başka bir artısı ise zihinsel veri üssünüzü arttırmasıdır, dolayısıyla yalnızken pek önemli gözükmeyen şeyler çok geçmeden faydalı fikirler üretmenize kaynak teşkil edebilir.

Yaratıcılığınızı geliştirmenin bir başka yolu da stresten ve baskıdan kendinizi arındırmaya çalışmaktır. Araştırmalara göre insanlar herhangi bir baskıdan ve stresten uzak oldukları zaman, kendi başlarına kalıp ortamdaki diğer şeylerden kendilerini soyutlayabildiklerinde, çok daha yaratıcı oldukları gözlemlenmiştir. Daha çok uykuya dalmadan önceki devrede, duş alırken, araba kullanırken vb. zamanlarda yaratıcı düşüncelerin arttığı görülmüştür. Bu sebeple baskı ve stres yapıcı şeylerde n uzak durmaya çalışmak yaratıcı düşüncelerinizin ortaya çıkması için önemlidir.

Yine araştırmalar sonucu kişi baskı altındayken, gözlemlendiğinde, sınav edildiğinin farkına vardığında, otorite altında olduğunda, bir işin başarıyla tamamlanması karşılığında kendisine ödül verildiğinde yaratıcılığının düştüğü görülmüştür.

Yaratıcılığın önemli unsurlarından bir diğeri, kültür ve çevre usurudur.İçinde bulunduğumuz ve yetiştiğimiz, din, dil, ırk, sosyal ve coğrafi faktörler yaratıcılığı da etkiler.

Yaratıcılıktaki bir diğer önemli faktör ise; motivasyondur. Eğer bir şey yaratmak için yeterince motivasyonunuz yoksa, karşınıza çıkacak güçlüklere kısa sürede yenilmeniz olasıdır. Görülmüştür ki yaratıcılıkta kendini gerçekleştirme ihtiyacından doğan içsel motivasyonlar, dışsal motivasyonlara göre çok daha fazla etkilidir.

Tüm bunlara ek olarak, yaratıcılığınızı geliştirmek için; çok çalışmaktansa akıllı çalışmayı hedeflemelisiniz, "Niye?" diye sormayı alışkanlık haline getirmelisiniz, zihninizi esnetmelisiniz, tekdüzeliğe düşmemelisiniz, düşünmeye vakit ayırmalı, karşı görüşü savunmalısınız, olayları başka bakış açılarından görmelyi denemelisiniz.

Aslında yaratıcılık ve yaratıcı zekamız ile ilgili söylenecek çok fazla şey var, ama benim amacım içinizdeki yaratıcı gücü keşfedip onu kullanmaya başlamanızı tetiklemekti. Eklemek istediğim bir şey daha var, yaratıcı şeyler üretmeye başladığınız ilk seferlerde istediğiniz sonucu aldığınızı düşündüğünüz zaman bu konuda bilgisine güvendiğiniz kişilerin eleştrilerine önem verin. Eleştiriler olumsuz olsa dahi tekrar denemekten vazgeçmeyin, çünkü yaratıcı zekanızı ve becerinizi tekrar ederek deneyerek, çalışarak geliştirebilirsiniz, biraz sabırlı ve azimli olmayı gerektiriyor. Gerekli özeni göstermek ve içinizde yaratıcı güç olduğuna inanmak o gücü dışarı yansıtmanıza yardımcı olacaktır.


Kaynaklar: Dr.Harry Alder

6 Ay Calisip Olen SSK’linin Emekli Ayligi

6 ay çalışıp ölen SSK'lının emekli aylığı


ÖLÜM, sevimsiz bir olay. Genç yaşta ölüm ise daha sevimsiz.

Bundan ötesi de var; ölen SSK'lının geliri olmayan eşi ve çocukları...

Ölen sigortalının eş ve çocuklarına ya da yakınlarına aylık bağlanabilme koşulları, iyice yumuşatıldı.

Ölen SSK'lının eşine dul, çocuklarına da yetim aylığı bağlanabilmesi için, en az 900 gün prim ödenmesi gerekiyor. 900 gün de 2,5 yıl yani 30 ay prim ödeme anlamına geliyor.

Peki... Başlıktaki 6 ay çalışan SSK'lıdan, eş ve çocuklarına, dul ve yetim aylığı bağlanması nasıl oluyor?

Onun da formülünü açıklayalım.

ASKERLİK BORÇLANMASI

Ölen sigortalı, askerliğini iki yıl yapmışsa, bu süre 720 gün eder. Ölen sigortalının yakınları önce bu 720 günü borçlanırlar. Ardından, borçlanılan 720 gün 6 aylık hizmeti olan 180 günle birleştirildiğinde, 900 gün eder. Böylece, eş ve çocuklara aylık bağlanması için gerekli prim ödeme gün sayısı sağlanmış olur.

Ölen sigortalı, askerliğini 1.5 yıl yapmışsa, borçlanma süresi 540 gün olacağı için ölen sigortalının en az 1 yıl yani 360 gün çalışıp, prim ödemiş olması gerekiyor.

Bu olayda, aranan bir koşul daha var. O da; ölen SSK'lıların işe başladığı süre ile ölüm tarihi arasında 5 yıl geçmesi gerektiği. Örneğin; 10 Ağustos 2002'de işe başlayan ve sadece 10 gün çalışan bir SSK'lı, 20 Ağustos 2007'de ölmüş ve bu süre zarfında örneğin 360 gün SSK'lı olarak prim ödemişse, askerliğini de 1.5 yıl borçlandırarak, yakınlarına aylık bağlanabilir.

ÖNCEKİ UYGULAMA

Yakın zamana kadar, ölen sigortalının eş ve çocuklarına ya da diğer yakınlarına aylık bağlanabilmesi için; toplam 1800 gün prim ödemesi veya;

1) 5 yıllık sigortalılık süresi,

2) Toplamda en az 900 gün prim ödenmiş olması,

3) Her yıl için ortalama 180 gün prim ödenmiş olması,

gerekiyordu. Yapılan değişiklikle, bu konuda bir kolaylık sağlandı ve 1800 gün prim koşulu ile her yıl için 180 gün koşulu kaldırıldı. Ölüm aylığı için 900 gün prim ve 5 yıl sigortalılık süresi yeterli oldu (Bkz. 16 Aralık 2006 Tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 5561 sayılı Kanunun birinci maddesi ile değiştirilen SSK Kanunu'nun 66. maddesi).

25 YIL ÖNCE ÖLEN SSK'LI

Yukarıdaki uygulamadan, 25 yıl önce ölen SSK'lının, yakınları da yararlanabilir.

Buna göre; 25 yıl önce ölen SSK'lı, en az 5 yıl SSK'lı çalışmış ve bu süre içinde asgari 180 gün prim ödemişse, varisleri iki yıl yani 720 gün "askerlik borçlanması" yoluyla, kendilerine aylık bağlatabilirler.

Yukarıda açıkladığımız uygulama yeni olduğu için, onbinlerce kişi bunun farkında değil. Bu durumda olanların Sosyal Güvenlik Kurumu'na başvurmaları halinde, eş ve çocuklarına ya da diğer yakınlarına aylık bağlanabiliyor.

SSK primleri geri alınabiliyor

SİGORTALI olarak çalıştığı işyerinden ayrılan ve SSK'dan emekli aylığı bağlanmasına hak kazanamayanlar, yazılı olarak başvurmak koşuluyla, kendilerinin ve işverenin ödediği (malulluk, yaşlılık ve ölüm) sigorta primlerinin iadesini talep edebilirler.

Bu tür bir talepte bulunabilmek için; kadınların 58, erkeklerin ise 60 yaşını doldurmuş olmaları ve işten ayrılmış olmaları gerekiyor.

Şükrü KIZILOT