Yaz aylarında hamilelik İçin Dikkat Edilmesi Gereken Konular
Hamilelerin genellikle yaz aylarına ilişkin kafalarında soru işaretleri vardır. Bu yazıda hamilelerin yaz aylarına ilişkin meraklarına yanıt verdik.
1. TATİLDE ÇOK İÇKİ İÇTİM DAHA SONRASINDA HAMİLE KALDIĞIMI ÖĞRENDİM. SİZCE BEBEĞİMİ ALDIRMALI MIYIM?
İçki içilen esnada adet günü geçmediyse tıbben sakıncası yoktur. Çünkü ilk dört hafta gebelikte zararlı maddelerin etkisi olduysa bebek üzerinde öldürücü etkisi olur. Eğer gebelik devam ediyorsa hiç bir yan etkisi yoktur. Yani ya hep ya hiç kuralıdır.
2. 3 AYDIR HAMİLEYİM. HAVUZA GİREBİLİR MİYİM?
Havuz temiz olduğu sürece girilebilir. Aynı zamanda yüzme, sırt ve karın kaslarını kuvvetlendirir. Doğumu kolaylaştırır ve gebelikte çok sık görülen varis hastalığının oluşumunu da azaltır.
3. TATİLDE HAMİLE KALMAK İSTİYORUM NE YAPMAM GEREKİYOR?
Tatile gitmeden önce jinekolojik muayeneye mutlaka gidilmelidir. Gebelik öncesi rutin tetkikler yapılmalıdır. Aynı zamanda Folik-Asit vitamin takviyesine başlanmalıdır. Dengeli beslenilmeli, alkol ve sigaradan mümkün olduğunca uzak durulmalı ve tatil boyunca cinsel ilişkiye girilmelidir.
4. HAMİLELİĞİN KAÇINCI AYINDA TATİLE ÇIKABİLİRİM?
Hamileliğin ilk ve son ayları tehlikelidir. İlk 10. haftaya kadar düşük riski olduğu için tatil hiç bir hamileye önerilmez. Bir de son 8 hafta erken doğum tehdidi nedeniyle tatile çıkmak sakıncalıdır. Diğer dönemlerde de gebeliğin seyri ve hastanın durumuna göre, değişiklik olabilir.
Örneğin; hiç bir sorun yaşanmıyorsa tatil önerilir. Gebelikte kanama, erken doğum tehdidi varsa doktor kontrolünde kısa mesafeli tatiller önerebiliriz.
5. HAMİLE BİR BAYAN OLARAK GÜNEŞTE NE KADAR ZAMAN KALMALIYIM, GÜNEŞİN HERHANGİ BİR YAN ETKİSİ OLUR MU?
Hamilelerin güneşte kalması kesinlikle önerilmez. Çünkü ciltteki aşırı yanıklar vücuttaki su kaybına neden olur. Gebeliği olumsuz yönde etkiler.Gebenin bol su içmesi, gölgede güneşlenmesi doktorlar tarafından önerilir.
6. 5 AYLIK HAMİLEYİM. BRONZLAŞMAK İSTİYORUM.YAN ETKİSİ OLUR MU?
Gebelerin sabah 9:00 10:00 saatleri arasında ve akşam 16:00'dan sonra koruma faktörü 30-45 olan ürünler kullanarak güneşlenebilirler. Ancak bu sırada bol sıvı almaya, aşırı sıcaktan etkilenmemeye özen göstermeleri mutlaka şarttır. Çünkü güneşlenirken vücut ısısının yükselmesi bebeğe ciddi ölçüde zarar verir. Buna çok dikkat edilmesi gerekir.
7. ANNE ADAYLARII NASIL YOLCULUK YAPMALI?
Yolculuk süresince tuvalete gitmeyi asla ertelemeyin. Bu erteleme idrar yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. Yolculuğunuz süresince bol bol su için ve sık sık tuvalete gidin. Yolculuk süresince uzun süre hareketsiz kalmak kan dolaşımını yavaşlatarak ven trombozuno (pıhtılaşmaya) yol açabilir. Yolculuk sırasında sık sık dolaşın bacaklarınızı hareket ettirin. Varis problemi olan gebelerin mutlaka varis çorabı giymelerini öneriyoruz.
8. ARABAYLA YOLCULUK YAPARKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİM?
Rahat edebileceğiniz koltuğu seçin, gerekirse sırtınızı ve boynunuzu yastıkla destekleyin ve mutlaka emniyet kemerinizi bağlayın. Uzun sürecek yolculuklarda, saatte bir durarak inip biraz dolaşın. Hafif besleyici yiyecekler ve meyve suyu gibi içecekler yanınızda bulundurun. Araba tutması gibi bir yakınmanız varsa, yolculuk öncesi bu problemi önlemek için kullanabileceğiniz ilaçları mutlaka hekiminize danışın.
9. HAMİLEYİM. KENDİ ARABAMI KULLANARAK SEYAHAT EDEBİLİR MİYİM?
Anne adayı araba kullanırken çok dikkat etmeli. 1 saatten fazla araba kullanmamaya özen göstermelidir. Uzun yola gidilmesi gerekiyorsa hekime danışıp onayı mutlaka alınmalıdır. Emniyet kemerlerini takmaları ve uzun yolda 1 saat araba kullandıktan sonra mutlaka inip yürüyüş yapmaları gerekir.
10. 7 AYLIK HAMİLEYİM. UÇAKLA YOLCULUK YAPARBİLİR MİYİM?
Uçakla yolculuk yapacak gebelerin mutlaka doktor muayenesi, ultrasoni grafik değerlendirme ve stres testi yaptırması gerekir. Hiç bir erken doğum riski yoksa, kısa mesafelere yani en fazla 2-3 saatlik mesafelere müsade edilebilir. Eğer seyahate gidilmeye karar verildiyse, seyahatin dönüş tarihi gebelik haftası gözönünde bulundurularak planlanmalıdır. Uzun sürecek uçak yolculuklarında mutlaka bol sıvı tüketilmeli, her yarım saatte bir dolaşılarak bacaklar sık sık hareket ettirilmelidir.Tüm uçuslar boyunca kemerin bağlı tutulması gerekmektedir.
11. SAĞLIKLI BİR TATİL GEÇİRMEK İSTİYORUM. ÖNERİLERİNİZ NELERDİR?
•Gideceğiniz yerdeki sağlık kurumlarını ve kapasitelerini mutlaka araştırın, acil durumda başvurabileceğiniz telefon numaralarını öğrenin
•Kan grubunuzu, kullandığınız ilaçları, varsa alerjinizi, gebeliğinizle ilgili tıbbi bilgileri ve doktorunuza ulaşabilecek telefon numaralarını yanınızda bulundurun.
•Tatil döneminde de düzenli beslenmeniz gerekir. Bol sıvı ve lifli gıdalar tüketmeniz kabızlığı önler. Ayrıca hijyenik açıdan güvenilir olmayan yerlerde yemek yememeye özen gösterin.
•Rahat, ince, hava alan giysiler ve alçak topuklu ayakkabılar giyin.
• Tatilinizi sürekli gezmek yerine sık sık dinlenerek geçirmeye çalışın.
12. HANGİ ANNE ADAYLARI İÇİN TATİL RİSKLİ OLABİLİR?
• Düşük yapmış olan,
• Rahim ağzı yetmezliği,
• Dış gebelik öyküsü,
• Erken doğum öyküsü,
• Plasental anomaliler (bebeğin eşine ait problemler),
• Vajinal kanama veya düşük tehditi,
• Çoğul gebelik,
• Gebelik zehirlenmesi,
• Hipertansiyon,diyabet (şeker hastalığı), kalp hastalığı ve diğer organ sistemlerine ait kronik hastalığı olanlar,
• Ağır anemisi (kansızlık) olan gebelerin özellikle yurt dışı ve uzak yerlere seyahat etmekten kaçınmaları gerekir.
13. HAMİLEYİM. TATİLE ÇIKIYORUM NASIL BESLENMELİYİM?
Yaz aylarında çok sık görülen yaz ishalinin anne adayından bebeğe olan kan akımı bozularak bebeği olumsuz yönde etkiler. İshalin oluşumunu önlemek için özellikle tatilde içilen suya çok dikkat edilmelidir. Sadece kapalı kutularda satılan içecekler içilmelidir ve kesinlikle içlerine buz eklenmemelidir. Dışarıda hazırlanmış salata, az pişmiş et ve mayonezli ürünlerin tüketilmesinden kaçınılmalıdır. İshal görüldüğünde bol sıvı alınıp doktora başvurulmalıdır.
14. HAMİLEYKEN DENİZE GİRMEK Mİ DAHA GÜVENLİ YOKSA HAVUZA GİRMEK Mİ?
Deniz yada havuz temiz olduğu sürece ikisine de girilebilir. Fakat, sağlık açısından temiz olduğu sürece denize girmek daha sağlıklıdır. Çünkü denizdeki tuz oranı hamilelere iyi gelmektedir.
15. YAZ AYLARINDA HAMİLELERİN SOĞUK SUYLA MI BANYO YAPMASI DAHA İYİ SICAK SUYLA MI?
Yaz aylarında ılık suyla banyo yapılması tercih edilmelidir. Tamamen soğuk su veya tamamen sıcak suyla banyo yapılmamalıdır. Ilık banyo, bebek için de anne için de herzaman daha sağlıklıdır.
17. HAMİLEYİM. DANSA ÇOK DÜŞKÜNÜM. TATİLDE DANS EDEBİLİR MİYİM, BU BEBEĞİMİ ETKİLER Mİ?
Hamilelikte dans ederken dikkat edilmesi gerekir. Eğer düşük riski taşıyorsanız dans etmemeye dikkat edin. Eğer düşük riski taşımıyorsanız dans edebilirsiniz ama yinede tedbirli davranmakta yarar vardır.
18. HAMİLE BİR KADIN SEYAHAT EDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİ?
Tatil mekanı seçerken iyi düşünün. Aşırı sıcak ve yüksek rakımlı bölgeler anne adayları için uygun değildir. Yurtdışına gitmeyi planlıyorsanız, az gelişmiş ülkelere yapılacak seyahatlerden kaçının. Bu ülkelere yapılacak olan seyahatler sırasında hem o ülkedeki tıbbi imkanların yetersizliği hem de bu ülkelerde yaygın olarak görülen malarya (sıtma) gibi mikrobik enfeksiyonlar gebeliği olumsuz etkiler. Seyahate çıkan kişilerde en sık görülen problemlerden biri de ishal, aşırı su kaybına yol açar. Bu durum anne adayını ve bebeği olumsuz etkiler. Özellikle gezi sırasında içilen suya çok dikkat edilmesi, sadece kapalı kutularda satılan içeceklerin içilmesi, kesinlikle buz kullanılmaması gerekir. Seyahate çıkarken ishali önlemek için önerilen antibiyotikleri anne adaylarının kullanması sakıncalıdır. Anne adaylarında ishal görüldüğünde bol sıvı almak ve hekime danışarak antibiyotik kullanmak gerekebilir.
Op.Dr. Seval Taşdemir
Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
seval.tasdemir[at]mynet.com
Ropörtaj - Mynet.com
6 Ağustos 2007 Pazartesi
Yaz Aylarinda Hamilelik - Neler Yapmali?
Yazar:
Manitu
Zamanı:
09:58
0
yorumlama
Kene Can Almaya Devam Ediyor! KKKA
Kene Türkiye'de can almaya devam ediyor. Hafta sonu Ömerli tarafından geçerken gördüğüm şekilde insanlar keneden hiç çekinmiyorlar belli ki..! Polonezköy, Ömerli ve bu civarlardaki öteki yerleşim birimlerinde kene tehlikesi var. Mesela Ömerli'de bulunan at çiftlikleri kene için uygun ortamı hazırlıyor. Hayvanların bulunduğu yerler bilindiği gibi kene için ideal ortamlardır. Bütün keneler virüs taşımaz ama geçerli önlemler artmadan riske girmeye bence gerek yok. En son Polonezköy'de tanıdık bir grup piknik yaparken iki kardeşin vücudunda kene bulunmuş. Herhangi bir tehlike oluşmamış, sorun yok ama yine de gerginliği yaşamak istemem.
Kene yine öldürdü
Sivas'ta kene ısırması sonucu Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı şüphesiyle tedavi gören 51 yaşındaki Sıtkı Babur öldü.
Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Akdoğan köyünde çiftçilik yapan 5 çocuk babası Sıtkı Babur'u 10 gün önce kene ısırdı. Keneyi koparıp attıktan birkaç gün sonra rahatsızlanan Babur, Tokat Dr. Cevdet Aykan Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada durumu kötüye giden Babur, ambulans ile 31 Temmuz günü Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakülteasi Hastanesi'ne getirildi.
Yapılan tetkikler sonucunda KKKA ön teşhisi konulan Babur, enfeksiyon hastalıkları servisinde tedavi altına alındı. Ancak, hastalığı ilerleyen Babur dün yaşamını yitirdi.
KKKA nedeni ile bu yıl hastanede ölenlerin sayısı 14'e yükseldi.
2 çocuğu kene ısırdı
Bu arada Kahramanmaraş'ta 3 yaşındaki Uğur Yılmaz'ı Diyarbakır'da da 5 yaşındaki Furkan Tunç'u kene ısırdı.
Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi altına alınan Yılmaz ile Tunç'un sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi.
HALİFE YALÇINKAYA
Sivas DHA
Kene - Kene - Kene - Keneler Can Alıyor Kene - Kene - Kene - Keneler Can Alıyor Kene - Kene - Kene - Keneler Can Alıyor Kene - Kene - Kene - Kene Can Alıyor - Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'ne Dikkat - KKKA - Kene Tehlikesi - Sevdiklerinizi Uyarınız!
Yazar:
Manitu
Zamanı:
09:30
0
yorumlama
2 Ağustos 2007 Perşembe
Uzaylilar Gercegi - Ufolar
Ahmet Altan'ın babası ve kızkardeşi ile beraber görmüş olduğu bu turuncu
ışıklar başka bir vatandaşımız tarafından Antalya semalarında da görülmüş. İşin
bu kısmı bir hayli ilginç.
Geçmiş zamanda Amerika'da düştüğü söylenen ufo ve içinden çıkan, otopsisi yapılan yaratığın bugünlerde gerçek olduğu konuşuluyor. Amerikalı emekli bir askerin bunu ölmeden önce itiraf ettiği haberini okumuştum.
Bence mutlaka başka yaşamlar var evrende. Ama henüz net bir temas söz konusu değil. Mesela yaşam için "su" olan gezegenlere yoğunlaşıyor bilimadamları. Oysa ki yaşamın olması için sudan başka maddeler de yeterli olabilirmiş. Her canlı için su bulunan ortamlar gerekmiyebiliyor. Bu nedenle uzayda başka yaşamların olması gayet mantıklı. Zaten adamların kanı bile yeşil!! :)
İşin şakası bir yana turuncu ışıklar çoğalacak mı bakalım...
Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR...
Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim "küçük anneliğimizi" gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.
İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.
Zeynep, "Şunlar ne?" dedi.
Babamla dönüp baktık.
Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.
İkimiz birden, "helikopter" dedik.
- Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.
Ben o erkek bilgiçliğiyle, "Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır," dedim.
Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.
- Daha geliyorlar, dedi.
Biz de döndük.
Işıklar beş olmuştu.
- Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.
Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.
- Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.
Yeniden döndük.
Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.
Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.
Çoğalıyorlardı.
On tane oldular.
O saatte, gece karanlığında on "helikopter" pek rastlanacak bir şey değildi.
"Ne bunlar," dedim babama, "Bilmiyorum," dedi.
İçeri gidip dürbünü getirdi.
Turuncu ışıklar çoğalıyordu.
Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.
En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.
Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.
İlk on ışık havada bir küme oldu.
Bir an öyle durdular.
O an sanırım üçümüz birden ürperdik.
Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.
Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.
Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.
Birbirimize baktık.
Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında "tuhaf" ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.
Bir bilgileri yoktu.
Biz birbirimize dönüp "Neydi bunlar" diye sorduk.
Ne olduklarını bilmiyorduk.
Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.
Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.
- İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.
Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:
- Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.
Babam, soğukkanlı bir sesle, "Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır," dedi.
Yeniden yemeğe döndük.
Bir daha "ışıklar" konusunu açmadık o gece.
Ertesi gün gazetelere baktım "esrarengiz ışıklarla" ilgili bir haber yoktu.
Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, "Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?" diye sordu.
Antalya’da "UFO" gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.
Adam, "Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını" söylüyordu.
Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.
Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.
O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.
Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan "yirmi-yirmi beş turuncu ışığın" ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.
Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.
Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.
Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu "ışıklar" neydi?
Antalya’daki adamın dediği gibi "UFO" muydu onlar?
Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?
Nerden çıkmışlardı?
Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir "UFO izleme kuruluşunun" son zamanlarda "Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına" dair bir iddiası da yer alıyordu.
Doğrusu, "onlar UFO’ydu" demekte zorlanıyorum.
Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.
Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve "Bak, hiç de aklımıza gelmedi" diyeceğimi umuyorum.
Ama kimseden ses çıkmıyor.
Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar "uzaydan" geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.
Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.
Tabii gördüğüm bütün o "uzay" filmleri aklıma geldi.
Bu "ışıklar," seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer "keşif" gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran "ana gemiden" buraya bakmaya geliyorlardı.
Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında "ana gemi" ya da "ana gemiler" de belirecekti.
Üstelik zamanlama da ilginçti.
Tam da "küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan" söz ettiğimiz, yakında dünyanın "yaşanamayacak bir yer olmasından" endişe duyduğumuz dönemde "ışıklar" böyle çoğalıyordu.
"Ana gemidekiler" bizim "planetin" son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?
Amaçları neydi?
Niye birden çoğalmışlardı?
Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?
Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.
Buna aldırmıyorlar mıydı?
İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?
UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber "uzayda" yayılmamış mıydı henüz?
"Bağımsızlık Günü" isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?
Doğrusu ya "uzaylıların" gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.
Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor "uzaylı" fikri.
İçiniz karıncalanıyor.
Üstelik, her birinde "milyarlarca yıldız" bulunan "milyarlarca galaksinin" içine yerleştiği bir "sonsuzlukta" dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.
Mutlaka "uzayda" bir yerlerde hayat var.
Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.
Biz hep "uzayın" boş olduğunu düşünürüz.
Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı "boş" sanabilir.
Biz belki de "uzayın mezrasında" yaşıyoruz.
Belki uzayın da "New York’u" "İstanbul’u" "Londra’sı" var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.
Uzayın "misyonerleri" bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize "nasihat" vermeye mi geliyorlar acaba?
Yoksa uzayın "akıncıları" mı bunlar?
İstila için mi buraları keşfediyorlar?
Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara "yanlış yere" geldiklerini söylüyordur.
Her zaman "uzayda" hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu "fikrin" somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.
"İnsanlar" gidip onları bulacaktı.
"Onların" gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.
"Tuhaf ışıklar" görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz "garip" insanlardı.
Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o "hayatla" bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.
Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.
Soru şu:
O gün, bugün mü?
Niye çoğalıyor bu "turuncu ışıklar"?
Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?
Neden kimse bir şey söylemiyor?
Gene de o ışıkların "dünya mantığıyla" açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.
Resmi bir görevlinin o ışıkların, "yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler," olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.
Bana, "Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım" dedirtecek bir açıklama.
Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların "geliyorlar" fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?
Durduk yerde beni "UFO görmüş adam" durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?
Her açıklamayı kabule hazırım.
Yoksa yukarılarda bir yerde "ana geminin" beklediğine inanmaya çok yatkınım.
Ahmet ALTAN
aaltan [ at ] hurriyet.com.tr
Yazar:
Manitu
Zamanı:
18:12
0
yorumlama
Psikolojik Saldiri..!
PSİKOLOJİK SALDIRI...
Hikayeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar.
Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla
ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır...
İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe çalışırsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz...
Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç alamaz...
Sıra İngilize geldiğinde, İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına
çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın
poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yalamaya, kısaca,
canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir......
Akıllı ülkeler, hedef ülkeleri, istedikleri çizgide tutabilmek için, onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler, neyi yediklerinin farkına vardıklarında iş çoktan geçmiş olur....
1 Ağustos 2007 Çarşamba
Oktay'i Yasatalim Kampanyasi'na Destek Olun!
Oktay' ın annesi Süheyla Hanım' ın kaleminden;
Kastamonun Bozkurt kütüğüne kayıtlı Süheyla ve Ahmet Akdeniz ailesi.
30.07.1985 Tarihinde Üsküdar Zeynep Kamil Hastanesinde gayet sağlıklı bir erkek çocuğumuz dünyaya geldi. Dünyalar bizim olmuştu. Üç tane kız çocuğundan sonra Allah bize birde erkek evlat vermişti. Şükür ediyorduk ve çok mutluyduk. Nasıl bilebilirdik ki sevincimizin çok kısa süreceğini, üzerimize kabus gibi simsiyah kapkara bulutların saracağını, yavrumuzun hayatının kararacağını, geleceğinin umutlarının sona erdiğini, yıllarca acılarla boğuşacağımızı.
Evet, 15 ay geçmişti ve Oktay' ın kasık fıtığı teşhisiyle yatırıldığı hastanede bizim için o kabus dolu günler başlamıştı. (Çok kıymetli, saygıdeğer, mesleğini verdikleri yemine bağlı olarak yapan, işinin sorumluluğunu bilincinde olan eli öpülesi değerli doktarları tenzii ediyorum.) Benim yavrum, dikkatsiz, sorumsuz, mesleğini sevmeyen, önem vermeyen içinde Allah korkusu olmayan doktorların elinde (adı bizde saklı) eline düşmüştü besbelli.
Ameliyata başlamadan (fazla narkozdan) kalbi durmuş yavrumuzun. Beyin hücreleri tamamen ölmüş. Bir müddet sonra çalıştırılan kalp sonucu yavrumuzu 3 ay boyunca bitkisel hayatta kalmasına sebep olmuşlardır. Reanimasyon servisinde ölümle yaşam arasındaki o düz çizgide geçen 3 ay sonunda yavrumuzu taburcu ettiklerinde Oktay' ın bütün vücudu felç olmuş gören gözler görmez olmuştu. Bilince yerinde değil ve devamlı epilepsi geçiren beyin bütün fonksiyonlarını yitirmiş bir külçe halinde bize teslim ettiler. Yavrumuzun hayatı, geleceği, umutları, hayalleri, idealleri diye bir şey yoktu artık.
Ve bizim hayatla savaşımız o gün başlamıştı. Önümüzde çok işimiz vardı. Aşılacak dağlar, verilecek mücadeleler, engeller. O zaman anladık ki biz imkansızı başarmalıyız, güçlü olmalıyız, bütün engellerin üstesinden gelmeliyiz diyerek Allah' ın izniyle, bize verdiği güçle, mücadelemize kanımızın son damlasına kadar, yavrumuz için maddi, manevi ne yapılması gerekiyorsa yapmaya başlamıştık artık.
Eğitimler, fizyoterapiler yıllarımızı aldı ama evet savaşı kazanıyorduk artık. En önemlisi yavrumuz ağızdan beslenmeye başladı. Sırt üstü yattığı yerden dönebiliyordu. Agucuklarla başlayan konuşmasında ağzından heceler ve kelimeler almaya başlamıştık. 8 yaşında adım atabiliyordu ve biz Oktay' la bir bütündük artık, o bizim her şeyimiz, canımız, yaşama sevincimiz, en değerli hazinemizdi. Çünkü onu yeniden hayata kazandırmıştık. Allah onu bize bağışlamıştı.
Oktay o kadar tatlı bir çocuk ki, görüpte sevmeyecek birini düşünemiyorum. Saygılı, sevecen, fedakar, paylaşmayı seven, sohbet etmeyi çok seven, fanatik bir Fenerbahçe' li. En büyük arzusu Fenerbahçe' li futbolcularla tanışmak, Fenerbahçe maçlarını stattan izlemek. (Gözleri görmüyor ama Fenerbahçe deyince göz bebekleri başka parlıyor.) Fenerbahçe marşlarını dinlemek en büyük zevklerinden biri.
İşte hayatımız böyle devam ederken bizi daha ciddi boyutta yaralayan, yıllarımızı verdiğimiz bu kadar emeğimizin boşa gideceği (yavrumuzu tam kazandık derken) önümüze çıkan bu sorunla hayatımız yeniden karardı. Artık bu bizim gücümüzü aşıyordu. Çünkü işin maddi boyutu çok yüksekti. Biz bitmiştik artık.
Evet, işte sözün bittiği yerdeyiz. Çaresiz, umutsuz, kimsesiz, OKTAY 'ın Annesi Süheyla ...
Oktay Ameliyat Olmazsa;
"S" şeklini alan omurga kemiği ciğerlere ve kalbe basınç yapmakta, kaburga kemikleri arasında sıkışan bu organlar işlevini yapmakta aşırı derecede zorlanmaktadır. Bu durum Oktay' a dayanılmaz ağrı ve acılara sebep olduğu gibi solunum yetmezliğinden Oktay' ı aniden kaybetme korkusu ile karşı karşıyayız. Yavrumuzu, canımızı yitirmek istemiyoruz. Ne yazık ki doktoru Oktay' a çok kısa bir ömür biçti ...
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:35
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: çocuk, duyarlılık, engelliler, insan, kampanya, sağlık, türkiye, vakıf, yardım
Saglikta Gidisat Kotu!
Uğur Dündar'lı Arena'nın yetişemeyeceği kadar fazla usülsülük var ülkemizde..
Etsiz sosis, kemikli kıyma, boyalı zeytin ve soya katkılı kaşar yiyoruz
Avrupa Birliği'yle üyelik müzakerelerini yürüten Türkiye, en büyük sıkıntıyı gıda ve tarım sektörlerinde çekiyor. Ülke genelinde binlerce kayıt dışı işletme 'merdiven altı' yöntemle gıda üretimi yapıyor.
Veteriner Gıda Hijyenistleri Derneği Başkanı Dr. Can Demir, tavuk kemiği katılan salam ve sucukların daha çok okul kantinleri ve büfelerde satıldığını söyledi. Buna denetim boşluğu da eklenince 'gıda terörü' olarak adlandırılan tablo ortaya çıkıyor. Nerede ve nasıl üretildiği belli olmayan gıda maddeleri insanların sağlığını tehdit ediyor. Merdiven altı firmalar, sattıkları eti kimyasal ilaçlarla şişiriyor. Sosis, salam ve sucuğa ezilmiş tavuk kemiği, kaşar peynirine de soya ve margarin katıyor. Zeytin de tekstil boyası ve paslı demirlerle siyahlaştırılıyor.
İstanbul Ticaret Odası (İTO) Gıda Komitesi Üyesi ve Keyveni Yemek Yönetim Kurulu Başkanı Sadık Çelik gıda üretiminde yaşanan sıkıntılarla ilgili bir rapor hazırladı. "Tüketici sağlığı ve gıda güvenliğine karşı gıda terörü: Kayıt dışı ve Merdivenaltı Üretim" adı verilen raporda insan sağlığının nasıl hiçe sayıldığı tek tek ortaya konuluyor.
Raporda Türkiye'de Tarım Bakanlığı'nın izni ve denetimi çerçevesinde 17 bin gıda sanayi işletmesi bulunduğu belirtiliyor. Ancak buna karşın 10 bini aşkın işletmenin de kayıt dışı ve merdiven altı yöntemle üretim yaptığı ifade ediliyor. Hatta bazı firmaların Tarım Bakanlığı'ndan izin almış gibi sahte belge düzenlediği öne sürülüyor.
Ete, Bradmix adlı ilaç katılıyor Sadık Çelik, bazı et işleme tesislerinin yurtdışından kaçak yollarla getirilen 'bradmix' isimli bir ilaçla eti yüzde 30-35 oranında şişirdiğini söylüyor. İlaç enjekte edilen etin su tutarak hacmini artırdığını, ağırlaştığını ve parlak göründüğünü belirten Çelik, "İlaçlı etler pişirildiğinde bile hacmini koruyor. Oysa pişen et gramajını kaybeder ve küçülür." diyor. İlaçlı etlerin yüzde 40 daha ucuza satıldığını ifade ederek, çok ucuza kalitesiz yemek üreten bazı firmaların bu etleri kullandığını aktarıyor.
Veteriner Gıda Hijyenistleri Derneği (VGHD) Başkanı Dr. Can Demir ise Tarım Bakanlığı'nın et ve et ürünleriyle ilgili yönetmeliklerine göre 'Bradmix' kullanımının yasak olduğunu vurguluyor. Ancak buna rağmen kaçak yoldan kullanıldığını dile getirerek, "Bu ilaç kimyasal bir ürün olduğu için o etleri tüketen insanlarda sağlık sorunlarına yol açabilir." açıklamasına yapıyor.
Öte yandan bazı merdiven altı işletmeler kasaplardan ve marketlerden topladıkları kemikli tavuk artıklarını yüksek ısıda işlemden geçirerek kıyma (MDM kıyma) haline getiriyor.
Bunlardan da sucuk, salam ve sosis üretiliyor. VGHD Başkanı Can Demir, MDM kıymalı et ürünlerinin daha çok okul kantinlerinde ve büfelerde tost ve sandviç yapımında kullanıldığına dikkat çekerek, "Bizde büfe sucuk ve büfe salam diye bir tabir var. Nerede üretildiği belli olmayan ve çok ucuza satılan bu ürünler maalesef kemik artıklarından imal ediliyor." uyarısında bulunuyor.
Gıda Terörü Raporu'nda anlatılan hileli gıda maddelerinden bazıları Kaşara soya ve margarin
Normalde 1 kilo kaşar, 10 kilo sütten elde ediliyor. Merdiven altı işletmeler soya proteini kullanarak süt miktarını 6-7 kiloya düşürüyor. Kaşarın içine de margarin atılıyor. Bozuk peynirler de baharatlanarak yeniden satışa sunuluyor. Zeytine tekstil boyası Zeytin, tekstil boyalarıyla ve paslı demirlerle siyahlaştırılıyor. Gemlik ve Akhisar zeytinlerinin için de daha düşük fiyatlı yörelerin zeytinleri karıştırılıyor. Zeytine gıda tuzu yerine sanayi tuzu katılıyor. Ete nişasta, tavuk atıkları
Salam, sucuk, sosis ve kıyma gibi et ürünlerinde hayvansal atıklar, nişasta, tavuk derisi, zar, kan ve tavuk kemiği kullanılıyor. Buna ucuz pul biber ve nitrat ilave ediliyor ve renklendiriliyor. Pul bibere aşırı tuz Sapı ve çekirdeği ile öğütülen acı biber yağlanıp ağır çekmesi içini aşırı derecede tuzlandıktan sonra paketleniyor. Yol boylarında kurutulmaya bırakılan biberlerde de aflatoksin oluşuyor.
Sıvı yağ yerine atık yağ Türkiye'nin dört bir yanından toplanan binlerce tonluk atık yağ, merdiven altı işletmelerde rengi açılarak tekrar satışa sunuluyor.
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:29
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: insani kirlilik, kötülük, problem, sağlık, türkiye
Seks için 237 Neden!
Antik zaman düşünürleri, seks pozisyonları üzerine kafa yormuştu. Günümüz araştırmacılarıysa 'İnsanlar neden seks yapar' sorusunun peşine düştü. Yaklaşık 2 bin kişiyle konuşarak insanların seks motivasyonlarını sorgulayan Teksas Üniversitesi psikologları, 237 ayrı 'neden'e ulaştı.
Yanıtlara göre insanları seks yapmaya motive eden nedenler arasında 'sarhoş olmak' da var, 'kendini Tanrı'ya yakın hissetme arzusu' da. Listenin 173. maddesi, baş ağrısının sekse 'Hayır' demek için bir bahane değil, ondan kurtulmak isteyenleri partneriyle sekse yönlendiren bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. 'Uykuya dalmamı kolaylaştırıyor', 'Partnerimin güçlü hissetmesini sağlıyor', 'Kalori yaktırıyor', 'Bir iyiliğin karşılığı', 'Sıcak tutuyor', 'Düşmanımın canını yakmak', 'Sohbet konusunu değiştirmek' yanıtlarının yanında 'İyi bir egzersiz' en zayıfı gibi görünüyor; ama bir de şu var: 'Benimle boy ölçüşmeye kalktı!'
'Bir görev' gibi hissedenler
Önce 400 kişiden seks nedenlerini öğrenen uzmanlar, daha sonra 1500 kişiye bu nedenlerin önem derecesini sordu. 237 nedenden her birinin en azından birkaç insan için en önemli neden olduğu ortaya çıktı. Hem erkeklerin hem de kadınların en sık ifade ettiği ortak nedense, 'O insandan etkilenmiştim'di.
Araştırmayı yürüten uzmanlar sonuçları 'fiziksel', 'bir amaca yönelik', 'duygusal' ve 'güvensizlik' şeklinde dört ana başlıkta topladı.
Örneğin 'Güzel mavi gözleri vardı', 'Çekici bir vücudu vardı' gibi cevaplar fiziksel özellikleri motive edici bulanlara aitken, 'Rakibimin ilişkisini sona erdirmek istedim', 'Beni aldatan partnerimle skoru eşitlemek istedim' gibi cevaplar amaca yönelik seks yapanlara, 'Daha derin bir düzeyde iletişim kurmak istedim' tarzı açıklamalar duygusallara, 'Bu bir görevmiş hissettim' ve 'Kendime güvenimi artırmak istedim' gibi cevaplarsa güvensizlere ait.
(Radikal)
Yazar:
Manitu
Zamanı:
17:27
0
yorumlama
İlgili Başlıklar: kadin-erkek, neden